Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 7 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


PLANLI EKONOMİDEN KAÇIŞ ve 5 NİSAN KARARLARI

Ali Nejat Ölçen

Türkiyede planlı kalkınma, Demokrat Parti iktidarının 1954 yılından sonra uyguladığı savruk ekonomi politikalarının sonucunda doğan 27 Mayıs askeri müdaheleyle birlikte, kendisine özgü dengeli büyümenin kapılarını sanayileşme sürecine açmıştır. Burada, "kendine özgü koşul" deyiminden, "karma ekonomi" anlaşılmalıdır. Kamu sektörünün, ekonomik çabalara katılımını Cumhuriyetin kuruluş yıllarını izleyen dönemde, özel sektörün varolmayış nedenine bağlamak yanlış olur. Kamu sektörünün ekonomide etkin rol alışının temel amacı, olası arz-talep dengesizliklerinin önünü kesmek, haksız kar amaçlı fiyat hareketlerini önlemek ve dengeli büyüme koşullarında sanayileşme sürecini ülkeye yerleştirmekti. Başka türlü çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak nasıl düşünülebilirdi ki?

Karma ekonomi koşulunda uzun vadeli kalkınma planlan doğal olarak kamu sektörü, için emredici ve özel sektör için de özendirici, yönlendirici nitelik taşır. Bu niteliğiyle, Türkiye'de, plan, Sovyetlerdeki plan anlayışından çok farklıdır. Hatta o kadar farklıdır ki, ülkemizdeki planlama yöntemi, makro ekonomik hedeflerin gerçekleşmesini sağlayacak yatırım projeleri hazırlanması işlevinde, kamusal kuruluşlara özerklik tanımıştır. Nevar ki, kamu sektörünün bu özerkliği kullanabildiği ve de uzun vadeli kalkınma planlarının gereksinimi olduğu kadar yatırım projesi hazırlayacak düzeye ulaştığı söylenemez. Bu eksikliğe rağmen, planlama örgütü daha sonraları özel sektörü teşvik ve ihracatı özendirme türünde icranın içine sokulmasaydı verimliliğini bu denli yitirmiş olmaz, bürokrasiye karışıcı bu denli kalabalık bir yapıya ulaşmaz, temel ekonomik kararları almakta daha yararlı ve etkin rol oynayabilirdi.

Bu olumsuz gelişimde asıl çelişki, plan disiplininden yakınan, onu etkisiz hale getirmek isteyen siyasal iktidarlar döneminde planlama böylesi yönetsel ayrıntılar içine itilmiş icraya karışır hale gelmiştir. Yani, plandan yakınanlar planlamayı daha çok icranın içine yerleştirdiler.

Plan İçinde Plansızlık.

Ülkemizde ne zaman kamusal kaynaklar savurganca ve oy kazanma kaygısıyla siyasal iktidarlar tarafından kullanılmışsa, aşın fiyat artışları, haksız kazanç olanakları, dengesiz büyüme, dış borç gereksinimi ekonominin darboğazı olmaya başlamıştır. 1954 ten sonra uygulanan bilinçsiz ve savurganca dışa açılım, 1957 istikrar önlemlerinin alınmasına neden olmuş, o bile ekonomiyi dar boğazdan kurtaramamıştı. Planlı dönemde de aynı yanlışlık yapılmış 1980'li yılların bunalımı da, benzer biçimdeki dışa açılma savurganlığının yanısıra, hukuksal alt yapısı oluşturulmadan serbest piyasa ekonomisine geçiş özentisinden kaynaklanmıştır. Bugün hiç kimse ülkemizde serbest piyasa ekonomisinin varlığından sözedemiz çünkü, hiç bir ekonomik ve fakat ciddi çaba devletin kıskacı dışında değildir. Özel sektör de rekabeti içine sindirmemiş, rekabet dışı kalmanın kolaylığını bırakmaya razı olmamıştır.

19651i yılların sonuna doğru, 1970'lere girerken plansızlığın planlanmakta olduğuna ilişkin en belirgin devinimi, oy kaygısı ile, ekonominin taşıyamayacağı kadar yatırımın yıllık programlara alınmasında görürüz. Birinci Beş Yıllık Planın ilk döneminde 1963, 64 ve 65'te, kamu sektöründe toplam yatırım hacminin %20 si programa alınabiliyor ve % 15' i de sonuçlanarak işletmeye geçiyordu. 1966'da programa alınan yatırım projeleri var olanın % 36.2' sine 1967'de %40'ına ve 1968'de de ' %37.6'sına çıkarıldı. Bunun sonucunda ne oldu: 1971 'de

88.5 milyar toplam yatırım hacminin ancak % 10.2'si gerçekleşebildi. (Bakınız. İkinci Beş Yıllık Plan. Şekil 6 ve 7'den oranlar hesaplandı). 1994 yılında durum çok daha kötüye gitmiş, 1372 tirilyon düzeyindeki toplam kamusal yatırım hacminin ancak, %5.9'u fiilen ödenebilmiştir. Bundan sonra programa hiç bir yatırım projesi alınmasa, elde varolanlar ancak 17 yılda tamamlanabilecektir. Planlı dönemde, kamu sektörünün, yatırım işlevinde böylesi bir dilemma ile karşılaşması planlanan plansızlığın sonucudur.

Planlanan Plansızlığın Sonuçları.

1. Ekonomiyi çökerten devalüasyan. (10 Ağustos 1970)

Ekonomiyi 5 Nisan kararlarını almaya götüren nedenler, gerilere doğru uzanan bir dizi yanlışlıkların ürünüdür. Burada konu dışında kaldığı için, olayın siyasal boyutuna ve ideolojik yapısına değinmek istemiyoruz. Elbette, 1970'lerden sonra uygulamaya giren siyasal yapıdan, ekonominin bugünkü sonuçlan soyutlanamaz. Bu siyasal yapının sermaye-emek çelişkisine bakış açısı bir yana, özel sektörü teşvik etmeyi amaçlayan ve son yıllarda serbest piyasa ekonomisine geçmeyi öngören kararların, teorisi ve pratiğiyle sağlıklı bir yapıya kuvuşturulduğu da söylenemez. Önce henüz kendisini Keynesci ekonomiye alıştıramamış bir sistemin Friedmancı modele geçişindeki sorunları ortadan kaldıracak ne hukuksal alt yapı oluşturulmuş ne de o modelin koşul koyduğu kurallara uyulması düşünülmüştür. Friedman, para miktarının ekonomide en ince ve hassas unsur olduğunu normal olarak yılda % 3 ya da %5 den daha fazla artmamasını, söyler. (Bakınız. Counter Revolution in Monetary Theory, First Wincott Memorial Lecture, Wincott Foundation, 1970.) Oysa , Türkiyede para arzı % 50'lerin üzerinde artışa uğrama alışkanlığına sahip. Öyleyse, reel ekonominin birdenbire nominal ekonomiye geçmesini, yüzmeyi öğrenmeden fırtınalı denizde, enflasyon dalgaları arasında yüzmeyi düşlemeye benzetebiliriz. Biz yine de konunun bu yönüyle ilgilenmeyecek, TÜRKİYE SORUNLARI kitap dizisinde sorunu yeterince incelediğimiz için, sadece 1962 den 1992'ye kadar geçen 30 yıllık süre içinde, mak-ro-ekonomik göstergelerin hangi sonucu ortaya çıkardığına bakmakla yetineceğiz.

Çizelge l'de Gayri Safi Yurt İçi Hasıla ile Sabit Sermaye Yatırımları arasındaki ilişki beşer yıllık dönemler halinde verilmiştir. Planlı kalkınmanın ciddiyetini koruduğu dönemde, ortalama fiyat artışı (enflasyon oranı) 1970'e kadar yılda % 6'yı aşmamıştı. Oysa bu gün ayda bundan daha yüksek enflasyon içinde yaşıyoruz. 10 Ağustos 1970 günü hangi gerekçeye dayandığı anlaşılmadan Türk parasının değeri %66 oranında düşürülmüş ve Merkez Bankası uğradığı döviz saldırısı karşısında şaşkına uğramıştı. Ortam dergisinin 14 ve 19 ncü sayısında planlama uzmanı olarak olayı şöyle eleştirmiştik:

Devalüasyonun yapıldığı tarihte, Merkez Bankasındaki döviz rezervimiz en az seviyesine, yani 700 milyon TL ye inmişti. 10 Ağustos devalüasyonunu izleyen 15 Ağustos 1970 gününe kadar nereden geldiğini bilmediğimiz bir hareketle döviz mevcudu 1 milyar 356 milyon liraya yükselmiştir. Bir hafta sonra da büyük bir artışla 2 milyar 150 milyon lirayı buldu... 10 ay içinde yurda 4 milyar TL karşılığında döviz girmiştir. (Bakınız. Ortam, 30 Ağustos-6 Eylül 971, s.26)....

Merkez Bankası, döviz deposu haline geldi... bankanın aktifindeki, döviz rezervini değerlendirmek, sanayi sektöründeki daralmayı giderecek kanallara tahsis etmek gerekir. Bu amaçla temel sanayide özel ve kamu müteşebbislerine süratle yatırım

projesi empoze etmeye ve bunların makine ve teçhizat ihtalatını planlamaya ihtiyaç olduğu aşikardır. Örneğin, özel sektör için "Sanayi Kalkınma Bankası"nı, kamu sektörü içinde "Devlet Yatırım Bankası" nı araç olarak kullanmak mümkündür. (a.g.e, 4-11 Ekim 1971, s.26)

Merkez Bankasına uğrayan bu döviz hacmi karşılığında piyasaya akan 4 milyar lira o tarihte, para arzı (Mı) in % 30 dolayında büyümesine neden olmuş ve peşinden fiyat artışını sürüklemiştir. O tarihe kadar planlı ekonominin gereği para arzının %10'lann üstünde artmamasına özen gösteriliyordu. Kamu sektörünün elinde yeterince yatırım projesi hazır olmadığı için, devalüasyonun Merkez Bankasına sağladığı dövizler yatırımın gerektirdiği dış para olarak bile kullanılamadı. Hatta daha da kötüsü, Merkez Bankasındaki döviz yığınına rağmen, ABD'den 500 bin ton buğday alımı için 29.4 milyon dolar (karşılığı 450 milyon TL) kredi anlaşması yapılmış (18 Mart 1971 Bakanlar Kurulu kararı 7/1978) hatta utanç duymadan 20.9 ton ekmeklik buğday için İtalyadan hibe olarak yardım alınmıştır. (Bakanlar Kurulu kararı 7/2137).

10 Ağustos 1970 devalüasyonu, uyuyan enflasyon devini uyandırıp ekonomiyi yutmasına neden olmuştur.

Bu eleştiriyi gündeme getirmemizin nedeni bir dönemin yanlışlarını yeniden anımsatmak değil, planlı davranıştan kaçışın sakıncalarını sergilemek içindir. 10 Ağustos 1970 devalüasyon kararı, Yüksek Planlama Kurulunun gündemine bile girmeden (Kurul, uzmanlara kapalı toplantı yapabilirdi) ve bir satırlık gerekçesine bile Devlet arşivinde rastlanmadan alınmış ve planlı ekonominin çöküntüsünün başlangıcını oluşturmuştur.

2. Planlanan Plansız ekonomide savurganlığın doğuşu.

Savurganlık deyiminden, kamu sektöründeki yatırım eğiliminin azalışını, alınan vergiler karşılığı daha az yatırım yapılmasını kasıtlıyoruz.

Çizelge l'de 1970-75 döneminde, Gayri Safi Yurt îçi Hasılanın en az %32 sinin yatırıma tahsis edildiğini göstermektedir. Yatırım eğiliminin 1975'ten sonra %22.7 ye düştüğü ve %24.7'nin üzerine bir daha yükselmediğini görüyoruz. Bu olumsuz değişimi doğrulayan bir başka gösterge de, toplanan vergilerin bir birim Türk lirasıyla kamu-sektöründe daha az sabit sermaye yatırımı yapılmış olmasıdır. 1988 yılında 18.3 trilyon vergi karşılığında, 11.5 trilyon yatırım yapılarak, 1 TL'lık vergi ile 0.62 TL.lık sabit sermeya yatırımı gerçekleşirken, 1993'te bu sayı yarıyarıya azalmış, 0.32'ye inmiştir. Planın ikinci beş yıllık döneminde 1 TL'lık vergi ile 0.68 TL düzeyinde yatırım yapılıyordu.

Çizelge 1.1962-1992 dönemi Türkiyenin makro ekonomik göstergelerindeki değişimler. (1968 faktör fiyatlarıyla milyar TL).

Yıllar .... GSYİH ... Sermaye ... Enflasyon ... Büyüme .... Yatırım ...... Hasıl a ..
........................................ yatırımı......................................yılda %..........eğilimi.......Sermaye
1962 .........68,9..........11,45
1965.........80,8..........15.51...........% 2,8..............3,9...........0.186..........0,21
1970........112,3..........29,51..............6,5..............4,4...........0,231..........0,19
1975........159,9..........61,73.............20,3..............5,5...........0,268..........0,20
1980........188,5..........46,92.............49,4..............1,6...........0,313..........0,05
1985........234,3..........56,07.............38,0..............3,6...........0,227..........0,16
1990........307,9..........77,55.............42,2..............4,0...........0,247..........0,16
1992........325,5..........85,25.............61,0..............3,2...........0,245..........0.13

Not: Enflasyon ve büyüme rakamları yıllık ortalama değerler olarak hesaplandı ve DPT'nin Ekonomik Göstergeler yayını kullanıldı. GSYİ içinde sabit sermaye yatırımın oranına "yatırım eğilimi" (I/Y) denir. Hasıla-Sermaye ise, her 1 liralık yatırımın ne düzeyde GSYİH 'de artış yarattığını betimler:(dY/I.).Bu tanıma göre, yatırım eğilimi ile hasıla*sermayenin çarpımı büyüme haddini gösterecektir: (I/Y) xd (Y/I) ="dY/I" =g

Örneğin 1968 yılında 16,24 milyat Tl. vergi tutarı ile 11,2 milyar sabit sermaye yatırımı gerçekleşmişti.1970 yılında vergilerin verimliliğinde büyük düşme görülür. 1971 de bu sayı 0.52'ye 1972'de de 0.49'a düşmüştür.

Bu sonuç nereden kaynaklanıyor? Elbette daha çok savurgan olan kamusal yönetimden. 1987de cari fiyatlarla, 55.8 trilyon TL'lık GSMH içinde kamusal tüketim 5.3 trilyon ile % 9.4 oranında pay taşırken, 1993 te bu oran iki katı artarak %18.7 ye yükselmiştir. Oysa kamu sektörünün tüketim eğilim, planın ciddiye alındığı dönemde %10un üzerine çıkmamıştı.

3. Daha çok tüketim daha az yatırım.

1968 piyasa fiyatlarıyla 1988-1993 dönemindeki kamu ve özel sektör yatırımlarındaki duraksamayı TÜRKİYE SORUNLARI dizinin 3 ncü sayısında açıklamıştık. O çizelgeyi burada yeniden gözden geçirmek istiyoruz:

Çizelge 2. 1988 Fiyatlarıyla Milyar TL olarak yatırım ve GSMH.

Yıllar .............. 1988 ....... 1989 ....... 1990 ...... 1991 ...... 1992 ..... 1993

Yatırımlar :
1.Kamu .......11451...... 10695 ....11550.... 11986.... 12118... 11877
2. Özel........ 12688...... 13105.... 15566.... 15020.... 15238.. .17526
Toplam: .... 24139...... 23800..... 27116.... 27014.... 27356.. .29403

3.ĞSMH.. ...100582.... 102456...111871... 112430... 119064..127403
4.Yatırım eği... 0.29....... 0.23....... 0.24....... 0.24....... 0.23..... 0.23
5. Vergi eği. ....0.19....... 0.19........0.24...... 0.24........ 0.25..... 0.26

Kaynak: DPT Yıllık programlan.

Çizelge, belirgin biçimde plandan kaçışın, ülke ekonomisini nereye sürüklediğini gösteriyor. 5 Nisan kararlarının 7 yıl öncesinden kamu sektöründeki yatırım çabaları, duraksamaya başlamıştı. Özel sektör de yatırım yapmaya niyetli değil, çünkü 1980 lerden sonra ortaya konan yüksek faiz konjonktürü elbette, rantı, faizden gelir sağlamayı yatırım yapmaktan daha karlı hale getirmiştir. Paranın para kazandırması yatırım yapmanın önüne geçti. Çizelgenin ortaya çıkardığı bir başka gerçek te, son yedi yıl içinde, yatırım eğilimin 1988'te 0.29'dan 1993 te 0.23'lere düşmesine karşılık vergi eğiliminin 0.19 dan 0.26'ya yükselmesidir. Türkiyenin plansız ekonomisi giderek hantallaşmış ve topluma yük olmaya başlamıştır.

Plandan kaçışın ortaya çıkardığı olumsuz bir sonuç, kamu savurganlığının neden olduğu finansman açığının, ekonomiyi daraltan fiyat zamlarıyla (sanayi girdileri de zamlardan payını aldığı için) karşılanmasıdır. Serbest piyasa ekonomisinin hukuksal alt yapısı oluşturulmadan, yerli ve yabancı para arasındaki salıramlar, Merkez Bankası kararlan üzerinde etkin rol oynadıkça, yatırımların duraksayarak üretimin daralmasının yanı sıra dışalımın körüklenmesi karşısında elbette nominal ekonominin kararlı dengeye oturması düşlenemez. 5 Nisan kararlarının en önemli eksikliği, ekonomideki hastalığın nereden kaynakladığına geçerli teşhis konulmamış olmasıdır.

4. Plandan kaçışın gerisindeki gerçek.

Plandan kaçış yerine planlama yöntemlerine esneklik getirerek, yerel yönetimlerin katkısını sağlamak ve serbest piyasa ekonomisi içinde, kamunun yatırım işlevini savurganlıktan uzakta tutarak daha verimli hale getirmek olanaklıyken özel söktürcülük oyunu oynanmıştır. Hem de plan içinde, plana rağmen. Bilinçli biçimde, kamu sektörünün yatırım çabalarındaki ağırlığının 1970'lerden sonra azaltıldığı görülür. 1970'te toplam sabit sermaya yatırımı içinde (KiT'ler hariç) kamunun ağırlığı, % 58 iken 1975 te %44.2 ye 1980'de 47.8'e, 1985'te %34.9'a düşürüldü. İdeolojik açıdan uygulanan bu stara-teji, onu öngören siyasal iktidarların sorun olarak bugün, karşısına çıkmıştır. Yatırımların duraksamasının gerisindeki nedenlerden biri de budur. Yüksek faiz kon-

jonktürünün ortaya çıkardığı rant ve repo olayı özel sektörü yatırımdan alıkoyarken, kamu sektörünün yatırım tembelliğine uğratılması şimdi ekonominin temel sorunu oldu. Yatırım duraksaması aşılmaksızın ne aşırı enflasyonun giderilmesi ve ne de dışsatımda kalıcı büyüme sağlanabilir ve ne de siyasal bağımsızlığı zedeleyen dış borç yükünün azalması olanaklı olur.

Çizelge 3'te sabit sermaye yatırımlarının dağılımı gösterilmiştir. KiT'lerin de benzer stratejiyle, yatırım içindeki ağırlığı 1970'te %36.1 den 1992 de %26'ya düşürüldü. Oysa aynı KİT'ler 1975'te toplam sabit sermaye yatırımlarının %49'nu gerçekleştiriyordu.

Çizelge 3. Sabit sermaye yatırımlarının % olarak dağılımı ve milyar TL olarak toplam sabit sermaye yatırımı.

Yıllar .............. 1970 ........ 1975 ........ 1 980 ......... 1985 ...... 1992
1.Kamu .............%.58....... %44.2.... %45.7......... %33.2.... %39.1
2. KİT'ler........... 36.1......... 48.7....... 49.1............ 52.0........26.3
3. Fonlar ................-.....................-..................... 5.5 ........21.7
4. Özel Sektör....47.5........ 49.6........39.7............ 42.9....... 54.0
Toplam Yatırım.. 28.87 .....106.7.....2088.8........ 5441.5... 173370.- milyar TL.

Çizelgede, 1985 te toplam yatırımın %5'i kadarken 1985'te %21.7 sine yükselen nereye ne amaçla harcandığı belli olmayan FON denilen bir kalemin yeraldığıra görmekteyiz. Bu, ekonominin "örtülü ödeneği" olsa gerek.

Hangi Alt Sektör? .

Serbest piyasa ekonomisine geçerken kamu ve özel sektörlerde hangi alt sektörlerin tercih edildiği önemli bir sorun olarak ele alınmalıdır. Sektörler arası dengeli büyümenin sağlanması bu soruna çözüm bulmayı gerektirir. Öyle sanıyoruz ki, 5 Nisan kararlarında gözden kaçan husus ta budur. Çizelge 4'ü düzenleyerek soruna açıklık getirmek istedik. Sektörler arası yatırım dağılımında, hangisinde yatırım maximumdur? Bunu merak ettik. Çizelge 4 böyle ortaya çıktı. Gördük ki, 1970'te özel sektör yatırımlarının %49.8'i imalat sanayine yönelmiştir. 1975'e doğru özel sektör konut alanını kendisi için daha kazançlı görmeye başlar. İmalata ayrılan kaynaklarının büyük bölümünü konut inşaatına kaydırır. Kira yasasındaki değişiklik konut yapımını karlı hale getirmiştir. Yapsat olayı doğar. O nedenle 1975'te özel sektör yatırımlarının %33.4'ü imalat sanayiine %33.6'sı da konut alanına kayar. Ve bu durum değişmeden 1992'ye kadar sürmüştür. Enerji, ulaşım, tarım sektörleri özel girişimcilerin ilgi alanı dışında kalmaktadır.

Kamu sektörüne gelince: 1970'te tarım, imalat, enerji, ulaşım sektörlerine kamunun eşdeğerde ilgi gösterdiğini ve %20 oranında kaynaklarım bu alanlara tahsis ettiğini görmekteyiz. Konuta ancak % 0.35 oranında kaynak ayırmıştır. 1975'te devlet, büyük ölçüde imalat sanayiine kaynak ayırmıştır: %27. Bunu %23.9 ile ulaşım izliyor. 1980'de enerji sektörü ön plana geçmiştir. Ve o yıllar da enerji darboğazı böyle aşılabildi. 1975-80 arası enerji sektörünün siyasal iktidarlarca ihmal edilmesinin sakıncaları giderilmiş oldu. 1985'te kamu sektörünün yatırım politikasında önemli bir değişime tanık oluyoruz. Konut yatırımına ilk kez önemli ölçüde %23.9 oranında kaynak ayrılmıştır. Devlet kendi bürokrasisini konut kirasından kurtarıp lojmanlarda barınmayı amaçlamış. 5 Nisan kararlan şimdi o lojmanların yapılmış olmasından pişman, kamunun finansman açığını kapamak satışa çıkarmayı düşünmekte. 1992 nin yatırım politikasında, ulaşım %37 ile önceliği almıştır.

Çizelge 4.Kamu ve Özel Sektörün Yatırımdakş Öncelikleri.

Yıllar ............... 1970 ........ 1975 ......... 1980 ...... 1985 ........ 1992

Kamu Sektörü
Ulaşım...............%20,1........%27,0.......%23,8......%29,7.........%37,0.
İmalat...................19,0...........23,9..........19,2.........23,9............15,9
Enerji....................16,0..........12,7...........16,1.........23,7.............9,1
Özel Sektör
Ulaşım..................49,8..........33,6...........27,8.........34,8............40,0
İmalat...................35,9..........33,4...........27,5.........32,8............26,5
Ulaşım..................12,6..........17,4...........16,8.........17,8............16,7

Bu açıkladıklarımızdan bir sonuç belirginleşiyor: Kamu sektörü ekonominin gereksinmesine göre planlama yöntemiyle (her ne kadar, o yöntem verimli işletilmese de) kaynak tahsisinde daha esnek davranış gösterebiliyor. Geç te kalınsa, beliren temel mal ve hizmet üretimindeki dar boğazı aşacak biçimde yatırım planlamasına geçebiliyor. Ayın esnekliği özel sektörde görmek olanaksız. Çizelge 4'ten de anlaşıldığı gibi ülkemiz koşullarında özel sektör imalat-konut ikilemi arasında kalmıştır. Serbest piyasa ekonomisinde özel sektörün boş bıraktığı üretim alanlarını kamu sektörü yadsıdığı planlama yerine nasıl bir yöntemle dolduracaktır.

5. NİSAN KARARLARININ İÇ ÇELİŞKİSİ

Buraya kadar söylediklerimiz, 5 Nisan kararlarının kendi dışında ne denli çürük bir ekonomik yapıya yerleştiğini gösteriyor. O çürük ekonomik yapının vebali de aslında 5 Nisan kararlarını almak zorunda kalan siyasal iktidarın omuzlarındadır. Kendi bozduğunu şimdi düzeltmeye çalışıyor. Düzeltemeyecek. Neden? Yatırımı duraksayan ve üretimi artmayan bir ekonomiyi düzlüğe çıkaracak parasal aletler keşfedilmedi de onun için. 5 Nisan kararlarının bu dışsal çelişkisi yanında acaba kendi içinde çelişki yok mu? Var, hem de fazlasıyla var. Bir-kez, o kararlar ön planda fiyat zamlarıyla ve ek vergilerle kamu finasman açığını kapatmayı amaçlıyor ama, 3 ay ya da altı ay sonra doğacak açığın nasıl kapatılacağı belli değil. Kabul edelim ki kamunun finansman açığı yani paraya olan gereksinim karşılandı ve bir daha da fazla para gereksinimi doğmayacak, ama yine de bir soru açıkta kalıyor. Niçin 38 trilyon bütçe açığının %25 ini yani 9.8 trilyonu petrole yaptığın fiyat artışından sağlamak istiyorsun? Yüksek faiz konjonktüründe yatırım yapmakta çekingen olan özel sektörün yatırım eğilimini frenlemiş olmaz mısın? Madem bütçe açığını tasarrufla vergiler ve fiyat zamlarıyla karşılamaya karar verdin, niçin kendin tasarrufa riayet etmeyip te 1 saatlik uçuşu 10 bin dolar (350 milyon TL) ye mal olan 10 milyon dolara satın aldığın Skorky helikopterini yurt içi gezinde kullanıyorsun. (Haber doğruysa bakın: Cumhuriyet, 19.11.1994). Hem de örneğin Anadolu üniversitesinde fotokopya kağıdı tasarruf nedeniyle bulunamazken. Balık baştan kokar atasözünün ekonominin böylesi bunalımlı döneminde başbakan olan hatun kişi tarafından doğrulanmasının gereği var mı?

5 Nisan kararlarının hangi sektörde, hangi sektörün hizmet alanında ne kadar, niye tasarruf yapılacağına

ilişkin bir ön çalışmanın da yapılmadığı anlaşılıyor. 5 Nisan kararlarının ciddi olup olmadığı onun tasarruf planlamasına dayanıp dayanmadığıyla da ölçüleceği unutulmamalı.

PARLAMENTOYA YAKIŞMAYAN CİDDİYETSİZLİK.

Siyasal iktidarlann hazırladığı bütçelerin, Parlamentoda Plan Bütçe Komisyonunda, ek ödeneklerle milletvekilleri tarafından delinmesi gibi çok yanlış bir tutum, son 30 yılın yasama organına musallat olan sakıncalarından biri ve en önemlisidir. Bu sakınca, 1975'li yıllara kadar ek ödenek önergeleri, komisyonda bütçe görüşülürken, ilgili genel müdürlerin, komisyon üyelerinin oturduğu sıralar aralarında dolaşmalarıyla gerçekleşir ve böyle yürütülen kulis sonucu sıra oylamaya gelirdi. Ne yazık ki, siyasal iktidarın hükümetini oluşturan bakanlar sahip çıkmak zorunda oldukları bütçeyi kendi genel müdürlerini devreye sokarak kendileri bozarlardı ve hatta bakanlıklar arası çekişme de daha çok ek ödenek koparma yarışından doğuyordu. Bütçenin ek ödeneklerle çığrıdan çıkmasına ilişkin çabalarda 1980'li yıllarda bir yapısal değişim oldu. Konu ayağa düştü ve Plan Bütçe Komisyonunda ek ödenek koparma yarışına genel müdürler değil bizzat bakanların kendileri girmeye başladı. Bütçe daha komisyonda görüşülürken açık %50'lilerin üstüne çıkmaktaydı. 1983'te Bütçe Plan komisyonu başkanı olan Yusuf Boz-kurt Özal, buna bir çare buldu ve komisyondaki ciddiyetsizlik, Parlamentonun devlete olan saygısını zedeler hale geldi. Neydi bu çare? daha ciddiyetsiz olan bir kurnazlıktan ibaretti: Ek ödenek taleplerini bakanlık bütçelerinin görüşülmesi esnasında oylamayalım, tümünü biriktirelim bu birikim bütçenin yüzde kaç artışına denk ise o oranda bütçede kesinti yapalım ve ek ödenekleri bütçeye alalım. O yıl böyle uygulama yapıldı. Bütçenin dağılımı bozuldu ama toplamında kayda değer artış olmaması sağlandı. Şimdi o yöntem nasıl uygulanıyor? İnanılır gibi değil. Bütçeden yüzde belli oranda yapılan kesinti Komisyon üyeleri arasında paylaştırılıyor ve komisyon üyeleri kendi siyasal amaçları uğruna bunu kullanıyor. 1994 yılında üyelere 100 er milyar liralık ödeneği kullanma hakkı tanınmış. Komisyon üyesi olan parlamenter seçim bölgesinde kendine oy kazandırıcı hangi yatırım yapılmasını istiyorsa bütçeden 100 milyar liraya kadar o yatırım için kaynak ayırtabiliyor. Bunun devlet ciddiyetiyle, parlamentonun saygınlığıyla ilgisi olabilir mi? Ulusal egemenliğin kişiselleşmesidir bu. Parlamento üyeleri arasına ayrıcalık getiren, icranın harcama yetkisine doğrudan karışma sonucunu doğurarak kuvvetler ayırımı ilkesini yok eden bu çok sakıncalı yolun bir an önce bırakılması gerekir. Devletin devlet olma niteliğini ortadan kaldırmaya hiçbir organın hakkı olamaz. Parlamento kendi saygınlığını korumak zorunda olduğunu gözardı etmemelidir. Devlet Bütçesi parlamentonun kimi üyeleri arasında peşkeş çekilecekse en iyisi devletin kendisini özelleştirin bu iş kestirmeden olup bitsin. Bu gün bilerek bilmeyerek yıkıyor göründüğünüz devlete ve onun parlamentosuna hepimizin gereksinimi var. Yazıktır yıkmayınız.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail