Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 2 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SOKRATES İLE AHLAK ÜZERİNE SÖYLEŞİ .
Ali Nejat Ölçen.

-Sokrates, 2400 yıl önce yaşamış olan seni bulmamız, sana ulaşmamız çok güç oldu. Araya giren zebaniler, senin ya meleklerle toplantıda olduğunu ya da gök Tansı Zeus'un huzuruna çıktığını söylediler. Bizim Türkiye'de daire başkanları ya da müsteşarların özel kalem müdürleri de böyle yaptığı için, toplantıda olduğuna inanmadık ve kapıyı vurmadan içeri girdik. Kovulmayı göze aldık. Ama sen, bir felsefeci, bir bilge kişisin. Bizi bağışlayacağını umuyoruz. Bizim daire başkanlarına, genel müdürlerine benzemezsin. Alçak gönüllüsündür. Alçak dağları sen yaratmamışsındır. Davranışların ve konuşmaların bu günlere, bizlere kadar ulaştı. Şimdi soruyoruz sana, "Ahlak" denilen kavramı sen buldun. Ahlak senin bulgun. Onu keşfederek, dünyaya iyiliğin mi dokundu; kötülüğün mü? Ahlakın ne olduğunu bilmeseydik, ahlaksız da olmazdık. Ahlakın ne olduğunu bize anlat bir de senin ağzından işitelim.

Sokrates:
ana neden bu denli güç ulaştınız bilemiyorum. Beni yanlış yerde anlamış olmalısınız. Belki de yanlışlıkla cennette ya da cehennemde olduğumu sandınız. Cehennemde yerimiz iyi idi, halimizden memnunduk. Genişti ve bol bol yanıyorduk. Ülkenizde Milli Selamet Partisi, Refah Partisi gibi partiler kurulduğunu öğrendik. Onların üyeleri cehennemi doldurdular. En son gelen, Mezarcı adında biriydi. Zebanilerle "Ben müslümanım, sakalımı kestirmem" diye tartışmaya girdi. Burası cehennem. Hiç kimsenin dini yoktur burada. Dini araç olarak kullananlardan birisin sen ve sakalını kesmek zorundasın dedi zebaniler ve sakalım cehennemin alevlerine tutup suratından kül alıp uçmasını sağladılar. Müslüman olduğunu söyleyen kişilerle öyle dolduki cehennem, bizlere çıkınız dediler. Şimdi ne cennette ne de cehennemdeyim ben. Beni bulduğunuz yer, benim bulunduğum yer olmadığı için, beni güç buldunuz. Ben şimdi hiç bir yerde değilim. Arâfat’tayım ben.

-Ey Sokrates,' bilge kişi, soru sormayı, karşılıklı konuşmayı, düşün üretmeyi bize sen öğrettin. Biliyorsun, dünya senin yaşadığın dünya değil artık. Daha kalabalık, daha kirli. Savaşlar daha öfkeli. İnsanlar aç ve aç gözlü. Toklar aç gözlü, açlar tok gözlü. Öyle bir dünyada yaşıyoruz artık. Ahlakın ne olduğunu bize öğret. Biz ahlâksız olduk.

Sokrates:
Ahlak nedir mi? Geçen 2400 yıl içinde ahlakın ne olup, ne olmadığım ya da var olup, var olmadığını öğrenemediniz mi? Mademki ahlak ile ahlak dışılık arasında fark olduğunu sanıyorsunuz, o halde söyleyeyim, doğada ne ahlak vardır ne de ahlak dışılık. Devinim, davranış, söz, işaret gibi belirlemelerde ne ahlak dışılık vardır ne de ahlak. İnsanın varoluş nedeni, karşıttır bu betimlemeye. İnsanlar toplu yaşamaya başladığı zaman, birbirlerini kandırmak, sömürmek, ezmek, yönetmek için koyduğu kurallar bütünüdür. Bu kurallar yararlıdır da zararlıdır da. Ama çoğu, görecelidir, geçicidir, yapaydır, kısa zamanda eskirler, ayak bağı olurlar, insanın ve doğanın varoluş nedenine ters düşerler.

- Yani şimdi siz, ahlaksızlık yoktur, öyleyse ahlak ta yoktur mu demek istiyorsunuz?

Sokrates:
Ahlak olsaydı, ister istemez onun karşıtı, demeyeyim de, onun yokluğu da var olurdu. Eğer yaşama biçimine yeni normlar getirilmek isteniyorsa ve bu normlar aracılığıyla toplumdaki dirlik ve düzen sağlanıyorsa, o kuralların bütününe "ahlak"ın tanımı olarak bakabiliriz. Öyleyse bu tanıma göre, ahlak, kişiyle toplum arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünüdür. Ahlak kişi bu durumda kimdir, ahlaksız kişi kimdir? Asıl bunu sormak istiyorsunuz?

-Evet.

Sokrates:
Oyunu kurallarına göre oynayan kişi ahlaklıdır öyleyse. Kurala bağlı kalmanın sorumluluğunu taşımaktır ahlak. O kural bana göre doğru, size göre yanlış alabilir. Bana ne düşündüğümü sorarsanız, ben hiç bir kuraldan yana değilim. Kural, insanın kendi zihninin ve düşüncesinin ürünü olmalı. Kafamıza sokulan bilgi yığınına tutsak olmadan, özgür irademizle ulaştığımız, düşünürek ve tartışarak test ettiğimiz (henüz bilim yok ki deney yaparak diyeyim. Deney yap-mayı insan oğlu benim ölümümden 1200 yıl sonra öğrendi. Bizler doğruyu yanlışı düşünerek ve tartışarak bulmaya çalıştırdık. Bunun ustası da Aristotle'idi) bilinçtir ahlak. Bu ahlak anlayıştın, kendi toplumuma ters geldiği için, baldıran zehiri içerek intihar ettim.

- Şimdi anlıyoruz, siz ahlakı görecelikten kurtarıp, evrensel bir düzleme yerleştirmek istiyorsunuz. Ama bir nokta açıkta kalıyor. Kural dediğiniz şey nedir? Kimler oluşturuyor ve bizi uymaya zorluyor? Ne zamana kadar geçerlidir ve değiştirilmesine kimler karar verir ya da değişmesine olanak tanımaz?

Sokrates:
hlakın kendisi kural değildir, ahlakdışılığın kuralsızlık olmadığı gibi. Kurala uymak ya da uymamak. Aradaki farkı anlamanız gerekir. Ya da şöyle söyleyeyim. Kurala uyarak, kendi çıkarından, kendi yararından özveride bulunmaktır, benim ahlak anlayışım. Özgürce ortaya koyacağım devinimden vazgeçmemdir. Bu bilince ulaşmaktır. Şimdi şöyle düşünün: Bir (a) kuralı var-olsun. Nedir bu (a) kuralı. Nereden geldi. Kim koydu? Niye koydu? Bunu belki hiç birimiz bilmeyiz Ama o (a) kuralına göre yaşarız. İşte o kuralın kendisi değil, o kurala göre yaşamaya razı olmaktır ahlak. Ama eğer o (a) kuralı, doğaya ters, topluma ters ve bana ters geliyorsa, değişmelidir. Değişmesi için savaşım verilmelidir. Öyleyse ahlak (a) ya göre yaşamak, (a) yı kabul etmek demektir. Ama (a) doğru mudur? Toplum değişmiş, ben değişmişim, (a) ya göre mi yaşayacağız? (a) eskimiştir. (a) geçerliliğini yitirmiştir. Artık insanın, toplumun değişmesinin engelidir. Öyleyse (a) yokolmalı onun yerine (b) gelmelidir. (b), (a) dan daha iyidir, daha güzeldir, daha yararlıdır.

- Ey Sokrates, değerli vaktinizi alıyoruz, bizleri bağışlar mısınız?

Sokrates:
Ölüm, vaktin ortadan kalkması değil mi? Benim vaktim yok ki, vaktimi almış olasınız? Zamanı olmayan, zamansız bir dünyadayım ben. Zamanın olmadığı, mekansız bir dünyada, madde de olmaz, devinim de olmaz ve o yüzden ahlak ta yoktur, ahlaksızlık ta. Beni ne ölçüde anladığınızı bilemiyorum. Mekansız ve zamansız bir dünya var mıdır, diye sormayınız. Bunu ben de bilmiyorum. Belki antimaddedir, zamansızlık ve mekansızlık. Bir gün siz antimaddeyi bulacaksınız ve o zaman benim nerede olduğumu benden daha iyi bileceksiniz.

- Bir soru, özel bir soru. Buna yanıt vermeyebilirsiniz. Sizin için, Tanrı Zeus'a inanıyor diyorlar, doğru mu bu.

Sokrates:
anlı olduğum mekanı ve zamanı olan dünyada yaşadığım zaman Tanrı Zeus'a inanıyordum. Ama şimdi ölümsüzlüğün içinde bir ölü olduğum için, Zeus'un benden daha küçük olduğunu gördüm. Ve Zeuz bana şimdi asıl Tanrı sensin demiyor mu? Canlıyken Zeus benim Tanrımdı, şimdi ölüyüm, Zeus'un Tanrısı oldum.

- Şimdi, dinlere inanmıyorsunuz öyleyse.

Sokrates:
Dinler, canlıların dünyasında, zamanın ve mekanın vârolduğu bir dünyada, insanın kendini tanımasının yöntemidir. Kendini tanımak için, Tanrı denilen kavra-ma gereksinim duydular. Din, o gereksinime getirilen bir yanıttır. Göreceli, akıl kullanmaya engel, kurallı, ya-saklı, cennet ve cehennemli bir yanıt. Böyle pek çok yanıtlar, yani dinler var. Aralarındaki çelişkiler de za-man zaman savaşların kaynağı olmakta. Bütün dinler, "zaman" ile çatışma halindedir. 2000 yılların dünyası, bu çatışmaları yaşıyor. İnsan, kendi varoluş nedenini kendi dışında ararken Tanrı ile karşılaşır ve onunla çatışır. Belli bir olgunluk düzeyine erişen sofiler, benim zamanımda da sofiler vardı, kendilerini Tanrı'nın parçası olarak görür, ona yaklaşıp onda erimeyi isterler. Sofiler, dinin üstüne yükselmiş, Tanrı'yı din kuralları içinde bulmaya, görmeye, hissetmeye uğraşan kişilerdir. Ben onlara daima saygı duymuşumdur. Madde ötesi bir dünyanın özlemini duyarlar ama ona kavuşamazlar. Şimdi olaya bir sofi olarak bakmayalım. Bir theologia zmanı olarak yani "dinbilimci" olarak bakalım. Böyle akınca da ister istemez, din sizin karşınıza bir tarih üreci olarak çıkar. Nereden geldi, hangi evrelerden geçti, ereye gidecek gibisinden sorulara yanıt ararsınız. Din-bilimciler böyle yapıyor. Biz böyle de yapmayalım. Diyelim ki, din, Tanrıyı tanıma yöntemidir. Tanrı ile insan arasında köprü kuran inanç sistemidir. O zaman da bana sorarsınız ki, pek çok inanç sistemleri olduğuna göre unlardan hangisi doğru, hangisi gerçek. Ben de yanıt eririm: Zamanla çatışıyorsa hiç biri doğru değil, gerçek 2 değil. Tanrının var olup olmadığım sizler birbiriyle atışan dinler ortaya çıkararak anlamaya çalışıyorsunuz. Bununla da yetinmediniz, aynı dinin atışı altında farklı mezhepler yarattınız. Bu ırklılıkların kanlı savaşlara neden olduğunu kimse adsıyamaz. Var olan dinlerin içinde hangisi, Tanrı kavramını daha akla yakın tanımlıyor, hiç biri.

-İslam?

Sokrates:
İslamın tanımladığı, cezası bol olan Tanrı'dır. Cehennemi var ve o cehennemde kendisine inanmayan ya a farklı inananları sadece yakmakla kalmıyor, kızgın emirlerle sırtına vuracağım, zakkum yedireceğini irinli u içireceğini söylüyor. Biz burada Tanrıyı dışımızda eğil, içimizde bulduk. Onun ne denli bağışlayıcı olduğunu gördük. Siz canlıların yaşadığı, zaman ve meanı olan dünyada Tanrıya inanabilmek için onu cisimleştirmeye çalışmışsınız. Yanılgınız burada. Cansız yaşayan bizlerin, zaman ve mekandan eser olmayan bu okluk dünyasında, Tanrı cisimleşmiş değil ki onu örebilelim, hatta Davut gibi onunla güreş tutalım, Muaviye gibi Muhammet gibi onunla konuşalım, İsa gibi onun oğlu olalım. Zamanın ve mekanın etkisi altında siz geometriye inanıyor ve Tanrıda geometrik belirtiler görmeye çalışıyorsunuz. O nedenle, Tanrıyı birbirinden farklı biçimde cisimleştiren bu dinlerde, dinsel kurallar "ahlak"a dönüşmüş ve değişmeden kaldıkları için, insan doğasının ortaya çıkardığı "bireysel ahlak" ile toplu yaşamanın ortaya koyduğu "ahlak" arasında çatışma ortaya çıkmıştır.

- Bu üç ahlak türünden sizce hangisi daha gerçekçidir.

Sokrates:
Kuşkusuz insan doğasının var ettiği "ahlak". Din-den gelen ahlak doğmalaşarak aklın araştırıcı, irdeleyici olmasına karşı çıkar. Topluma aşılanan ahlak ise egemen güçlerin ürünüdür ve çoğu kez insan doğasına aykırıdır, çünkü insana ve topluma egemen olmanın kurallarım belirler. Reel ahlak (eğer böyle bir ahlak varsa) insanın gerçeği bulması, doğmalardan arınarak gerçeğe ulaşması için ortaya koyduğu tüm olumlu çabaların kendisidir. O çabaların içinde kimi zaman özveri vardır, erdem ve adalet vardır. Cesaret vardır. İnsan kendi yaranı toplumun yararıyla bütünleştirdiği, kaynaştırdığı zaman barışın koşullan da oluşur. Bu birlikteliğin sağlanması yolunu ilk kez Plato'nun Cumhuriyet'inde bulursunuz. Çünkü onun adalet ve bilgi kavramları, tanımladığı Cumhuriyette bir araya getirilmiştir. 2000 yıl sonra sizler, onun Cumhuriyetini, demagoglara, çıkar düşkünlerine ve varlık sınıfların egemenliğine terk ettiniz. Halka gerçekleri söyleyen ve kanıtlayanlar değil tersine gerçekleri gizlemesini bilen, halkı yanıltan, avutan demogoji ustaları, cumhuriyetin bunalıma sürüklenmesine yol açmakta. Demokrasi, halk kitlelerinin avutulması amacına hizmet eder duruma getirildi. Bu durum "ahlak"ın ne olup ne olmadığını da etkilemiş olmalı ki, ahlak dışılık kategorisi genişlemiş, yalan, haksızlık, zulüm, insan onurunu aşağılama, aldatıcılık, sömürü ve hatta cinayet, kamu malına gözdikme, ahlakdışı olmaktan çıkıp, ahlakın içine sığdırıldı, böyle bir dünyada yaşıyorsunuz değil mi?

- Çok haklısın Sokrates, çok haklı.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail