Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 6 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


KİRLENEN TÜRKİYE.

Ali Nejat Ölçen

Ağır bir suçlama mı bu? Ya da ülkenin her alandaki durumunu betimleyen bir özetleme veya gerçeğin abartılmış biçimi mi? Olaya neresinden bakılırsa bakılsın, böylesi bir betimlemeye katılanların çoğunlukta olduğu görülecektir. Öyle ise, neden kirlenmektedir Türkiye, nasıl kirlenmektedir ve onun bugünkü kirlenmesinin gerisindeki nesnel koşullar nedir? Bu sorulara yanıt vermenin çaresi, olaya değişim sürecinin diyalektik nesneleriyle bakmak olabilir. Her toplumda, ulusta, kirlenme denilen bir sürecin yaşandığı ve bunun sonucunda ulusça çökmenin izleri belirdiğinde, devlet ve toplum arasındaki bağın kopma noktasına ulaştığında, bunu sezinleyen sorumlu yönetici ve politika adamlarının, sürekli "birlik ve beraberlik" söylevlerine kendilerini kaptırdıkları görülür. Bugünü anlamaya ve yorumlamaya çalışan sosyal bilimciler, nesnel diyalektiğin işleyiş yasası gereği, sorunların kaynağında, gelişmekte olan bir ülkenin, ürettiğinden daha çoğunu tüketmeye özendirilmesi, gelir adaletsizliğinin sosyal katmanlar arasındaki hıçlanmayı ortaya çıkardığı, toprağını terkeden kırsal nüfusun kentler çevresinde yığılarak, eski gelenekleri altüstü ettiği ya da eğitimin çarpık ygulanmasından kaynaklandığı biçiminde pek çok nedenleri peşpeşe sıralayabilirler. O sosyal bilimcilerin öylesi bulgularına hak verenler de olabilir. Ve bir ölçü de haklıdırlar. Ama, sadece böylesi bir tanım, olayın nesnel nedenini ve içeriğini anlamak için yeterli mi? Toplum, kendi tarihsel varlığıyla, gelenekleri ve ahlak anlayışıyla, kirlenmeye karşı neden direnmiyor? Kendisini korumasını bilmiyor ya da nasıl koruyacağının yöntemine, araçlarına sahip mi değil? Bu araçlar, acaba demokratik sistemin içinde ve kurumlarında oluşmamış, oluşturulmamış mı? Ya da demokrasi, böylesi bir çözülüş ve kirleniş sürecinde, yetersiz mi kalmakta ya da aynı zamanda onu hızlandırıcı mı? İster istemez Plato'nun 2300 yıl önce söyledikleri ve yazdıkları aklımıza geliyor: "Her toplumda bir çok benzerlerine rastlandığı gibi, ağzı kalabalık, kara ruhlu, muhterisler, demokrasilerde kolayca söz sahibi olabilir. Halkın koruyucusu görünümüyle sahneye çıkarlar. Devlet arabasına kurulduktan sonra, etrafını güvenlik güçleriyle donatarak halkı daima kendisine bağlı ve bağımlı tutmak için iç ve dış sıkıntılar yaratmaya çalışırlar". Acaba Plato, 2300 yıl önce bugünün Türkiyesini mi görmüştü. İbn Haldun da Mukaddeme adlı yapının ikinci cildinde şunları söyler:

"Bil ki, devlet, hükümdar ve devlet ricali, zevk ve refaha dalarak para ve büyük servete ihtiyaç duydukları için, bu zulüm ve fesada saparlar. Giderleri çoğaldığı için mutat usul ve kaidelere göre toplanan vergiler ihtiyaç ve masraflarını kapatamaz, bunları kapatmak için türlü adlar ve bahanelerle vergilerin çeşit ve miktarını çoğaltırlar, bu paralarla masraflarını kapatmak isterler. Fakat hayatın süs ve zevki gittikçe arttığı için masraflar da o nispette fazlalaşır, bunun bir sonucu olarak tebaa ve ahaliden daha çok nispette para çıkartmaya muhtaç olurlar ve ihtiyaç derecesi artar, devlet yıkılıncaya, iz ve eseri ortadan yok olup gidinceye kadar onun israf ve ihtiyaçları artmakta devam eder. Nihayet başa geçmek isteyenler galebe çalarak devlete sahip olurlar. Her şeyi Tanrı bilir" (Çeviri Zakir Kadiri Ugan, Makuddime II, s. 85)

660 yıl önce İbn Haldun bugünün Türkiyesini görebilseydi, her halde 5 Nisan kararlarından sözeder, peşin alınan vergileri, KDV deki artışları dışardan ithal edilen köpek mamalannı da listesine eklerdi. Ya, 2250 yıl önce Aristotle ne düşünmüştü: O da bugün bizim gibi yakınıyor. Yönetimciler, devletin paralarını çalmaları ihtimaline
karşı halkın çok duyarlı olduğunu, bilerek bunun sonucunda titiz davranır, hesaplarını açık biçimde ortaya koyarlar ve bu hususta halkı tatmin edecek inanç havası yaratırlarsa, devletin temel düzeni bunu sağlayacak biçimde hazırlanırsa işte o zaman aristokrasinin iyi tarafları ile demokraisnin uyumlaşma çareleri bulunmuş olur." (Burhan Ulutan, Ilk Filozoflar, Toker Matbaası, 1964, cilt I, s. 132)

İbn Haldun, Türkiyede bir başbakanın mal varlığını eksik beyan etmesi ve parasal kaynağın nereden geldiğini açıklamaması karşısında acaba ne düşünürdü? Mukaddime'nin ikinci cildinde: "Devlet te canlı varlıklar gibidir, doğar gelişir, yaşlanır ve ölür" diyor. Acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti yetmiş yılda erken mi yaşlandı? Ülkenin her alandaki kirlenmesine neden seyirci kalıyor, hatta o kirlenmeye kendisi de katkıda bulunarak, kirlenip kirletiyor. Bundan 660 yıl önce Ibn Haldun: "Devlet yaşlılık dönemine girdiğin de, diyor, etraf ahalisi bundan cesaret alarak, devlete karşı isyana başlar. (660 yıl önce PKK'nın ortaya çıkışını mı anlatıyor bize) Bu gibi haller onu yıkmaya doğru götürür. Yurt istilaya uğramasa da, bitkin bir hale gelir, devletin başına geçmek isteyen biri harekete geçer, idare edenlerin elinden iktidarı çekip alır. Harekete geçen bulunmadığı takdirde çerağın fitilini andırır bir halde mahvolmaya doğru gider. Çerağın fitili, zeytinyağın tükenmesiyle söndüğü gibi, devlet te eksiyerek yıkılıncaya kadar, bu halinde devam eder".

Yüzlerce yıl önce devletin yaşlanması ve kirlenmesine ilişkin bu gözlemler, bugün bize uyan gibi gelmeyebilir. Değişen koşullar ve uluslar arası çıkar dengeleri, çöküşü gecirtirebilir, erteleyebilir hatta olanaksız hale de getirebilir. Ama içten içe çürümüşlük, günün birinde derinden bir patlama olasılığını da ortaya çıkaracak ve

ülkede insanların acı çekeceği dönüşümler yaratibilecek-tir. Bunu şimdiden sezinleyen sağduyulu ve kire bulaşmamış siyaset adamları, düşünürler, yazar ve sanatçılar, aydın kesim, yeni sağlıklı yapılanmanın temellerini oluşturmalıdır. Türkiye acaba böylesi bir oluşumun eşiğinde midir, ya da böyle bir oluşumu sezinleyen aydınlar kadrosu iletişime girmiş midir, bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, o da kirlenmenin kaynağını gerçekçi biçimde tanımak ve onu ortadan kaldıracak çarelerin neler olduğunu incelemek ve sonuçta vanlacak bulguların siyasasını meydana çıkarmak olacaktır.

Bugün, basın ya da MEDYA olsun, eğitim ve öğretim kurumlan, adalet mekanizması, siyasetin kendisi, devlet organları, toplumsal yaşamın her köşesi, hatta din bile kendisini kirlenmenin dışında tutumaz hale gelmiştir. Acaba şöyle düşünmek olanaklı mıdır: Gelişmekte olan bir ülke, ekonomik büyümesini kendi insan gücü ve doğal kaynaklarıyla sağlıyamıyorsa, ürettiğinden daha çoğunu tüketmeye alıştırılarak, sermaye kesiminin çıkarları devlet politikasına dönüşmüşse ve sermaye yalınız üretim kararlarını değil, siyasal kararlan da doğrudan etkileyerek, siyasetin oluşmasında hakim unsur haline dönüşmüşse, her alandaki kirlenme kaçınılmaz olur. Eğer bu düşünce doğruysa, o ülkede önce basın kirlenir. O basın sermayenin artışına ve yaygınlaşmasına araç haline gelir. Çünkü sahipliği sermayenin eline geçmiştir ve toplumda yazılan, düşünceleri ve yürekliliğiyle saygınlık kazanmış yazarlar, sermayenin sahipliğindeki basının ücretli emekçileri olmuştur. Halkın değil, sermayenin hizmetindedir onların büyük bölümü. Bir kaç köşe yazanına ayrıcalık tanına bilir, onlar dürüstlük savaşımını sürdürürler ama bir sınıra kadar. Basın organları arasında, hiç bir ahlaksal kuralı tanımaksızın sürdürülen çirkin ve kirli savaşım da, artık sermayenin savaşımıdır. Basın o savaş alanında suçsuz ve beyaz kağıt parçacıklarından başka bir niteliğe sahip olamaz. Halkın elini ve dilini kirleten o kağıtlar, okuyucu bulmanın sıkıntısını, armağanlar dağıtarak gidermeye çalışır ve hangisinin armağanının daha iyisi olduğu kavgasından bile kendilerini arındıramazlar. Kadınların eskiden hamamda kurna kapmak için nalın ve taslarla birbirlerine saldırılarını anımsatır o kavgalar. Kurna paylaşıldıktan sonra, dövüşüp sövüşenlerin yan yana oturup kirli saçlarını köpüklü sabunlarla yıkadıklarını görürsünüz. Tertemiz olup çıkarlar dışarıya. Ve hiç kim- se onlara eskiden kirliydin diyerek, onurlarını incitemez. Hatta, bunu yadırgayan köşe yazarları bile. Basın konseyinden uyarı alır. Çünkü onursuzun onuru zedelenemez kuralı işlemeye başlamıştır.

Basından sonra sıra elbet siyasete gelecektir. Seçimlerin olabildiğince masraflı olması gerekir ki, arlamentonun büyük çoğunluğu, sermaye sahipleri ya da onların çıkarlarını koruyan üyeler oluştursun. Halkın yararı yerine sermayenin çıkarını koruyan elbette kirliliğe karşı tepki gösterip çare aramaktan yoksun kalacaktır. Evrensel kirlenmeden öğretim kurumları ve adalet mekanizması da nasibini alacaktır elbet. Bilgi ve adalet, meta olaşımının arz-talep kuralına göre, tıpkı sağlık sektöründe olduğu gibi, fiyat dengesi içinde işleyecektir. Çünkü artık diplomanın da, adaletin de bir fiyatı olacaktır.

Sermaye nereye el atsa orayı kirleiyor mu? Nasıl sermayedir bu, birikimi nasıl gerçekleşmiş, elden ele nasıl dolaşmış ve gereksiz tüketim mallarını üretmeyi nasıl üstlenmiştir. Devletten teşvik te görmüştür elbet. Kredi almış geri ödememiştir. Doğayı kirletmiş, gerekirse orman da yakmış, kıyı şeridinde villalar inşa etmeyi aklına yerleştirmişse. Vergi ödememek için satın aldığı yatına ABD bayrağı da takabilir.

Eğer kirlenmenin gerçek kaynağı sermaye ve onun kötü kullanılış biçimiyse, o zaman karşımıza tek bir soru çıkıyor? Sermayenin doğayı, halkı, moral değerleri kirletmemesi için ne yapılabilir? Sermayeye, tam rekabetin koşullarına kesinkes razı olacağı yasal düzenlemeyi getirmek gerekir. Kapitalist düzenden yana olan kadrolar da, artık bunun kaçınılmaz olduğunu kabul etmeli. Serbest piyasa ekonomisinin işlediği ABD de bile tekelleşme, yatay ve düşey holdingler oluşturma, yasal olarak önlenmiştir. Ve orada vergi kaçıranın vay haline. Al Pacon bile işlediği cinayetler nedeniyle değil, vergi kaçırdığı için tutuklanmış ve ömrünü cezaevinde tüketmiştir. Serbest piyasa ekonomisinin işlediği ABD de, vergi kaçırmak, cinayet işlemeye eşdeğerde önemli suç. Oysa Türkiyede ayrıcalık.

Serbest piyasa ekonimisin evrensel bir kuralı var. Beceremeyen, mütedebbir davranmayan batar, piyasadan çekilir ve hiç bir siyasal gücün onu kurtarmaya hakki olamaz. Türkiyede böyle mi bu? Becerisiz büyük girişimci, devletin koruması (himayesi) altındadır, istanbul Bankası, iflas ettiği halde devlet onu korumadı mı? Kim suçlu görüldü? O bankanın iflasına yol açan (söylentilere göre iflasını planlayan) kişinin eşi bugün başbakan değil mi? Böyle serbest piyasa ekonomisi mi olur. Serbest piyasa ekonomisinde devletin gözetiminde böylesi soygun düzeni hangi ülkede kurulmuştur. İflas eden eder, onu hiç kimse kurtaramaz ve devletin vergile-ren edindiği kayağı o kurtarıcılık işi için kullanmasına için verilemez. Böyle bir yasa bu parlamentodan çıkmaz, biliyoruz. Ama bu gün böylesi yasalan kolaylıkla çıkaran bir parlamentoyu bu ulus elbet oluşturacaktır.

Gerçek demokrasinin oluşması, devletin ve toplumun demokratikleşmesi için iki koşulun gerçekleşmesi gerektiğinde inanıyoruz: Din caminin dışına çıkıp siyasete karışmamalı, sermaye üretimi bırakıp siyasete girmemeli. Nasıl sağlanır bu? Sağlanır elbet. Ibn Haldunun 660 yıl önce belirttiği gibi: "Birileri gelip idare edenlerin elinden iktidarı çekip alır".

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail