Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 1 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TÜRKİYE SORUNLARI KİTAP DİZİSİ: NİÇİN ÇIKIYORUZ?

Ali Nerjat Ölçen.

Korkmayan, korkutulmayan ve korkutmayan bir toplum için:

1. Anadolu insanı, 1000 yılı aşkın süre içinde, korkutularak yönetilmeye öylesine alıştırılmıştır ki, hemen hemen korku duymadan yâpabileceği iş kalmamış gibidir. Cumhuriyet döneminde bile, jandarmanın yerini sonraları polis kokusu aldı ve sanayileşirken de işsiz kalma korkusuyla yaşıyor şimdi.

Korkuya alışanları kandırmak kolay olur. Belki de o yüzden en kolay kandırılan insanlar Anadolu'da yaşıyor. Kandırılmayı acaba kendisi mi yeğliyor? Demokrasi kurallarının serbest piyasa koşullarına bağlı, meta dolaşımına ve de kader oyununa dönüştüğü günümüzde kaypak politikacıdan niçin hoşlanıp onu tercih ediyor? Bu soruya olumlu yanıt bulmanın güçlüğü, giderek de artmakta. Korkmayan, korkutulmayan ve korkutmayan bir toplum yaratmanın düşünsel koşullarını oluşturmaya katkıda bulunmak için çıkıyoruz.

Aldanmayan, aldatılmayan ve aldatmayan bir toplum için:

2. Demokrasinin temel kuralı olan seçmek ve .seçilmek hakkı artık karşılıklı bir aldatmaca oyununa dönüşmüş gibidir. Açık hava toplantılarını dolduran yığınlar, kandırılırken aslında kendisi de politikacıları kandırmaktır. Karşıt görüşlerin öncülerini de aynı coşkuyla alkışlıyor. Meydanları dolduran yığınların nüfus yoğunluğu ölçüt olmaktan çıktı. Şimdi medya, anket yoluyla kitlelerin eğilimlerini ölçmeye çalışıyor. Ama biz biliyoruz ki bir Süre sonra bu yöntem de sağlıklı sonuç vermekten uzak kalacak. Toplumun düşüncesini ve isterlerini açıkça ortaya koymasının yollan tıkanıklığa uğradıkça, demokrasinin kuralları da orta oyunu olmanın ötesine geçemez. Seçeceği insanlara, halkın saygı duyması, ona doğrulan söylemekle sağlanabilir. Aldanmayan bir toplumu yaratmanın ön koşuluna, doğrulan doğru zamanda söylemekle ulaşılabilir. Gerçek politikacı ise doğruyu doğru zamanda ortaya koyabilen kişidir. Ülkemizin içine düştüğü bunalımların kaynağında bugün doğru ile gerçeğin arakesitini kavrayan politik liderlerin olmayışında görüyoruz.

Yönetilirken yöneten bir toplum için:

3. Demokrasinin işlerlik kazanabilmesinin temel koşulu halkın kararlara katılımını sağlayan kurumların oluşumuna bağlıdır. Bu kurumların oluşumu, halkın kendi öğütlenmesine ilişkin özgürlüklere ne ölçüde sahip çıktığı sorunsalını birlikte getirir. O özgürlüklere halkın sahip olmasının ön koşulu, halkın ona sahip çıkma gücüdür. Korkmayan ve aldanmayan bir toplum eninde sonunda kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkar.

Yönetilirken yöneten bir toplum yapısı böyle belirginleşir. Yönetilirken yöneten toplum, kendine güvenen, düşün özgürlüğünü kullanan ve kullanmasını bilen, giderek doğmalardan arınan, çağdaş ve dinamik nitelikli kurumlan oluşturacaktır elbet. Bugün kendi toplumumuzun önünde aşması gereken sayısız engeller var. Bu engellerin başında, devletin kendi güvenliğini koruma bahanesiyle, temel hak ve özgürlüklere getirdiği kısıtlamalar yer alıyor. Başvurulan gerekçe, devletin güvenliği olduğu sürece toplum, devlet için araç ol-manın ötesine geçemez. Sadece devlet, toplumun güven kaynağı değil fakat aynı zamanda toplum da devletin güven kaynağı olabilmelidir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne o nedenle gereksinim var.

İnançla akıl arasında denge kuran bir toplum için:

4. Ulusların tarihinde, uygarlığa yön veren ve derin izler bırakan dönemler yaşanmıştır. Bu dönüşümlerin kimileri evrensel niteliklidir. Roma imparatorluğunun köleci zulmuna karşın Hıristiyanlığın doğuşu. Hıristiyanlığın katılaşan doğmalarına karşı, aydınlığı getiren yeni çağın başlaması gibi.

Fransız Büyük Devrimi de, feodal sistemi yıkarak özgürlük ve eşitlik kavramlarının kurumlaşmasını getirdi ve Lenin'le birlikte o kurumlar siyasal diyalektiğe ideolojik öz kazandırdı. Bütün bunlar olup biterken, Osmanlı Devleti ve onun biçimlendirdiği toplum yapısı, kendisini bu gelişmelerden soyutladığı ve üstünlük duygusunu aşarak gerçeklerle yüz yüze gelemediği için, günün birinde çökecekti. Mustafa Kemal Atatürk'ün Anadolu’ya getirdiği devrimin bir tek özetlemesi vardır: Bilimin gerçek yol gösterici olduğu. Batıda, İngiltere'de, Francis Bacon'un 1600'lü yıllarda "Bilginin kaynağının nesneler olduğu" sözünün bir özdeşidir bu. Bacon, o sözüyle, Kepler'e, Nevvton'a bilimin kapılarını açmıştı. Mustafa Kemal Atatürk , "Bilim en hakiki mürşittir" sözüyle, Anadoluya aydınlığı getirdi. Cumhuriyet devrimlerinin, laiklik de dahil, bir özeti onun en hakiki mürşit bilimdir sözünde yatar. O, böylesi bir özdeyişle yetinmemiş, onun kurumlaşmasını da sağlamıştır. Büyüklüğünün gizi burada. Her devrim, elbette peşinden karşıtlığım da sürükler. 1932 de Serbest Fırka ile denenmek istenen karşı eylem, 1950'lerden sonra feodal artıkların siyasete ağırlıklarını koymasıyla batılılaşmanın karşısına, " çıkardı. Din temeline dayalı eğitim ve yönetim düzenine kayış, "batılılaşmanın somutlaşan stratejisidir. Bugün, eğitim kurumlarımızda okutulan ve belletilenlerin çoğu, Batı'nın ortaçağ karanlığında bile okutulmamıştı. Laiklik ilkesi doğrudan ve dolaylı yoldan yadsınmaktadır. Sosyal demokrat partiler bile, oy kaygısıyla, Cumhuriyetin özünü oluşturan o ilkeden ödün verebilmekte, kayıtsız kalmaktadır. Çağdaşlığın laiklik ilkesiyle eşanlamlı olduğunu yadsıyamayız. Laiklik ilkesinin inanç özgürlüğü olarak tanımlanmasının sadece yanlış değil fakat aynı zamanda sakıncalı olduğunu da düşünüyoruz. Demokratik bir toplumda inanan, inanmayan ve farklı inanan kitlelerin bir arada barış içinde yaşamaları, laiklik sayesinde mümkün olabilir, inanana saygılı olmak inanmayana da saygı duymanın koşuludur. Laiklik ilkesinin işlerliği toplumun çağdaşlık düzeyinin de ölçütüdür. Bugünlerde gerici yığınların laikliği dinsizlik kabul ederek şiddet eylemlerine girişmeleri ve onların eylemlerine karşı Devletin duyarsız kalabilmesi, ülke bütünlüğünü zedeleyen büyük sakıncalardan birini oluşturmaktadır. İnançla akıl arasında denge kuran bir toplumun ön koşullarını yaratmak gerekiyor. Düşün düzeyinde böylesi bir dengenin yaratılmasına katkıda bulunmak hepimizin görevi olmalıdır. Laiklik ilkesiyle sekularizmin birlikteliğinin kurallarını açıklamaya özen göstereceğiz. Dış borca muhtaçlık duymayan bir toplum için: . Ekonomik büyümeyle toplumsal gelişmenin, ulusal bağımsızlığı zedelemeden gerçekleşmesi olanaklıdır. Dış borç kullanımı, dış borca muhtaçlık duymadan gerçekleşebilir. Bunu ispat edeceğiz. Bunun için başka ülkelerden model arayışına gitmenin gereksizliğini göz önünde tutarak, kendi koşullarımızın öngördüğü yoldan kendi modelini yapılandıracak potansiyele bu ülkenin sahip olduğuna inanıyoruz. Doğa ve işgücü aynaklarımızı boşa harcamadan ve dış borç olgusunu siyasal ödünlerin karşılığı değil, ekonomik yarar hesabının sonucu olarak görmeye devletimizi alıştırmamız gerekmektedir. Bugüne değin, 30 yılı aşkın süreden beri sürdürülen siyaset, ülke bağımsızlığının zedelenmesi sonucunu da beraberinde taşımıştır. Biriken dış borç yükü, dış siyasette bağımsız karar vermeyi ve ülke çıkarlarım gözetmeyi ortadan kaldırmış görünüyor. Kore'de niçin savaştığımızın ve şimdi de, Somali'ye neden askeri Birlik gönderdiğimizin ciddi ve tutarlı bir açıklaması yapılabilmiş değildir. Komşu ülkelere karşı düzenlenen uçak saldırıları devletimizin karan ve bilgisi dışında gerçekleşirken, hükümranlık hakkımızın korunmuş olduğundan kimse söz edemez. Çekiç Güç'ün eylemlerine müdahale edemeyen bir devletin kendisini bağımsız görmeye hakkı olamaz. Dış borç yükü devletin omuzlarını çökertiyorsa, o devlet başını dik tutamaz ve büyük devlet olduğuna kimseyi inandıramaz. Bir devletin büyüklüğü ulusun çıkarlarını korumaktaki çabalarıyla ölçülür. Dış borç kullanımını dış borca muhtaçlık olgusundan bağımsız olarak gerçekleştirmenin gizi, kaynak kullanımındaki akılcılıkta ve kişilikli dış siyaset yöntemlerinde yatar. Bu yöntemleri kullanabilmek ciddi devlet adamı olmayı ve bireysel çıkarları geri plana itmeyi gerektirir. Temiz doğa, temiz toplum, temiz devlet için: Ekonomik büyümeyle, toplumsal gelişmenin, dış borca muhtaçlık duymadan ve doğayı kirletmeden mümkün olacağını ispat etmeye çalışacağız. Sanayileşmediği halde sanayi artıkları ve yanlış yerleşim tercihleriyle, doğayı kirleten, yok eden ülkelerin başında Türkiye gelir. Toprak soygunu, arsa yağması, tarımsal alanların sanayiye bilinçsizce ve de spekülatif kar amacıyla açılması, devletin umursamazlığıyla gerçekleşiyor. Türkiye'de nerede doğayı yok eden ve akarsuları kirleten bir sanayi kuruluşu varsa, kesinlikle o kuruluşun, siyasal iktidara transfer ettiği parasal bağışlan var demektir. Devlet aygıtının doğayı yok eden girişimleri görmezlikten gelmesinin başka türden açıklaması olamaz. Siyasal iktidarın, özel sektörle oluşturduğu çıkar akrabalığı, doğayı ve toplum ahlakını yok eden nedenlerin başında gelmektedir. Toplumun her kesimi, hatta onu sömüren ve kirletenler de dahil tehlikenin hepimizi tümüyle ilgilendiren ulusal bir sorun haline dönüştüğünü görüyor. Halkın kendi iç dinamikleri bir gün bu çarpık gidişe dur diyecek onu ortadan kaldırmanın çarelerini arayacaktır. Biz şimdiden, öylesi bir bilinçlenmeye katkıda bulunmayı ödev bilmekteyiz. Çünkü biliyoruz ki, namuslu bir yönetim biçimi oluşmadıkça, kurumlan ve değer yargılarını bir meta gibi kar amacının eline terk etmek kaçınılmaz olur. Burada namuslu yönetim, doğa ve insan gücü kaynaklarını, toplumun moral değerleri ve uzun vadeli çıkarları yönünde, göneç eşitliği koşuluna bağlı kalarak kullanan yönetimdir. Doğa üzerinde, toplum üzerinde oynanan kirli oyunların karşısına çıkmayı ödev bileceğiz. Türkiye'yi yöneten siyaset adamlarını saygı duyulan nitelikliler arasından seçmenin ön koşulu, toplumun kendisine saygı duymasını gerektirir. Ne yazık ki toplum giderek bu ön koşuldan uzaklaşmakta, namusa çalışkanlığa, bilgi ve yeteneğe olan gereksinim önemini yitirmektedir. Toplumun değer yargılarını yok eden yolsuzlukların, bir ülkeyi toplumuyla birlikte uçuruma sürüklemesini artık farketmenin zamanı gelmiştir. Bugün toplum, tüm katmanlarıyla dürüst siyaset adamlarına ve dürüst kamu yönetimcilerine daha çok gereksinim duyacak noktaya ulaşmışlar. Biz bu gereksinimin kamu vicdanına yeniden ve daha bilinçli olarak yerleşmesine katkıda bulunmaya çalışacağız. Uretken bir toplum için: Ulkemizde, ürettiğinden daha çok tüketmeye alıştırılan bir toplum yaratılmıştır. Devlet bile savurganlığın öncülüğünü yapmakta. îç ve dış borçlar, devlet maliyesini iflas noktasına ulaştırdı. Kamu iktisadi Kuruluşların (KlT) satışı, özelleştirme adı altında, çöken devlet bütçesine, kamu maliyesine kaynak yaratma amacını taşımaktadır. Ozelleştirme yoluyla ;T'lerin daha verimli çalışacağı sadece bir bahaneden ibaret. Onların geri teknolojiyle verimsiz çalışmaktan kurtulmalarını sağlamanın çaresi, satılmalarını gerektirseydi, her halde en karlı olanlar satışa çıkarılmazdı ve özelleştirme doktrin olarak ciddiye alınsaydı, serbest pi-yasa ekonomisinde rekabete önem verilir, zarar eden özel sektör girişimleri devletleştirilmezdi. Tüm bu çelişkilerin kaynağında otuz yıl aşkın uygulanan yanlış ekonomi politikalarının payı var. Biz o politikaları sorgulayacak, yapılan yanlışlıklan, bir bir ortaya çıkaramaya çalışacağız. Yanlışlıkları ortaya çıkarmaktaki amacımız, sorumluluk arayışından değil, devleti ve toplumu, tükettiğinden daha çok üretmenin erdemine yeniden kavuşturabilmenin yollarını gösterebilmek için olacaktır. Devletin gözetimindeki soygun düzeni, devletçilik kavramını da yozlaştırmıştır. Sosyal demokrat kadrolar bile, bilerek ya da bilmeden, devletin en gerekli ekonomik çabalardan soyutlanmasını savunanlar arasında yer almaktadır. Ekonomik bunalım dönemlerinde serbest piyasaların çöküşü kaçınılmaz olur ve güçsüz ekonomiler yıkıma uğrar. Devletin temel mal ve hizmetlerdeki girişimleri o dönemde ekonomiyi ayakta tutan en etkili araç olacaktır. Türkiye'yi şimdi bu önemli araçtan yoksun bırakmanın ön hazırlıklarına girişildiği görülüyor. > Serbest piyasa ekonomisinin temel koşulu rekabettir. Türkiye'de rekabet, özel sektörün kaçındığı ürküntü duyduğu, korkulu rüyası olmuştur. Piyasada "arz-talep" yasasının sonucunda oluşacak fiyata razı değildir ve kazancın kaynağını piyasadaki rekabet dışılık beslemektedir. 1980 sonrasının iktidarları, kendilerine destek veren sermaye grupları tekel haline getirmekten ve serbest piyasa ekonomisi deyimini de yozlaştırmaktan öteye geçememiştir. Bunun en çirkin ve adaletsiz örneği, 1983'te Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı kurulduğu
zaman ilk icraat olarak, 84/2 numaralı tebliğle, dışsatım hakkının sadece 13 firmaya tanınmasıdır. O firmalar arasında bir kez olsun dışsatım yapmayanlar da vardı. Serbest ticaretten en çok söz edilen o dönemde, devlet tekelciliğinin en yoz örnekleri yaşandı. Basiretli tacir olarak girişimlerinin sorumluluğunu taşıması gereken kimi firmalar, devlete yamanarak iflasın zarar ve sorumluluğundan kurtarıldılar. Türkiye'nin ekonomik yapısının ayrılmaz parçası haline gelen Kamu İktisadi Kuruluşları'nın (KlT'lerin )özyönetimle özerkliğe kavuşturulmaları, politika olarak benimsenerek, onları akılcı ve çağdaş yapıya kavuşturmak olanaklıdır. Siyasal iktidarlar, Tl'lerin yönetiminden ve kasalarından ellerini çekmeye razı oldukları anda, onların kar ederek, kaynak yaratır hale gelmeleri ve Bütçeye yük olmaktan kurtulmaları işten bile değildir. TÜRKİYE SORUNLAR DİZİSİ'nde bilimle siyasetin arakesitini yakalamaya çalışacağız. Yayınlarımızı, demokrat, aydın, laik tüm gençlerimize açık tutmak istiyoruz. Yayınlarımızla, onların basına ve medyaya yansımayan düşüncelerini topluma duyurabilmeyi amaçlıyoruz. Bıkmadan ve yorulmadan ülkenin üzerine çökmekte olan karanlık bulutları yırtmanın savaşımınıvereceğiz. Bu amaçla çıkıyoruz. Sol siyasal kadroların, üretmediği, üretmediği ve genç kuşaklarımıza iletmediği, iletmediği düşünce ve tartışma ortamını yeniden diriltmek, geliştirmek ve yaygınlaştırmak istiyoruz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail