Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 6 Geri Tavsiye Et Yazdır


SOLUN SOLUĞU

Necati Ganioğlu

Sol sözcüğünü kullanan siyasal partilerin soluğu kesildikçe, bıraktıkları boşluğun nasıl doldurulacağına ilişkin kaygılar da zihinleri işgal etmeye başladı.1980 öncesi sol siyasal partilerin (ve daha çok CHP nin) etkinlikleri gündem maddesiyken, 1980 lerden sonra, şimdilerde sol partilerin etkinsizliği gündemde. Soldaki etkinsizlik giderilecek mi? Sanmıyoruz. Her üç partinin birleşmesi bir yana, herbiri kendi içinde bütünleşmiş değil. Solun kitlelelere coşku aşılayan öğretisi ortaya konmadıkça ve öğretinin gerektirdiği düşünsel uğraşlar ülkehin öznel sorunlarına yanıt oluşturacak nesnelliğe kavuşmadıkça, kitlesel devinim ortaya çıkamaz ve soldaki tıkanıklık, sığlık aşılamaz. O nedenle, ülkenin çeşitli yerlerinde bir araya gelerek sorunlara çözüm arayan aydınlar kesimi, kendi aralarındaki bütünleşmeyi sağlamadan, soldaki boşluğa ve etkinsizliğe çare bulmanın çabasındalar. Umut verici görünen bu yöresel devinimler de, aralarındaki kopukluk yüzünden, Türkiyedeki solun geleneksel bölünmüşlüğüne hız katmaktan başka bir sonuca neden olmayabilir.

1980 den sonra da böylesi bir boşluk ortaya çıkmış, fareli köyün kavalcısı, "benim köylüm, benim yoksulum, benim işçim, düşün peşime" demişti. Peşine düşenleri Çankaya'nın kapısı önünde bıraktı ve şimdilerde helikopterden orman yangınlarını incelerken, "yeşil yapraklı ağaçlar zarar görmemiş" diyerek yurttaşlann yüreğine su serpmektedir. Helikopterden yangına su serpse ya da serptirse belki de daha yararlı olur.

Acaba solun değişen koşullara göre betimlenecek öğretisini yeniden tasarımlamak ve o öğretiye kitlelerin sahip çıkmasını sağlamak, hala olanaklı mıdır? Örgütsel temelde bu soruya çözüm bulunabilir mi? Ne yapmalı?

Her halde sol sözcüğünü kullanan siyasal partilerin yaptığını yapmamakla işe girişmek gerekir. Ne yapmıyor onlar ya da ne yapıyorlar? Ne mi yapıyorlar. Oy kaybından ürktükleri için, oy yitiriyorlar. Oydan da önemlisi itibar ve güven yitiriyorlar? İkircikli davrandıkları için. Cumhuriyetin özünü oluşturan ilkelere yeterince sahip çıkmadıkları için. Belli bir ideolojinin tutarlı, yürekli ve stratejik savaşımından kaçındıkları için. Sağ kadroların kararlarına, cılız biçimde tepki göstermekle yetiniyorlar. Ne yolsuzlukların üzerine yürüme yürekliliğini gösteriyor, ne laikliğe sahip çıkıyor ve ne de milliyetçiliğin ulusalcılığa dönüşümünü yorumlayarak, etnik sorunlara siyasal-ekonomik çözüm yolları sunabiliyor, devlet kapitalizminden arınmış ve merkeziyetçiliği geriye iten ekonomik büyüme modeli geliştirebiliyor ve ne de doğal kaynakların üretime dönüşmesinde öncelikler planı sunabiliyorlar. Hiç birinin kitaplığı, arşivi ve dokümantasyon birimi ve araştırma örgütü de yok. Gecekondu partilerini anımsatıyorlar. Serbest piyasa ekonomisinin, Türkiyede bir aldatmacanın ötesine geçmediğini, 5 Nisan 1994 kararlarının ülkede yoksulluğu arttırmak, bunalımlı ekonomiyi geçici süre ileriye ertelemekten başka bir sonuç getirmeyeceğini açıklayan alternatif model de üretemiyorlar. Bugünün bunalımlı ekonomisinde, Özalcı politikaların neden olduğu çöküntüyü bile ortaya koymaya cesaret etmediklerine de tanık oluyoruz. Cumhuriyet rejimini çürüten o dönemin sorgulamasını yapmadıkça ve satrancın taşları yerli yerine konmadıkça, kimin piyon kimin şah olduğunu açıklamak olanaklı mıdır?

Solun soluğu niçin kesiliyor? Sadece bunlan yapmadiği için mi? Ama şunları yaptıkları için de giderek soluksuzlaşıyor. Sağı değil, solu kendilerine rakip görüyor ve birbirlerinden oy tırtıklama yarışındalar. Kimi koalisyon dışında kalmamak için sol ilkelere sırtım dönüyor, kimi özelleştirmenin çekiciliğine kapılarak TUSİAD toplantısından çıkarken devletçiliği benimsememiş olduğundan sözediyor ve kimi de sosyal piyasa ekonomisini önerip, onu bir daha ağzına almıyor. Hangi savın, hangi davanın, hangi Öğretinin sahipleri oldukları belli değil. Nasıl bir Türkiyeden yanalar. O Türkiyenin ekonomisinde metrik boyutlar, dış siyasetteki konumu (ABD güdümü dışındaki doğrultusu) ve toplumsal yaşamdaki ahlak anlayışı, o partilerin uğraş alanı dışında kalmış görünüyor. Nasıl bir ekonomi, nasıl bir dış siyaset, nasıl bir devlet, nasıl bir toplum? Hangi sek-tirde nasıl bir büyüme. Hangi doğal kaynakta ne tür teknoloji tercihi? Hangi sektörde dışalım ikamesi? Ve nasıl bir sanayileşme? Tüm bunlan kapsayan nasıl bir hukuk, nasıl demokrasi ve insan haklan ve düşün özgürlüğü? Bu konularda her üç siyasal partinin ne düşündüğü belli değil. Düşünmeye vakitleri olmadığı da belli.

Solun soluğu kesiliyor, bunun için. Her üç parti içinde ve tabanda bu gidişin açısını yüreğinde duyan kadroların varolduğunu biliyoruz. Ne yazık ki o kadrolar, aşağıdan yukarıya doğru alev topları, gibi fışkırma etkinliğine sahip değiller. Acı duymakla yetiniyor olmalılar. Coşkularını eyleme dönüştürecek öğretiden mi yoksunlar? İçsel hesaplaşmanın içinde mi kayboluyorlar? Parti içinde o kadroların benzerlerinden parti dışında varolanlarla ilişki kurmaya başlamaları gerekmez mi? Üç siyasal partinin bir çatı altında birleşmesi düşüne kapılmamak en iyisi. Böylesi bir birleşme, sol için uzun vadede sakıncalı bile olabilir. Siyasal diyalektiğin Özüne ters de düşer. Niçin? Karşıtını yaratacağı için. Sağın bütünleşmesini antitez olarak yaratacağı için. Sol partilerin çekingen, ikircikli ve edilgen halinden acı

duyan tüm kadrolar, bir araya gelmenin ve yeni bir öğreti yaratmanın uğraşısını vermeye başlamalıdır. Bu nasıl bir öğreti olmalı? Kuşku yok ki, bu öğretinin alt yapısı, düşünsel ve kurumsal düzeyde, 1923 yılının Cumhuriyetiyle birlikte oluşturuldu. O evrensel ve sağlıklı, Anadolu gerçeğini kapsayan laiklik ilkesi, yönetim ve yaşam biçimi olmalıdır artık. Bugün Kuran kursları ve camilerin pek çoğu, bir dinci partinin ocak-bucak merkezleri gibi çalışmakta ve asıl işlevlerini bir yana itmiş durumdalar. O siyasal partinin yönetimcilerinin pek çoğunun dini araç olarak kullandıkları ve siyasal çıkar sağlamanın yolu haline getirdikleri bilinmeyen bir gerçek te değil. Parti militanı işlevini üstlendiği saptanan tüm din hocaları, görevlerinden uzaklaştırılmalı. Din kesinlikle siyasetin dışına ve caminin içine çekilmeli. Laikliğin gereğidir bu. Böylesi ciddi bir sistem, dine karşı değil dine saygı duymak anlamına gelir. Bugünün Cumhuriyetinde, Diyanet İşleri Başkanlığı, büyük bir vebal altındadır. İslamın özünü ortadan kaldıran ve kurallarını yaşamın vazgeçilmez öğesi haline getiren, bağnaz kadroların eline geçmiş görünüyor. O kadrolar, camilerde cuma namazından önce siyasal parti il ya da ilçe başkanı gibi konuşan, din hocalarının varlığının farkında değiller mi? O başkanlığın reforma gereksinimi olduğu gerçeği artık kabul edilmeli. Hoşgörüsüz ve kan dökücü, kökten dinci kadroların işgaline uğraması olasıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin geleceğini, karanlıktan kurtarmanın başka çaresi yok. Bir parti başkanı bile kan kokan konuşmasıyla, kendi bilinç altını sergilemedi mi?

Laiklik, Türkiyenin varoluş koşulu haline geldi. Her devlet, kendi ideolojik temellerini, tarihinin gelişim sürecinden alır. Türkiye de, 1000 yılı aşkın süre geri bırakılmışlığının panzerihirini, laiklik ve tam bağımsızlık ilkesinde, metafiziğin yerine bilimi yerleştirerek yakaladı. Şimdilerde feodal kalıntıların, sömürgeci politikalara açık, kitleleri geriye çekerek, yeniden Türkiyeyi, dogmalarla yöneltilen ülke durumuna getirmeyi amaçladıkları görünüyor. İleri ve aydın kadroların, laikliğe, cumhuriyete, ulusalcılığa, halkçılığa, tam bağımsızlık koşulunda, bilimi en gerçek yol gösterici (mürşit) kabul ederek, bu evrensel alt yapı üstünde, yalnız büyük değil, çağdaş Türkiyenin toplumsal ve ekonomik gelişmesinin metrik dünyasını oluşturma ödevine kendisini hazırlamalıdır. Ekonomik ve siyasal bağımsızlığa ulaşmanın, eğitim birliğini yeniden yapılandırmanın ve buna engel olacak gerici eylemlerin karşısına çıkmanın gereği doğmuştur. Vicdan özgürlüğü, Sivas olaylarındaki gibi vicdansızlığa kapı açmamalı ve buna hiç kimse, hiç bir grup, bir daha girişme cesaretini kendisinde bulamamalıdır. Sol siyasal partilerin oy kaygısıyla boş bıraktığı şeriat özlemcilerinin karşısında caydırıcı güç olmak kaçınılmaz hale gelmiştir. Türkiye var olacaksa, demokrat ve laik bir ülke olarak varolacaktır. Laikliğin eğer bir bedeli olacaksa ve Türkiye bu bedeli ödememiş görünüyorsa, o bedeli laikliği yadsıyanlann ödemeye zorunlu kalacakları artık bilinmelidir.

Solda birleşme ve bütünleşme özlemini duyan ilerici, demokrat ve aydın kadrolar, evelemeden, gevelemeden, açıkca ne amaç uğruna bir araya geleceklerinin bilincine ulaşmış olmalıdır. Bu bilince ulaşmamış bireyler, bugünün herhangi bir sağ partisine hizmete devam edebilir. Solun yeni kadrolaşma eylemi içinde bulunmalarına gerek olmayabilir.

Emek ve sermaye arasındaki çelişkilerin hiç birine, laik ve demokrat olmayan bir ülkede çözüm getirilemez. Solun kesilen soluğuna, halkın ve emekçi kitlelerin sesi, ancak laik ve demokratik bir devlet sisteminde katılabilir. 1980 li yıllarda başlayıp sürüp giden açık ve gizli despotizmin, sömürü ağının, devleti yolsuzluğa ve

soyguna araç eden siyasal ve yönetsel kadroların gücü ancak böyle kınlabilir. O gücün ne denli güçsüz, zavallı olduğu, solun dağınıklığı, kendisine güvensizliği yüzünden farkedilmiyor.

Anadolu insanı bu denli aldatılmaya, sömürülmeye ve işsiz kalmaya, böylesi sömürgen iktidarları sırtında taşımaya müstahak değildir. Hele, okutup adam ettiği aydınlar kadrosunun bu denli duyarsız olmaya ve devi-nimsiz kalmaya da haklan olmasa gerek.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail