Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 54 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


CEHALETİN YA DA ART NİYETİN EGEMEN OLDUĞU ÜLKE:TÜRKİYE

Ali Nejat Ölçen

Devleti yönetenlerin ya da yönetmeye istekli olanların, yakın tarihi bilmesinin yanı sıra kendisinin de cahil olup olmadığını anlaması gerekir. Çağımızda devletlerin, lafla yönetilmediği gerçeği ortada apaçık dururken, bilimsel alanda kimi disiplinlerle de donanımlı olmanın gerekliliği artık tartışılamayacak gerçeklerin başında gelmektedir..

Buna karşın ülkemiz, hala cehaletin egemenliği altındadır. Köşe yazarlarından, üniversite öğretim üyelerinden ve milletvekillerinin çokluğundan tutunuz da, bürokrasinin en üst katlarına tırmananlara kadar koyu bir bilgisizlik ağının kuşatması altındayız. Bunlar arasında Türkçe'yi doğru dürüst yazamayan ve konuşamayanlara da rastlıyoruz. Bu gerçek, gözümüzün önünde dururken, bir de bilgi toplumu olmaktan söz ediyoruz. Bilgi üretmek bir yana, bilgiye nasıl kavuşulacağını bile bilmiyoruz.

Türkiye böylesi doğal ve işgücü varlığına sahipken hala doğru dürüst yönetilemiyorsa, bunun gerisindeki asıl neden beceriksizliğin yanı sıra cehalettir, art niyettir, ulusal çıkarların önüne kişisel çıkarların geçmesi olayıdır.

Türkiye Sorunları kitap dizisinde sırası geldikçe bunun örneklerini okuyucularımıza sunuyoruz.

Şimdi değineceğimiz konu, düveli muazzamaya (büyün devlet denilen emperyalist güçlere) Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlığını kabul ettiren Lozan Barış Sözleşmesini, devleti yönetme savında olanların ve kimi köşe yazarlarının okumamış, incelememiş o sözleşmede neyin kazanılıp neyin hangi nedenlerle yitirilmiş olmasını merak etmemiş olduğunu görüyoruz.

Anayasanın 76.maddesinin CHP'nin desteğiyle değiştirilmesinden yararlanarak milletvekili seçilen ve sonra da başbakan olan Recep Tayip Erdoğan'dan ve köşe yazarı Fatih Altaylı'dan söz ettiğimizi anlamışsınızdır.

Başbakanların bilgili olmak ya da cahil olmamak gibi bir zorunluluğu elbet te yoktur. Onlar dildikleri kadar cahil kalma hakına sahiptirler. Bilgisiz kalmak hakkını sonuna kadar kullanabilirler. Fakat, MEDYA'da şu ya da bu biçimde ünlenmiş kişilerin cahil kalmaya hakları olmaması gerekir. Onların topluma gerçekleri aktarmak türündeki işlevleri, başbakanların yanlış karar almamak türündeki zorunluluklarından daha önemlidir. Konuyu burada bırakarak asıl soruna geçiyoruz. Başbakan R.Tayyip Erdoğan "Lozan'da neler alındı, verildi diye bakıldığı zaman burada bir şeyler alındı verildi. O zaman bu adaları verenler ihanet içinde miydiler" biçiminde basına yansıyan sözlerine ilk tepki, haklı olarak, yurt severliğini tartışamayacağımız Emin Çölaşan'dan geldi. 13 Nisan 2004 günlü yazısında önemli bir gerçeği dile getirerek:

Ege adaları Lozan anlaşması imzalandığı zaman bizim elimizde değildi. Onlar 1911-12 yıllarında çoktan uçup gitmişti. Yani 1923'de imzalanan Lozan'dan 11-12 yıl önce,

diye yazmıştı ve yerden göğe kadar da haklıydı.

Bu doğrulara yanlış olan tepki de aynı gazetede üç gün sonra Fatih Altaylı'dan geldi. 16 Nisan 2004 günlü yazısında Lozan Barış Anlaşmasıyla Türkiye'nin adalardan vazgeçtiğini, Anlaşmasının 15.maddesini aktararak kanıtlamaya çalışmıştı:

Türkiye, aşağıda adları sayılan adalar üzerindeki bütün haklarından ve sıfatlarından vazgeçer: Bugünkü durumda İtalya'nın işgali altında bulunan Stampalia (Rodos), Kalki, Skarpanto, Kazo, Piskopis, Misiros, Kalimnos, Patmos, Lipsos, Simi, İstanköy, Meis..

Dikkat edilirse, İtalya'nın işgali altında bulunan adalar diyor. Adaları İtalya'nın işgaline kim teslim etti?. O işgale, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğradığı için Emin Çölaşan'ın da belirttiği gibi 11 yıl önce Osmanlı Devleti boyun eğmişti 17-30 Mayıs 1913'de Londra Görüşmelerinde adaların yazgısı saptanmıştı. Düveli muazzama da (büyük devletler) 14.2.1914 günlü bir Nota ile Ege Denizindeki Bozcaada, İmroz ve Meis'i silahsızlanması koşuluyla Osmanlı devletine bırakıldığını bildirmiştir.

Olsa olsa, şimdi Osmanlı Devletinin terk ettiği adaları, Lozan Konferansında geri almak olanaklı mıydı sorusu akla gelebilir.

Adalar konusu Konferansın en hararetli tartışmalarına alan oluşturmuş ve İsmet Paşa'nın direnmesi sonucu konuyu çözüme oluşturacak bir komisyon kurulmuştu ve o komisyonda savaşa sonradan katılan Japonya'nın temsilcisi de vardır. Komisyonun raporu sonucu belirlenen 15.maddeye karşı çıkarak Lozan Konferansını heyetimiz terk edebilirdi fakat o zaman Mustafa Kemal Atatürk'ün 27.Şubat 1922 günlü gizli celsede söylediği gibi, savaşa yeniden başlamak gerekecekti ve genç Türkiye Cumhuriyeti bunu göze alabilir miydi ve de bu akıllıca bir davranış olur muydu. Burada bir şanssızlıktan söz etmek gerekir. O dönemde Fatih Altaylı yaşamış olsaydı, İtalya'ya karşı savaş açarak belki adaları kurtarabilirdi.

Fatih Altaylı 15.maddeyi anımsatırken, o maddenin başlangı cındaki bir önemli sözcüğü görmezden geliyor. Göz ardı ettiği tümce şöyledir:

Türkiye, zirde (aşağıda) tadat olunan (sayılan) adalar üzerindeki bilcümle hukuk ve müstenidatından (dayanaklarından) İtalya lehine feragat eder.

"İtalya lehine" sözcüğü çok önemli çünkü maddenin içinde de adaların İtalya işgalinde bulunduğu belirtiliyor. Bu tümcede dikkat edilirse, feragat Yunanistan lehine değildir. (Yunanistan'ın eline nasıl geçtiği ise bir başka araştırma konusu) Fatih Altaylı, "hukuk ve müstenidatından vaz geçer" deyimini de hukuk ve sıfatlarından vaz geçer biçiminde değiştirmiştir ki bu da doğru değildir. Burada "hukuk ve müstenidat" aslında şu anlamdadır: Adaların İtalya'nın egemenliğine bırakılmasının hukuku, Osmanlı Devletinin I.Dünya Savaşındaki yenilgisine müsteniddir (dayanır), deniyor. Bunu, Osmanlının sıfatlarından vaz geçer biçiminde değiştirmek olanaklı değildir, yanlış olur. F.Altaylı'nın tutanakları incelemeye zaman ayıramadığı anlaşılıyor. O nedenle yanlışlığa düşerek

Anlaşma böyle yazar ama, hayatları boyunca yalan yazmaktan utanmayanlar bunu bilmezler ya da bilmezden gelirler ve "odalar çoktan gitmişti" derler, diye yazıyor .

Lozan Barış Anlaşmasının tutanaklarında Dışişleri Bakanı İsmet İnönü'nün o birleşimde diplomatik bir dile:

Adaların yazgısını saptama işinin Büyük Devletler bırakılmış olması, bu işte ilgili tarafların çıkarlarına uygun bir karar alınması şartına bağlıdır bu şart yerine getirilmediği için karar, Türkiye'yi tatmin etmemiştir, dediğini görüyoruz.

Onun konuşmasından sonra söz alan M.Venizelos adalardaki Rum ve Müslüman nüfusa ilişkin bir çizelge sunar. Şöyle:

..............................Rumlar .........Müslümanlar
İmroz.................... 9.207
Bozcaada ........5 420............. 1 200
İstanköy ...........14 550............. 2 020
Rodos ..............37 777............. 4 854
Toplam:........ 66 954 ............. 8 074

Müslüman nüfusun 8 katı daha fazla Rumların bulunmasının nedenini 1913 yılında Osmanlının elinden çıkmasının sonucu olabilir Fakat görülüyor ki, geçen süre içinde, Türkiye kullanabileceği demografik (nüfussal) güçten yoksun bırakılmış ve İsmet Paşa, adaların silahsızlanmasını ve askeri amaçla kullanılmamasını sağlamakla yetinebilmiş ve Lozan Anlaşmasının 13. maddesiyle de bunu sağlamıştır.

Adalar konusunda, Türk Heyeti karar vermişte değil. Anlaşma taslağını imza edilerek T.B.M.M'in onayına sunmuştur. 28 Ağustos 1923 günlü oturumunda 14'e karşı 212 oyla kabul edilmiştir. Ulusal istencin oylarıyla Lozan Barış Anlaşmasının yürürlüğe girdiğini unutur görünmeye hiç kimsenin hakkı olamaz. Osmanlı döneminde, elden çıkarılmış olan adaların yazgısında eriyen Türk nüfusuna sadece yaşam güvencesi sağlamakta yetinmek zorunluluğu doğmuştu.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail