Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 6 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


DEVLET BUNALIMI ve İBN HALDUN

Ali Nejat Ölçen

İnsanoğlu, yüzlerce ve binlerce yıldanberi toplum ve ulus olarak düştükleri sıkıntılara çare ararken, bunun sorumluluğunu devlette görmüş ve de onun nasıl olması gerektiğini düşünmeye gereksinim duymuştur. Bugün belki de pek çok aydın, Türkiye’nin içine düştüğü sorunların kaynağında devletin sorumluluğunu sezmekte, ondaki yanlışlıkları, tutarsızlıkları ve kötü yönetimin neden olduğu sıkıntıları çözebilmek için, devletin değişmesini koşul görmektedir. Böyle düşünenler haklı mıdır ya da onları böyle düşünmeye iten nedenler, geçici, arızi ve giderilmesi kısa dönemde olanaklı sorunlar mıdır? Tüm toplumu umutsuzluğa düşüren ve geleceğin çıkmazına sürükleyen olumsuzluklar, kaynağını eski yanılgılardan ve yanlış politikalardan alan işleyişin kaçınılmaz sonucu mu? Eğer toplumu yönlendirici dinamik güçler, olaya tanım getirmek ve çözüm aramak ge-reksini duymaya başlamışsa, devletin dayanağı olan temel ilkeleri gözden geçirmek ve yeniden yorumlamak evresi başlayacak demektir. Düşünsel düzeydeki bu oluşumun, yeni bir siyasal örgütlenmeyi beraberinde getirmesi kaçınılmaz olabilir. Nevar ki, toplumun böylesi bir süreci yaşaması için, devletin kurumlarını, temel ilkelerini (kimileri buna Anayasa diyor) ve işleyiş biçimini yeniden düzenlemenin hukuksal, siyasal ve hatta nesnel araçlarına sahip olması gerekir. Bu araçlardan yoksun kalır ya da yoksun bırakılırsa, toplumu temelinden sarsan devinimler kaçınılmaz olur.

Bu kurgusal (spekülatif) düşün biçiminin toplumsal ve de genel yasa niteliğinde olduğunu elbette ileri süremeyiz. Ne var ki, yaşanılan koşullar, Türkiyede böylesi bir sürecin işlemekte olduğu izlenimini veriyor. O yüzden olaya, "devlet bunalımı" niteliği içinde bakmak gereksinimi duymaktayız. Siyaset adamlarının iktidar kanadında yer alanları ve toplumbilimcilerin iktidara sevecen bakanları, böyle bir tanımlamayı abartılı bulabilir. Ama devlet bunalımı başlığı altında, sorunlan toplamanın belli bir nedeni var. Çünkü, devlet ve ona egemen olan güçler, bugünkü sorunları kendi yapısının, karar ve uygulamalarının dışında görmeye kendilerini alıştırmıştır. Bunalımın çözümündeki güçlük te bir ölçüde buradan kaynaklanıyor. "Devlet güçlüdür, devlet şefkatlidir, devlet her güçlüğü yenmeye kadirdir" türündeki söylevler, derinlerde yatan ve her an yüze fışkırması olası sorunlan görmezlikten gelmek demek değil midir? Devlet hangi kararında, hangi uygulamasında güçlü olduğunun belirtilerini sergiliyor. Devlet, can güvenliğini sağlayabiliyor, suçlusu belirsiz ölümcül olayları aydınlığa çıkarabiliyor ve az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi alabiliyor mu? Devletin yasama organı, halkın yararına yasalar çıkarmak işlevini yerine getirebilmekte midir? Yargı bürokrasisi, suçluyu suçsuzdan ayırabilecek sağlıklı ve hızlı işleyişe kavuşturuldu mu? Hayır. Devlet, parasının değerini koruyabiliyor ve yabancı para karşısında satınalma gücünün geçerli olmasını sağlıyor mu? Hayır. Devletin gücünü onun elindeki güvenlik örgütüyle ölçmenin geçersizliği, 20 ci yüzyıl sona ererken artık kabul edilmeli. Devletin yönetici güçleri, devlet gücünün ne demek olduğunu yeniden düşünmelidir. Kendisinin her zaman haklı, her zaman güçlü olduğuna inandırılmış bir devlet, acaba gerçekten güçlü müdür? Devletin gücü, elindeki asker ve polis sayısıyla ya da onların kullanımındaki etkinlikle belki öteki devletlere karşı ölçüt olabilir ama, yurt içinde böylesi bir ölçütün artık geçerliliği kalmamıştır. Devlet için gerçek güç onun toplumsal adaleti ne ölçüde sağlayabildiği, fırsat eşitliğine ne ölçüde olanak tanıdığı, temel hak ve özgürlükleri güvenceye almakta etkin olup olmadığı, demokratik işleyişe ne ölçüde sahip çıktığına bakılarak anlaşılır. Ö yüzden, bugünkü sorunlar yumağını, "devlet bunalımı" olarak nitelemek olanaklıdır.

Ülkemizde devlet anlayışı, nerede bir yanlışlık söz konusuysa, onun uygulamadan değil de kural (yasa, kararname, yönetmelik, tüzük vb) eksikliğinden kaynaklandığını ileri sürmeyi ve toplumu buna inandırmayı huy edinmiştir. O yüzden, Türkiyedeki kadar birbiriyle çelişik kural yığını içinde hiç bir başka devletin bocaladığı görülmez. Aslında suç yasaların değil, onu uygulamayı gözardı eden devlet anlayışınındır.

Tarihsel bir örnek olarak, İbn Haldun'un devlet bunalımına ilişkin düşüncelerini, Mukaddime'nin "Devlette Fesat ve Zaafın Keyfiyetine Dair" adlı bölümünden aşağıya aktarmak istiyoruz. Şunları yazıyor:

"Bil ki, devlet iki temel üzerine kurulur. Bu temellerden biri şevket ve asabiyyet olup, kuvveti ordudan ibarettir. ikinci temel asker beslemek için ve zorluklara katlandığı vakit muhtaç olduğu paradır. Bundan dolayı devlette husule gelecek fesat ve bozgunluk bu iki temelin zaafından ileri gelir.... (Hükümdarın) akrabaları, devletteki mevki, ululuk ve üstünlüklerinden dolayı herkesten çok devletin servet ve refahından faydalandıkları için, iki yıpratıcı kuvvetin tesiri altında kalırlar ki, biri nimet ve refaha dalma, diğeri hükümdarın kahrıdır. Devlet sağlam bir şekilde bir başkanın el ve idaresinde kurulduktan sonra gösterilen bu şiddete karşı kalblerde kin ve düşmanlığın yerleşmesi suikast ve öldürüşlere kadar götürür....

Devletin mali bakımdan zayıflaması ve bundan dolayı devlete fesat ve bozgunluk devresi başlaması haline gelince, bunun sebebi şudur: Devlet, ilk kuruluşunda te-

baaya şefkatle muamele eder ve masraflarında tutumlu olur, başkalarının mal ve servetine el uzatmaktan sakınır, ağır ve çeşitli vergiler koymaz, üstelik devlet ilk göçebelik çağında, mal ve servet toplamak ve valilerden hesap almak hususunda uzman ve pişkin de değildir. Masraflarında geniş davranarak israf yollarına sapmasını gerektiren nedenler de yoktur... Devletin büyümesi ve sınırlarının genişlemesi devleti refah ve bolluğa götürür, zevk ve nimetlere dalma devresi gelir... Bu hal şehir ahalisine de yansır. Yeni vergi ve baçlar (haraç) da devlet ricali ve memur ve askerin ihtiyaç ve masraflarını kapatmadığı için, pazarlarda satılan herşeye yeni vergiler koyması.. faslı başlar. Bu çağda devlet zayıf düştüğü ve ihtiyarlama devri geldiği için asker devlete karşı cesaretli davranmaya ve emirlere itaat etmemeye ve kargaşalıklar çıkarmaya başlar, devlet onların bu halini gözden kaçırmaz, ücret ve aylıklarını çoğaltmak suretiyle bu hastalığı tedavi etmek ister, bundan başka çare de bulamaz. Bu devrede vergiler çok ve çeşitli olduğu için vergileri toplayanlar büyük servetler edinmiş olurlar. Bu servetleri sayesinde şeref ve dereceleri de yükselmiş olur.... Bundan sonra devlet başkanı,'güzel muamelede bulunmak ve para sar-fetmek suretiyle yeni bir politika ile devleti idare etmeye başlar. Zahmeti az olduğu için, ihsan (bağış) politikasının kılıç kullanmaktan daha etkili olduğunu anlar, bunun sonucunda masraflar daha da artar. Paraya ihtiyaç ta çoğalır... Yurt istilaya uğramasa da bitkin hale gelir..." (Mukaddime, Cilt 2, s. 104)

Günümüz Türkiyesinin devlet bunalımını 660 yıl öncesinden anlatıyor gibidir İbn Haldun. Onun yeryüzünde ilk sosyal bilimci olduğu yadsınamaz. Bilgi birikiminin kaynağını, yukarıda anlattığı nedenlerle, yıkılıp giden devletlere ilişkin gözlemleri oluşturmaktadır. Bu yönden onu positif tarih biliminin kurucusu olarak ta niteleyebiliriz. Yukarıya aktardığımız alıntı, bizlere devlet bunalımdan kurtulmanın ip uçlarını veriyor. Savurganlığın sona ermesi gerektiğini görüyoruz. Yolsuzluk yapanların daha fazla şeref ve derece sahibi olmalarından yakınıyor. Biz de yakınmalı ve onların yapay onurlarını kırarak layik oldukları yere indirebilmeliyiz. İbn Haldunun bilgeliğine gereksinim duymamızın bir nedeni var: Emekten yana. Şunları yazıyor:

"Iş ve çalışma, sermaye kabilindendir. Çünkü geçim ve kazanç, medeni topluluğun say ve amellerinin kıymetidir (Mart aynı tümceyi Ibn Haldundan 525 yıl sonra söylemişti) Iş ve çalışma, para ve mal kazandıran vasıtadır. Gerçekten insanların iş görmek ve çalışmaktan başka sermayeleri yoktur. Çünkü dünyanın imarı için çalışan tebaa, ancak bizzat kendi elleri ile, iş görerek geçinmelerini temin eder ve hayatlarını kazanırlar." (s. 83)

Bugünün emeği, beceri alanlarının yanı sıra sınıf bilincine ulaşmış siyasete ve devlet yönetimine ağırlığını koyacak nicel ve nitel yapıya kavuşmuş bir güçtür. Bü güç yalınızca kendisinin ücret sorunuyla değil ondan daha önemlisi, ülkenin geleceğini ilgilendiren, siyasal, ekonomik ve yönetsel koşullarıyla da ilgilenmeli, karar ve uygulamalarda ağırlığını duyurabilmelidir.

Grev ya da toplu yürüyüşler, siyasal iktidarın askerle işçiyi karşı karşıya getirmek türündeki çok sakıncalı bir yönteme başvurmasına neden olmaktadır. Olası bir çatışmanın devlete karşı koymak türünde nitelenmesi ve faturanın emekçi kitlelere ödettirilmesi de sözkonusu olabilir. Bunun örneklerine yakın tarihimizde tanık olduk. Yolların yürümekle aşınmayacağını söyleyen zamanın başbakanı, şimdi Çankayadan devletin nasıl aşındığını farkediyor olmalıdır. Emekçi örgütlerin de-

mokratik kitle örgütleriyle, devleti bunalıma sürükleyen siyasal iktidarları, oyları ile cezalandırmanın çaresini bulmalıdır. Siyaset adamları ve devletin en üst katına yerleşmiş olanlar, hergün TV haberlerinde anlamlı, anlamsız konuşmaları ile devletin saygınlığını kendileriyle birlikte yitirdiklerinin farkında değiller. Hiç bir demokratik batı ülkesinde, devlet başkanı ve başbakanların, parti liderlerinin her gün TV programlarında boy gösterdikleri görülmez. Ama bizimkiler bir kez görünmediklerinde, toplumun kendilerini unuttuklan ürküntüsüne kapılıyor olmalılar. Deyim yerindeyse, sistem yalama olmuştur. Buna dur diyecek gücün, emekçi örgütlerde olduğunu düşünüyoruz. Böylesi çok konuşan her siyasetçi, az konuşup daha çok yararlı iş yapan devlet adamlarından daha çabuk unutulur. Emekçi örgütlerin bu gidişe dur diyebilmesinin temel koşullan var: Bilinç, kültür birimi, dünya görüşü tarihin diyalektik işleyişine ilişkin yasalan yorumlama yetisi, kitlelere coşku aşılayacak sloganların yaratılması gibi. Emekçi kitlelerin siyaset dışına itildiği bir ülkede demokrasinin varoluşundan sözedilemez. Sermaye bugün siyasetin tam içinde, ortasındadlr. Parti kongrelerinin kulisine girerek genel başkanın' kim olacağında etkin rol oynayabiliyor. Buna karşın herhangi bir sendika başkanının böyle davranması olanaklı mı? Böylesi çarpık demokrasi anlayışı, serbest piyasa ekonomisinin ikiz kardeşidir. Ne basında ve ne de işçi örgütlerinde bu çarpık işleyişin tepkiyle karşılandığına tanık olmuyoruz. Sosyal demokrat olduğunu söyleyen siyasal partiler de olaya umursa-mazlıkla bakabilmekte. Sermayenin böylesi özgür olduğu bir ülkede ya demokrasi çarpık işleyecek ya da demokrasinin çarpık işlediği bir ülkede sermaye bu denli özgür olacaktır.

İbn Haldun Mukaddimenin I nci cildinde (s. 444): "Bil ki, diyor. Devletler türlü devreler ve zamanın geçmesiyle yenilenen türlü haller geçirir. O devleti idare edenlerin huyları, o devrelerin hallerine göre değişir, bir devredeki hal ve ahlâkları diğer devredeki hal ve ahlaklarına benzemez. Çünkü ahlak, tabiatıyla, bulunduğu çağın halinin mizacına tabidir. (Ahlakın nesnel koşulların etkisinde oluştuğunu, İbn Haldun'dan önce belirten bir başka düşünür varmıydı ve o bu düşüncesiyle İslam dünyasının ilk materyalisti değil midir) Devletin katlandığı hal ve geçirdiği devreleri çoğunlukla, şu beş devreden ibaret olup, bundan fazla değildir. Ilk devre zafer ve maksatlara erişme, karşı koyanları koğma, devlet ve tahta sahip olma ve önce hükümet sürmüş olanların elinden devleti çekerek alma çağıdır. Bu devrede devletin başında bulunan kimse, ululuk göstermek, vergiler ve paralar toplamak, devletin sınırlarını korumak ve korumak hususunda kavmi için örnek teşki eder. (İbn Haldun bu sözleriyle, Türkiyede Cumhuriyetin kuruluş dönemim anlatıyor gibidir. Osmanlının elinden devleti çekip almak ve yenilemek, Sevr and-laşmasına imza atanların ve cumhuriyete karşı çıkanların ülkeden kovulması vb)... Ikinci devrede... devlet başkanı köleler edinmeye ve ihsaniye adamlar besleyerek onları kendisine yardımcı yapmaya önem verir. Bunların sayılarını çoğaltır. Bundan maksat devleti kendisiyle paylaşan ve devlette hükümdarın kendi hissesi nispetinde payları bulunan mensup olduğu uruğ ve boylari hükümetin idaresinden, servet ve nimetlerden uzaklaştırmak, onları arkaya sürmek, onları kendine boyun eğdirmektir. (Hükümet üyelerinin her-biri hakkında dosya tutar ve kararlara karşı çıkmasına böylece engel olurdu deseydi İbn Haldun, Türkiyede 1950 den sonraki Demokrat Parti dönemini alatmtş olurdu) Üçüncü devre ise, insanın tabiatıyla meylettiği servet ve meyvelerinden faydalanmak, feragat ve rahatlık çağıdır. Hükümdalar bu devrede para ve servet toplayarak, büyük köşkler, kaleler vesaire, büyük şehirler ve yüksek heykeller bina etmek ve kavimlerin eşrafından katına gelen heyet ve uruğların ileri gelenlerine bağışlarda bulunmak, maiyetinde bulunanların sayılarını çoğaltmakla, paralar vererek derece ve rütbelerini yükseltmekle, askerleri teftiş edip önünden geçirmek ve tahsisatlarını çoğaltmakla meşguldür.... Bu devre, devletin başında bulunanların istipdat devirlerinin son çağıdır ve bu devrede bütün hükümdarlar, tek başına kendi düşünceleriyle iş görür. (Yollar yürümekle aşınmaz dese ve milliyetçi cephe hükümetlerinden, sunta yolsuzluğundan da sözetseydi, İbn Haldun Demirel iktidarlarını anlatmış olurdu. Beş kez gidip altı kez geldiği dönemlerden biri de İbn Haldunun söylediği bu dördüncü devredir. Şimdi acaba beşinci devreyle Türkiyedeki hangi dönemi anlatıyor. Dinleyelim:) Beşinci devre, israf ve saçıp dağıtma çağıdır. Hükümdarlar bu çağda kendilerinden önce hükümet sürenlerin topladıklarını, şehvet, arzu ve zevkleri uğrunda dağıtmakla meşgul olur, yakınlarına, konuştukları kimselere ve kötü dostlarına, kötü terbiye tesiriyle yetişenlere çömertlik göstermekle vakitlerini geçirirler. Oları içinden çıkamayacakları ve idare edemeyecekleri büyü memuriyetlere tayin ederler, büyük ve bilmedikleri işleri onlara havale ederler. Devletin büyük yardımcılarını ve seleflerinin iyiliğini görenleri bu gibi önemli iş ve görevlerden uzaklaştırırlar. Bu suretle bu devlet adamlarının yardımından mahrum olurlar. Böylece selefleri tarafından kurulan her şeyi yıkarlar. Devlet tedavisi mümkün olmayan hastalığa tutulur ve bu hastalıktan, iyileşmesi imkansız hale gelir. Büsbütün yıkılıncaya kadar bu hastalıktan kurtulamaz, devlet yıkılır. Tanrı varislerin en hayırlısıdır. (İbn Haldun bunları söylerken bugünün Türkiyesini mi anlatarak ve bizleri uyarmaya çalışıyor, bilemiyoruz).



 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail