Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 56 Geri Tavsiye Et Yazdır


SUPHİ KARAMAN'IN SIKI YÖNETİM KONUSUNDA TBMM'DEKİ KONUŞMASI.

Ali Nejat Ölçen

Aramızdan en verimli çağında ayrılan Suphi Karaman’ın 18.6.1980 günü TBMM’inde Sıkıyönetime ilişkin konuşması, Tages Anzeiger gazetesinin Venedik Üni-versitesi Etik Felsefesi derslerini veren Giorgio Agam-ben’in sıkıyönetime ilişkin kaygıları ile örtüşmektedir. O gün coşkulu bir dille, Milli Birlik Grubu adına şunları söylemekteydi:

İnsan haklarına ve özgürlüklere saygınlığı temel alan demokratik rejimlerde sıkıyönetimler, kuşkusuz olağan usuller değildir. Anayasamızın da belirttiği gibi, sıkı yönetimler olağanüstü bir yönetim biçimidir. Özel yasalarına göre temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmasa bile yöntem ve yönetim ayrıcalıkları nedeniyle,hak ve özgürlüklerin kullanılmasında kısıtlamalar olacaktır.

Demokratik güçlerin ve Anayasaya bağlı çevrelerin anarşinin yok edilmesi ve ülkede barışın korunması için bu kısıtlamaları hoş karşıladıkları bilinmektedir. Oysa, insan haklarına ve özgürlüklerine saygınlıkla ilgileri bulunmayan rejim ve anayasa düşmanlarının bu temel hakları tümden rafa kaldırma çabaları açık ve seçik olarak ortadadır. Bunlar bir diktanın gereklerine uygun bir hukukla “kanun ve nizamın hakimiyetini” sağlayarak herkesi sus-pus edecek polis devleti yaratmanın peşindedirler. Görünen ve görünmeyen güç ve tertipler ile anarşiyi tırmandıranlar, ülkeyi kana boyayanlar bunlardır. Bunların amaçları, sıkıyönetimlerin de artık çare olmayacağı kanısının kamu oyunda yaygınlaşması suretiyle özledikleri rejime geçiş koşullarını geliştirmektir. Kabul etmek gerekir ki, son aylar içerisinde gelişen olaylar, Cumhurbaşkanı seçimi dolayısıyla parlamento çalışmalarının da kilitlenmesi, bu yönde demokratik rejimin geleceği üzerindeki kuşkulara yoğunluk kazandırmıştır. Liderler düzeyindeki umursamazlık, vurdumduymazlık, becerisizlik rejim düşmanlarının işini kolaylaştırmış ve cesaretlerini arttırmıştır. Ülke, toplum ve Anayasal düzen yeteneksiz ellerde sahipsizdir.

Anayasal deyimiyle yaygın şiddet hareketleri kesin belirtilerin ortaya çıkması aşamasından çok ötede, artık eylem içerisindedir. Kahramanmaraş ayaklanması bir buçuk yıl içerisinde, Menemen-Kubilay örneği etkin ibrete dönüştürülmediği için, şimdi yurdun bir çok yerinde vatana ve Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli kalkışmalar rahatlıkla yapılabilmektedir: Ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren veya Anayasanın tanıdığı hür demokratik düzeni veya temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya yönelen yaygın şiddet hareketleri, sürekli bir tırmanma içerisinde ülkeyi ve toplumu her yönüyle sarmıştır. Toplumun huzur ve refahı, anayasal rejimin yaşaması, toplumun ve ülkenin bütünlüğü tehlikededir. Yıllarca önce şartlandırılan kafalarla tahrip edilen değer yargıları içinde bulunduğumuz bunalımı derinleştirmiştir….

Son aylarda sıkıyönetim hakim ve savcıları arasında seri halinde anlamlı atamalar yapılmıştır. Sıkıyönetim mahkemelerinin ağırdan işleyişi ve tereddütlü görünümleri, ciddi kuşkulara neden olmaktadır. Yargı yetkisini kullananlarda da güvenlik duyguları sarsılırsa, devlet otoritesi kökten zedelenmiş olur. Askeri mahkemelerde sıkıyönetimler dışına atanma eğilim ve isteklerinin çoğalması bu konuda iyi gösterge değildir. Sıkıyönetim hakim ve savcıları arasın da atamaların çoğalmasında başka nedenlerin de var olacağına inanmak istemiyoruz. Eğer bu tür politik etkenler varsa, o takdirde bu Hükümetin kuruluşu sırasında Hükümeti destekleyen parti sözcüsünün o günlerde söylediği “Hükümet ile sıkıyönetim konusunda anlaştık, ancak sıkıyönetim kadroları değişecek” biçimindeki sözlerinin yürürlük kazandığı anlaşılmış olacaktır. Bu, toplumdaki değer yargılarının sarsılmasına yol açabilir. Oysa sıkıyönetim makamlarının, hakim ve savcılarının tutum ve davranışlarının yansız olduğu öteden beri kamu oyuna yerleşen genel bir kanıdır. Toplumsal bunalımın daha da artmaması için bu kanıyı sürdürmek gerekir. Sıkıyönetimlerin başarıya ulaşması buna bağlıdır... Yanlış uygulamaların en başta geleni askeri gücün her yere dağılması, polisin, bekçinin ve jandarmanın yapabileceği genel münferit görevler, devriye ve nöbet işlerinde askerin kullanılmasıdır. Askeri birlikler yanlış kolluk hizmetlerinde, görev ve yetki yönünden yetiştirilmemişlerdir. Halkla ilişkilerde yanlış ve noksan uygulamalar sakıncalı sonuçlara neden olabilmektedir. Her an meydana gelebilecek ani durumlarda, bir üst komutandan emir alabilme olanağı olmayan erler yanlış ve keyfi davranışlarla halkı rahatsız edebilmektedirler. Özellikle silah altına alınanlar arasında, anarşik gruplarla bağlantılarını sürdürenlerin emir-komuta zinciri dışında kalan bağımsız görevlerde de kullanılmalarının facialara sebep oldukları, daha birkaç gün önce İzmir İnciraltı Öğrenci Yurtlarında işlenen katliamla,ortaya çıkmıştır. Toplumu bu noktaya getirenlerin utanmaz suratlarına tarihin bir gün indireceği şamar ibret verici olsa bile, kanayan vicdanların acısı hiçbir zaman dinmeyecektir…

***

Aramızdan ayrılışının acısını yüreğimizde duyumsadığımız Suphi Karamanın bu konuşmasını bugün yeniden gözden geçirirken, Türkiye’mizde” biopolitik” kavramının kalıcılığına da aynı zamanda tanık olmaktayız. Konuşmasının başında, sıkıyönetime rağmen temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmaması savını haklı olarak iler sürmektedir. Oysa,dört ay sonra 12 Eylül 1980 askeri darbenin yürürlüğe koyduğu Anayasada temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunacağını ve onu güvenceye alan 11. maddenin kaldırılacağını nasıl bilebilirdi ki, 82 Anayasası üstelik, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunma yetkisini yargı kararı olmaksızın yetkili mercilere vermiştir. Yürütme erki Türkiye’de artık Giorgo Agamben’in betimlediği gibi biopolitik yetki taşımaya başlamıştır. a.n.ö)

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail