Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 6 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


Kitap eleştirisi: A.N.Ölçen

HEGEL DOĞRULANDI, MARX YANILDI MI?

Yazan:Mehmet Güner
Gül ofset, İstanbul, Mart 1994.

Okuyucularımıza yeni yayımlanan bu kitap hakkında bilgi sunmamızın bir nedeni var. Bu neden de şu:

Türkiye’nin içinde bocaladığı siyasal, toplumsal ve ekonomik sorunların yanısıra, şimdilerde kimi yazar ve öğretim üyeleri tarafından metafizik konusu gündeme getirilmekte ve bununla ruhçu, maneviyatçı görüşe felsefi içerik kazandırılmak istenmektedir. Bununla da yeti-nilmeyerek, çağın gerilerinde kalmış ve geçerliliğini yitirmiş metafizik denilen bir düşün sisteminden sorunlara evrensel çözüm getirilmek savı ileri sürülmekte. Kimileri bunu düpedüz, gericiliğin öğelerini ve terminolojisini kullanarak yapmakta ve kimileri de objektif görünüm altında, olaya yansız, bilimsel yaklaşım özentisiyle, metafiziğin haklılığına kanıtlar bulup çıkarmaya çalışmakta.

Metafizik nedir ne değildir, bilimden niçin ayrı tutulmak gerekir, felsefi içeri var mı ya da varolan ilkeleri geçerli midir türündeki sorulara yanıt vermedikçe, metafiziğin çağdışılığını anlamak güçleşebilir. Bugün kimi öğretim üyesinin metafizik yanlısı olmalanmn gizli ya da açık bir nedeni var: Materyalizmden kaçışa ve dine sığınmaya olanak tanıması. Örneğin Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanı Prof. Hayrı Bolay "Ruhçu ve Maddeci Görüşün Mücadelesi" adlı kitabında:

"Ilini bize olayların kanunu verir ve bunun gerisinde insan zihni için birtakım sorular kalır, bunlara cevap aramak insanı zaruri olarak metafiziğe götürür ".(s.407) yada:

"August Comte, metafiziğe hücum etmekle yanılmıştır" hatta, daha da ileri gitmekte:
"ilmin sonuçlan, metafiziğin kapısına kadar dayandığına göre, spiritüalizme destekler görünüyor". (s.390)

diye yazabilmektedir. O öğretim üyelerine sorsanız: "Metafiziğin uygarlığa kazandırdığı herhangi bir bulgusu var mıdır? Bilinmeyeni bilinir hale getirmek için nasıl bir yöntem önermektedir? Ya da sorsanız, insanoğlu metafizikle oyalanıp dursaydı, bu gün uzaya adım atabilir miydi? Bir başka öğretim üyesi de Marmara Üniversitesinde öğrencilerine şunları belletmeye çalışıyor:

"Ateş, zarurete bağlı olduğu için yakar. Yakmak zorundadır. Bu zorunluk, ateşin kendisinden ve ateşi meydana getiren kimyasal elementlerden gelmez. Ateş yakar fakat yoket-mez. Aieşin yakması, Mutlak Varlığın iradesinden gelir".

Bu düşüncede, metafiziğin gerisinde kalan bir ilkellik var. Ateşle neyin kasıtlandığı belli değil. Kendisi ateş olmadığı halde, yakıcı olan radyoaktif nesneler de var. Kendisi ateş olmadığı halde, metalleri eritip kesen, ışınların varlığı da ortaya çıkarıldı. Ateşin yakması, Mutlak Vaklık denilen gücün iradesinden kaynaklansa ve kimyasal elemenlerden bağımsız bir olay olsaydı, ay üzerinde ya da uzayda da bu iradenin geçerli olması ge-rekirdi. Oysa ay üzerinde hiç bir nesne yanmıyor. Yanma olayını meydana getiren oksijen yok. Ya da ısı oluşturacak sürtünme gücü doğmuyor. Engelsin dediği gibi ay, ölü bir gezegen ve dünyanın çekim gücünün etkisi altında, onun bir peyki.

Eskiye özlemi, metafiziğe kadar uzatmanın insan zihnini köreltmekten başka bir işe yaramayacağını acaba bu öğretim üyeleri ne zaman farkedecek ve şimdilerde ileri sürdükleri düşüncenin yanlışlığından utanç duymaya başlayacaklar? Bilimselliği metafizikle karıştırmanın olanaksızlığını ne zaman farkedecekler?

Bunlan düşünürken, yeni yayımlanan bir kitapla karşılaştık. Kitabın yazarını tanımıyoruz. Ama oldukça iddialı. Yayımladığı kitabın ilk tümcesinde görüyoruz bunu. Benim iddiam şu, diyor: "Peygamber ve evliyaların dünya görüşü, yaşamın tüm yan ve yönlerini bir bütün olarak kapsayan dünya görüşüdür". Bununla da yetinmiyor. "Ancak peygamber ve eyliyaların görüşleri ve amaçlan doğrultusunda şekillenen bir felsefe, insanlığın felsefi sorunlarına tam olarak cevap verecek ve çözüm getirecek bir niteliğe kavuşabilir".

Kitabın adı: HEGEL DOĞRULANDI, MARX YANILDI MI?

Marx acaba nasıl yanıldı, hangi düşüncesi yanlış ya da Hegel niçin doğrulandı türündeki sorulara kitapta yanıt getirildiğini göremiyoruz. Yazarın kendisini zorlayarak, idealist felsefeyle, diyalektik materyalizm arasında ortak bir çizgi, bir arakesit bulmaya çalıştığı anlaşılıyor. Birbirini dışlayan bu iki zıt düşün biçimi nasıl yanyana gelebilir bilemeyiz ama, garip bir savla karşılaşıyoruz kitapta: "Marksist diyalektik anlayışın eksik ve yanlışları" bölümünde, acaba nedir eksik ve yanlış olanlar diye merak ederek okumaya koyuluyoruz. Karşımıza çıkan ilk tümce şu:

"Şeriatla şartlanmış dindarların din gerçekliğine yaklaşmaya ve tartışmaya, günah sayarak, korkarak yanaşmadıkları gibi bu materyalistler de, marksist felsefedeki eksiklik ve yanlışlıkları açıklamaya bir türlü yanaşmadıkları görülmektedir. (Cümle düşüklüğü bize ait değil). Sanki bilimsel felsefe, materyalist ve diyalektik anlayış, sadece ve sadece marksist ilkelerden ibaretmiş gibi. Bu ilkelerdeki eksiklik ve yanlışları bulup ortaya çıkardıkları zaman, artık, sömürü düzenine, dinsel gericiliğe ve ırkçılığa karşı mücadelelerine ışık tutacak hiç bir dayanakları kalmayacakmış gibi"..(s.45)

Maxsist felsefe ile her halde diyalektik materyalizm kasıtlanmaktadır. Oysa bu Marxsizm değil. Tarihi maddeciliktir aslında Marxizm. Nesnel diyalektiğin tüm doğada geçerliliğini koruduğu görülür. Bunun böyle olduğunu betimleyen de Engels. Daha doğrusu, Marx ve Engels, materyalizm ile diyalektiği birleştiren iki düşünür. Onlardan önce, materyalizm statik nitelikteydi ve diyalektik te, Hegel'in idealist felsefesinin giysisini taşıyordu. Bu iki düşünür sayesinde materyalizm dinamik nitelik kazandı ve diyalektiği yanına çekerek idealist felsefeden arındı. Dünyanın ve onun doğa ve toplum içindeki değişim ve gelişim yasalarının bilimsel açıklamasını getirdiler.

Yazar, "Marxın Hegelin diyalektik yöntemini mistik kabuk içinde ve başaşağı görmesinin sebebi, Hegelin kendi yöntemiyle tam olarak anlaşılır bir açıklık getiremediği ve idea olarak kastettiği kavramı, kavrayamayışından ileri gelmektedir" diye eleştiriyor ve sonra da:

"Hegelin ideası, kesin olarak, peygamberlerin tek Allah olarak kastettikleri, varolan herşeyi içeren evrensel birliktir ve hak kavramıyla belirlenen gerçektir. Ayrıca bu gerçeğin hayali olmadığı kısaca değişik açılardan ve temel çizgileriyle açıklandı" (s.48)

diyor. Marx eğer Hegel'in idealist felsefesine uygun, onun mistisizmini onaylayan bir yorum getirseydi, yazara göre yanlışlığa düşmüş olmayacaktı. O nedenle, biraz da yanlış biçimde eleştirisini şöyle sürdürüyor:

"Eğer, Marx, Hegel'in ideasma, bu Hegel felsefesinin ya da diyalektiğin mistik yanıdır, demesi yerine bu gerçeği kavrayıp, Hegel'den farklı olarak daha anlaşılır bir açıklık getirmiş olsaydı, aynı zamanda peygamberlerin Allah birdir diye kastettikleri ve tanıtmak istedikleri gerçeğe de anlaşılır bir açıklık getirmiş olurdu. O zaman, marxsist görüş ve bu görüşü benimseyen insanlar, dine ve Allah'a inanan insanlara aşırı derecede ters düşmezlerdi."(s.48) Bununla yetinmiyor yazar. Şunları ekliyor:

"Marx'ın diyalektik materyalizmi öyle bir temel üzerinde gelişmediği için yüzeysel olarak zıt göründüğü karşıtlarını, özünde her zaman destekleyerek haklı bir konuma itmiş ve haklı görünmelerine neden olmuştur. Bu marxsizmin felsefi temeldeki ilk ve en önemli eksikliği ve yanlışıdır ".(s.49)

Diyalektik materyalizm, eğer inanç kategorileriyle ilgi-lense ve nesnel dünyanın zıtlıklanndaki sentezi, ya da nicel ile nitel arasındaki dönüşümü, bu inanç kategorilerinden birine bağlaşaydı, o zaman materyalizmin diyalektiği yani dinamik niteliği hem ortadan kalkar ve hem de materyalizm denilen nesnel koşullar yerine metafizik gelip yerleşirdi. Marx, Marx olmaktan çıkardı elbet. O zaman idealist Alman felsefesinden kurtarılmış olan maddeci doğa ve tarih anlayışı bir bütün olarak ortaya çıkmazdı. Marx ve Engels, modern felsefeye bu dinamik özü kazandırdılar. İlki tarihsel maddeciliği çözümlerken ikincisi de diyalektik maddeciliğin gizini ortaya çıkardı. Duyular, sezgiler olguları birbirinden ayırmanın aracı olabilir ama onların özünü, aralarındaki ilintiyi tanıyıp kavramamızı ve geleceğe yönelik öngörülerde bulun-mamızı sağlayamazlar. İdealist felsefenin eksik yanı, Plato ve Hegeldeki "idea" denilen madde dışı alemin (daha sonra bu kavram fizikte töz olarak egemenliğini sürdürdü) nesneden bağımsız ve nesneye biçim veren olgu kabul edilmesidir.

Herhalde Marx yaşamış olsaydı, kendisinin kitaptaki kadar yanlış anlaşılıp yorumlamacağını tahmin edemezdi. Meğer:

"Marxsist diyalektik anlayışa göre karşıtların mücadelesi demek, karşıtlardan birinin diğerini yok ederek onunyerine kendi varlığını doldurma ya da geçirme çabası".(s. 50) demekmiş. Sonra da, kendine göre bir yorum yapıyor: "Marxsist diyalektik anlayışa göre, çatışma değişmeyi doğurur. Çatışma olmasa değişme de olmaz. Değişme de çatışmayı ortadan kaldırır. Yani değişme çatışmanın çözümüdür. Demek ki her değişmeden önce, bir çatışma vardır".(s. 51)

Oysa diyalektik, materyalizmde karşıtlar arasında yalnızca savaşım değil onların birliği de sözkonusü. Ayrıca sözkonusü savaşım, karşıtlardan birinin ötekisini ortadan kaldırması ve onun yerini alması süreciyle betimlenemez. Tersine, karşıtlar birbirlerinin varlığını önkoşul olarak, kendi gelişim süreçlerinin evreleri kabul ederler. Yani biri olmadan ötekinin varlığından söz edilemez. Uzlaşma sınıflara dayalı toplumlarda da, böyledir bu. Sermaye ile emek birbirinin karşın ama, üretimin iki temel girdisidir. Birbirlerine gersinimleri vardır biri olmadan ötekisi varolamaz. İşçi sınıfının egemenliğinde bile sermaye vardır. Bir koşulla ki, o sermayeyi yaratan üretim araçları artık bîr avuç insanın elinde değil, toplumun mülkiyetindedir. Karşıtların arasındaki çelişkiler, karşıtlardan birinin diğeri üzerindeki etkisini ve sonuçta da birlikte karşılıklı değişimini ortaya çıkarır. Mam ve Engelsi doğru anlamak gerek. Ve onlara kendilerinin söyleyip yazmadığı geçersiz bulguları maletmeye hakkımız olmamalı. Sermayenin kân ve kârın sermayeyi çoğalttığı kapitalist sistemde, henüz anonim ortaklık oluşumu da sözkonusü değilken, İngilterede maden ocaklarında küçük yaştaki çocukların günde 12 saat çalıştırdığı, tekstil fabrikaların da sermaye sahiplerinin despotizminin egemen olduğu bir dönemde, emekçi kitlelerin buna örgütlenerek karşı çıkmalarını önermekten daha insancıl bir yaklaşım nasıl sözkonusu olabilirdi? Bugünün sendikal özgürlüğünün kaynağında ve toplumsal iç barışın, insan haklarının gelişiminde, çalışma koşullarını iyileşmesinde Marxın payı yadsınamaz.

İnsanlığın örgütsel ve toplumsal düşün sistemi içine girişinden bu yana, birbirleriyle uzlaşamaz ve bağdaşamaz iki zıt, farklı felsefe arasında bocaladığını ya da birini seçmek durumunda kaldığını görürüz. Birbirini dışlayan iki zıt yaşam biçiminden biri, idealist felsefe uyarınca, tüm olay ve olguların Tanrının mutlak iradesine göre biçimlendiğini ya da ondan sudur ettiğini kabul eden ve buna zıt olanın da, gerçekliği nesnelerde ve nesneler arası ilişkilerde arayan yaşam biçimidir. İlki, köleci toplumdan arta kalan ve çağın gelişmesine karşı daima gerici güçler tarafından desteklenen, gerilerde kalmış bir dünya görüşüdür. İkinci kategorideki dünya görüşüne göre, madde sonsuzdur ve kimse tarafından yaratılmış değildir. Materyalizm olarak adlandırılan bu ikinci kategorideki yaşam biçimi, bilimsel gelişmeye açıktır. Dünyanın kendisi ve içindekilerle evrendeki işlevini, nasıl varolup nasıl yokolacağını görmeye, hesaplamaya ve ölçmeye yarayan tüm nesnel araçlan insanlığın hizmetine sunar.

Bu iki farklı ve zıt dünya görüşünü birleştirmeye çalışan düşünür olarak Hegel "Mutlak İdea" (İslam felsefesinde vacibül vücut'un karşılığı olarak düşünebiliriz) nın kendi kendisini evrimleştirmesini üç aşama da tasanmlamıştı. Ona göre, "Mutlak İdea" birinci aşamada kendisini yaratır. İkinci aşamada kendisinin dışındaki öteki varlıkları ve üçüncü aşamada da, insan aklını ve toplumsal yaşamı yaratır. Nesneler ve olgular kendi iç çelişkileriyle evrimleşir, gelişirler. Yazar, "Hegel Doğrulandı, Marx yanıldı mı" adlı kitabında, idealist felsefeyle,
materyalizm arasında bağdaşlık kurmaya çalışırken, acaba Hegelin "İdea" tasarımında gerçeklik mi buluyor? Kendisine Bertrand Russellin bir sözünü anımsatalım:

"Hegelin felsefesi öyle acayiptir ki, bunu aklı başında insanlara kabul ettirebileceğini kimse ummazdı, ama gel-gelelim ettirmiştir. Düşüncelerini öyle karanlık biçimde kurmuştur ki, herkes te bu derin bir felsefe olmalı diye düşünmüştür. Oysa felsefesi tek heceli kelimelerle an-latılabilir o zaman da saçmalığı apaçık belli olur". (Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi, cilt 3, derleyen, Mete Tuncay, s. 280) Hegel doğrulandı, Marx yanıldı mı kitabını biz yine de eleştirmeye değer buluyoruz. Gelecek sayımızda kitabın mistisizmindeki tutarsızlıkları ele alacağız.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail