Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 62 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


AYDIN SEFALETİ YA DA SEFALETİN AYDINI.

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Batı emperyalizmine karşı savunma, Batı kültürüyle olur”(*) biçiminde özdeyişi ile, Lenin’in “Kapıtalizme karşıtlık, kapitalizmi tanımakla olanaklıdır” sözü örtüşmektedir. O nedenledir ki, Lenin Sibirya’da sürgündeyken, 600 sayfayı aşan “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi’ kitabını yazmaya gereksinim duymuştu.

Emperyalizme ancak onun yarattığı kültür ve o kültürün araçlarıyla karşı çıkılacağını acaba aydın olduğunu sandığımız kadronun içinde kaç birey kabul etmektedir bilemiyoruz. Bunun gerekliliğinin yanı sıra, acaba aydın geçinen kadroların içinde kaç birey, ulus devleti ile emperyalizme karşı çıkılabileceğini kabul etmektedir bunu da bilemiyoruz. Gene bilmiyoruz ki, kaç kişi, kendisinin hem aydın, yurtsever, demokrat ve ilerici olduğunu sanırken, AB-ABD ekseninde sömürgeleşme sürecine sürüklenmekte olduğumuzun bilincindedir?

Emperyalizme karşı çıkabilmek için yurtseverlik ve yüreklilik gerekse bile, yeterli değildir, bu nitelikler akılla, bilgiyle ve kültürle desteklenebilmelidir.

Ülke sorunlarını tartışmak, irdelemek amacıyla düzenlenen panellerde, çoğunluğun aksaçlılardan oluştuğu ve yaş ortalamasının 50 ve üzerinde olduğu, genç kuşaklardan

(*) Güvenç Bozkurt. Cumhuriyet Döneminde Eğitim,Akademi Forumu No.33,2005,s.16

katılanların ise birkaç kişiyi geçmediği gerçeği karşısında ülkenin geleceğinden kaygı duymamak olası mıdır? Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençlik nerelerde?

Ülke sorunlarına çözüm arayışı içinde olanların da, ayrıntılara gömülerek temel sorunu gözden kaçırdıkları ve o ayrıntılar arasında anlaşmazlık konuları keşfetmelerinde becerileri de, düşünsel sefaletin ta kendisidir.

Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) 1980 sonrasında iki önemli girişimi birkaç yakın arkadaşıyla kendisi başlatmış ve öteki iki girişime de çağrı alarak katılmış ve hepsinde de düş kırıklığına uğramıştır. İncir çekirdeğini doldurmayan konulardaki tartışma ve anlaşmazlıklar ülkemizde gerçek düzeyde “aydın sendromu” olduğunun kanıtlarıdır. Bu karamsar çizelgeyi yinelememizin bir nedeni var. Ülkemizin sömürgeleşme sürecine sürüklenmesinde sadece emperyalizmi hatta onun buyruğuna girmiş siyasal iktidarları da değil, fakat aynı zamanda, birbiriyle didişmeyi siyasal mastürbasyon durumuna dönüştüren aydınlarımızın (ne denli aydın iseler!) sorumluluğu vardır.

Ülkenin tam bağımsızlığının nasıl sağlanacağına ilişkin girişimlerin birinde, kimi genç üyemizin ulusalcılık, ulus devlet kavramlarına ne denli yabancılaştıklarına tanık olduğumuzu söylemeliyim.

Bu toplantılardan birinde, ileri ve hatta devrimci olduğu anlaşılan genç bir birey, “Devlet ekseninde emperyalizme karşı mücadelenin yanlış olacağı, tersine emek ekseninde mücadele etmek gerekeceği” savını ileri sürmüştü. Ona, bu düşüncenin 1970’lerde kaldığını söylemek gerekti. “Sömürgeleşme sürecinde emperyalizme karşı tavır almanın ancak ulus devletin araçlarıyla mümkün olacağı” na o genç bireyin katılmamasının gerisindeki nedenlerin ne olduğunu bilemiyoruz. Ancak şunun ayırdına varıyoruz ki, ülkemizde bir azınlıklar hegemonyası oluşturulmaktadır. AB’nin dayatmalarının da bu yolda olduğu artık yadsınamaz. Kendileri olabildiğince ulusalcı iken, sömürmeyi amaçladıkları ülkeleri ulusalcılıktan arındırmayı, ulusalcılığı ayırımcılık , bölücülük olarak nitelemeyi sürdürüyor ve MEDYA aracılığıyla da bunu topluma kabul ettirmenin çaresini buluyorlar. Buna karşın ülkede yeni azınlıklar keşfetmekten de geri kalmıyorlar. Azınlık kavramının ne denli yanlış algılandığı son birkaç yıl içinde AKPi ktidarıyla birlikte belirginleşmeye başladı.

Ülke, kuşatma altına sürüklenirken, yalnız emek değil, yerli sermayenin de kuşatılacağı, kalım-dirim savaşı vereceği yerli sermayenin de savunulması gerekeceği unutulmamalıdır. Ankara Ticaret Adası Başkanı Sy. Sinan Aygün, bunun bilincindedir. O nedenledir ki, bunun gizini Kemalizm’de görmektedir.

Bir an için emek ekseninde emperyalizmle mücadele etmeyi tasarlayalım. Emekçi kitlelerin tümünün düşün ve eylem birliğine karar verdiğini varsayalım, bu güç ancak yurtiçi koşulların değişimi için kullanılabilir, bunun öteki adı da devrimdir. Yani, emekçi eylemlerin tümü, amacı ve yapısı gereği içseldir. Emperyalizm, emeği sömürürken, emekçi kitleler, ülkenin siyasal ve ekonomik bağımsızlığını koruyan karar ve uygulamalara doğrudan girişemez. Çünkü emperyalizm aynı zamanda yerli sermayeyi sömürmeye kuşatmaya başlamıştır. Emperyalizm karşısında yerli sermaye ile emek, yazgı birliği yapmak zorundadır. Neden? Çünkü sorun, emeği, yerli sermayeyi ve de toprağı da içine alan ulusun varlığı sorununa dönüşür.

Yurt dışındaki emperyalist güçler, içinde emek te olmak üzere ülkenin tüm varlığına egemen olmayı amaçlar. Siyasal, ekonomik, hatta hukuksal bağımsızlığı ortadan kaldıran kan dökücü araçları kullanır. Savaşlar, emperyalizmin engellendiği zaman gündeme girer. Emperyalizm, bugün Türkiye’ye karşı savaşı göze alamadığı ve rantabl görmediği için, diplomatik araçları kullanmakta ve her hangi bir güçlükle de karşılaşmamaktadır. Eğer böyle olmasaydı, Fırat ve Dicle nehirleri havzalarının (ki Güneydoğu Anadolu’yu kapsamaktadır) uluslararası denetimini koşul olarak ileri sürer miydi?

Özetle, emek, sermayeye karşı kendisini koruyan araçlara sahip çıkarken, devlet, emperyalizme karşı içinde emekçilerin de yer aldığı ulusu koyacak araçların sahibidir. Şimdi, kimi gerçekleri sırasıyla gözden geçirebiliriz:

1. Emperyalizme emek ekseninde karşı çıkmak, 1970’li yıllarda kalmış ve geçerliliğini yitirmiş bir eski savdır. Çünkü, emek kavramı, Sovyetler Bloku’nun dağılması ve ABD’nin tek egemen güç olarak ortaya çıkmasının sonucunda gündeme taşınan küreselleşme eksenindeki ileri teknolojik gelişme ile, öz ve biçim değiştirmiştir.

2.Bu değişim, klasik üretim sürecindeki emek- sermaye çelişkisini geriye itmiş ve onun yerine “teknoloji-sermeye” çelişkisini getirmiştir. Bunu, 7 yıl önce Türkiye Sorunları kitap dizisinin 24.sayısında (Mayıs 1998), Kanuyasi Sakai’nin “Japon Sanayi’nin Feodal Dünyası” adlı yapıtından esinlenerek, “emek-sermaye sömürüsünün öz ve biçim değiştirerek, sermaye-teknoloji çelişkisi doğacaktır. Bunun sonucunda aynı zamanda patron kavramı çökerek, patronları, teknoloji yönetecektir” diye yazmıştım.. Ayrıca “Nesne üretiminin yerini teknoloji üretiminin alması, gelişmiş ülkelerdeki doğayı kirleten üretim tekniklerinin gelişmekte olan ülkelere aktarılması olayı ile karşılaşacağımız” dan söz etmiştim. Bugün bu söylediklerim gerçekleşmektedir.

Bu hanlıklar, sendikalaşma sürecini ortadan kaldırmakta ve küçük alt birimlere projenin uygulama görevini vermektedir. Bu küçük birimler bir üstteki için üretim yaparlar ve fiyat konusunda pazarlık güçleri de yoktur. İleri teknolojik gelişmenin sonucu olarak pek çok üretin dalında, kol gücünün yani alın terinin yerini zihin gücü almaya başlamıştır. Zaten klasik üretim tekniklerinde de, “üretim araçlarını üreten sektör”deki ( kimileri buna makine yapan makine sanayi diyor) emek-sermaye çelişkisi ile, “tüketim ve ara mal üreten” tekniklerdeki emek-sermaye çelişkisi birbi-rinden çok farklıdır. Ve bu farklılık üstelik üretim sek-törüne göre de değişiklikler gösterir. Emekçi davranışlarını farklı biçimde etkiler. Teknoloji geliştikçe, kol emeğinin, öteki deyimle alın terinin yerini giderek, “zihin gücü” alacağı için, emperyalizme direnecek emekçi kitlelerin nicel gücü azalışa uğrayacaktır.

3.Ülkemizde klasik üretim teknikleri sürüp giderse bu, çağın gerisinde kalmamız sonucunu doğurur. Türkiye, high-tech sürecine girmeyi amaçlamalıdır. Bu süreçteki emek kavramı, 1970’li yılların tanımladığı emek kavramından çok farklıdır. Ve o emek, teknolojinin yanında yer almak zorundadır. Ondan bağımsız olamaz. Teknoloji kültürüyle bütünleşmelidir. Zaten, bugün sendikaların ekinsizleşmesi de bu olaydan kaynaklanıyor. Almanya’da 1984 yılında birinci kuşak emekçilerimin high-tech olgusuna uyum sağlayamadıkları için, 11800 DM almaya razı olanlar Türkiye’ye geri döndüler yerlerine bilgisayar kullanabilen ikinci kuşaklar yerleşti. Bu satırları yazan kişi (A.N.Ölçen) Duisburg Üniversitesine davet edilerek Türk emekçilerinin geri dönüş eğilimlerini saptayan araştırmasıyla konuyu açıklığa kavuşturmuştu. Örneğin Mannesmann tesislerinde 500 ton ağırlığındaki potayı vinçle 100 kişi yerine bilgisayarın tuşuna parmağıyla basmayı beceren kişi kaldırarak, makinisti olmayan ve uzaktan kumandalı lokomotife yükleyebilmekteydi. 1970 yılında İsviçre’de Sulzer tesislerinde 4 metre çapında bir volan’ı kişi bilgisayar kullanarak imal etmekteydi. Kol gücünü kullanma artık tarihe karışmaktadır ve o nedenle de emek-sermaye çelişkisi öz ve biçim değiştirmiş bulunmaktadır.

4.Ülkemizde, çimento, demir, beyaz eşya gibi dayanıklı nesne üreten tekniklerdeki emek, aslında büyük çoğunluğuyla feodal gelenekten gelen adına işçi denen bireylerin emeğini ücretkarşılığında satanlar olduğu yadsınamaz. Sendikalaşma dahifeodal izlerden arınmamıştır. Zaten, toplu sözleşme ile ücret artışı, iş verenden yana işlemektedir, çünkü, cari fiyatla sağlanan ücret artışı, fiyat zamlarıyla emekten ve halktan geri alınmaktadır. Sendikalarımız emek bilincine ve artı değerin paylaşım kavramına yabancı oldukları için, “üretim fonksiyonu”nu (örneğin Cobb-Douglas türü) saptamaya girişmemiştir ve artı değerden pay almanın modelini oluşturabilmiş değildir.

5.Türkiye Sorunları kitap dizisinin 19.sayısında ( Haziran 1997) Türkiye’nin Üretim Fonksiyonu formüle etmiş ve emek-sermaye çelişkisinin nasıl giderileceğinin matema-tiğini ortaya koymuştum. Bu yazı sendikalarımızı ilgilendirmedi. Örneğin,1980 ‘de emek başına sermaye yükü 13 624 TL.iken 1990’da bu yük 16 763 TL.ye çıkmıştı. Oysa reel ücretler, düşüşünü sürdürdü. Cari fiyatlarla toplu sözleşmenin sağladığı ücret artışı, enflasyon tarafından yutuldu ve enflasyon da sermayenin büyümesine kaynak oluşturdu. Bu ise, emeğin sömürüsünü hızlandırdı ve sendikalarımız da toplu sözleşmeyle emekten yana oldukları-nı sanırken, sermayeye kaynak aktardıklarının ayırdına varamadılar. Bu koşullar altında sorun şudur: Emek ek-senli emperyalizm karşıtlığı gerçekleşir mi? Nasıl ger-çekleşir?

Bunu şu nedenle anımsatıyorum. Klasik üretim ilişkilerinde emek, kendi hakkını toplu sözleşme ile koruma tutkusundan vazgeçerek, artı değer fonksiyonunu kendi üretim kolunda betimlemeli ne oranda pay alınması gerektiğini ileri sürecek bilgi birikimine sahip olmalıdır. Bu bilince ulaşmamış emekçi kitlelerden emperyalizme karşı çıkış kaba güç gösterisinden öteye geçemez.

6.Emperyalizme devlet eksenli karşı tavır konulması kaçınılmazdır. Bu ise ancak, tekelci sermayenin güdümündeolmayan, halkçı, devrimci, tam bağımsız, emekten yana ulus devlet yapısıyla gerçekleşebilir. O nedenle devleti karşımıza almak değil, tersine devletin işlerliğini halkçı, emekçi, ulusalcı yapıya ulaştıracak siyasayı yaratmak gerekir.

Ulusalcılığı önemsemeyen ya da gerekli görmeyen kadrolara şunu anımsatalım: Avrupa Birliği içinde ulusalcı olmayan tek bir devlet gösterilebilir mi? İngiltere ulusal para birimi Sterlin’i korumayı amaçlayarak, EURO’yu niçin yadsıyor, ulusalcı olduğu için. O ülkeler niçin emperyalist, ulusalcı oldukları için. Birbirleriyle niçin kıyasıya pazarlık içindeler? Bizim safdil aydınlarımız, ulusalcılığı sakıncalı bulmayı sürdürdükçe, emperyalizme yardımcı olduklarının ayırdına ne zaman varacaklar bilemiyorum.

7. Toplantılarımızdan birinde bir üyemiz, ulus devlet kavramının sakıncasını şöyle dile getirmişti: Kimi etnik gruplar ortaya çıkar, “ben de ulusum, kendi devletimi kuramaya hak kazanırım, eğer siz ulus devletten söz ederseniz“, demişti. Oysa ,bu türdeki bir düşünce, yanlıştır, gereksizdir, tehlikelidir; ulusal bütünlüğü parçalayıcı girişimlere yol açar ki, AB-ABD eksenindeki emperyalizmin uzun erimli projesi de zaten budur. Bu düşün biçimini ileri süren üyemiz, unutuyordu ki, kendisinin de imzası olan, yazılı metnin 3.maddesinde:Ulusumuzu hangi din, mezhep ve ırktan olursa olsun, yurttaşlık bilincinde ayrışmaz bir bütün olarak tanımayı ve 4.mad-desinde de ulusalcılığın temelinde ulus devletin varlığını ilke edinmiştik.

AB’de aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin özü olan “ulus devlet” kavramından Türkiye’nin uzaklaşmasını amaçlamaktadır. AB’nin ülkemiz için hazırladığı gelişme raporlarında Kürt ve Alevi yurttaşlarımızın azınlık kabul edilmesini ısrarla ileri sürmelerindeki amaç ta budur.

8. Şimdilerde, öyle bir sürecin içine sürüklendik ki, Kürt olan bir yurttaşımız, kendisinin Kürt olduğunu söylerken o ayırımcı olmuyor ve ben Türk olduğumu söylersem, ırkçılık yapmış oluyorum! Kürt yurttaşlarımızın özgürleşmesinin ve gelişmesinin engeli devletin kendisinden önce, o yurttaşlarımızı köyleriyle birlikte satın alıp satan feodal ağalardır. Bunların bir kısmı parlamentodadır. Eğer Kürt yurttaşlarımız, misakı milli sınırları içinde ayrı bağımsız devlet kurmayı düşlüyorlarsa, bu ülkemizde ırkçılığı anti tez olarak ortaya çıkaracak ve panzehiri Türkçülük olacaktır. Kürt, Kürt olduğunu söylerken Kürtçülük yapma hakkına sahip olmamalı. Bu satırları yazan kişi (A.N.Ölçen) Türk’tür, buna inanır fakat Türkçülüğe karşıdır. Kanımca Kürtleri alt kimlik olarak nitelemek te yanlış. Onlar bizim yurttaşlarımız. Yurttaşlık bilincini öne çıkarmanın gereğine inanıyorum. İlkeler metnimizin özü buydu ve o nedenledir ki, etnik ve din temeline dayalı bağımsızlık olgusuna karşı olduğumuzu koşul koymuştuk.

9. Başbakan T. Erdoğan, alt kimlik - üst kimlik kavramını ortaya attıktan kısa bir süre sonra, Atatürk’ün “din Türkiye‘nin çimentosudur” dediğine ilişkin bir sav ileri sürdü. Aslında, o, “ulus, ulusalcılık” yerine, “ümmet kavramını” benimseyerek, AB’nin öngördüğü “Ilımlı İslam Cumhuriyeti’nin alt yapısını oluşturmaya çalışıyor. Aydın geçinen birey grupları da “ulus, ulus devlet, ulusalcılık” türündeki kavramları yadsımaya yeltenirse, “ulus kavramı ayırımcılık getirir ümmet, bütünleşmeyi sağlar” biçimindeki onun öngörüsüne, yardım etmiş olur. Batı emperyalizminin “ulus devlet” kavramını yadsımasıyla, özdeşleşmiş oluruz.

10.Bugüne kadar 24 Ocak 1980’in Ekonomik kararları, ilerici kesimin iktisatçıları tarafından eleştirilmiş fakat; bu eleştiriler kapitalizmin karşıtı olan inanç sisteminden kaynaklanmıştı. O eleştirilerdeki tutarlılığa karşı çıkmayı elbette düşünmüyor; fakat, eksik buluyoruz.. Ancak, şunu ileri sürüyoruz ki, 24 Ocak kararları, 12 Eylül 1980 sonrası koşulların yaratıcısı olmuş ve bugünkü Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nin ortaya çıkışının koşullarını hazırlamıştır. Aslında, AB-ABD ekseninde Türkiye’ye “Ilımlı Islam Cumhuriyeti” modelinin yakıştırılması, “1980’li yıllarda, gündeme sokulan “Türk-İslam Sentezi” ve onun ekonomi modelinin ürünüdür. Bu politikanın kapitalizm yanlısı olmasının yanı sıra, bunun da ötesinde daha sakıncalısı, laiklik ilkesini deforme edecek olan Ilımlı Islam Cumhuriyeti modelinin Türkiye’ye cüppe gibi giydirilmek istenmesidir.

24 Ocak kararlarının, Turgut Özal’ın öncülüğünde, General Evren iktidarının koşullarından yararlanılarak, bugünün sömürge ekonomisine ülkenin kapılarının ardına kadar açıldığını düşünmekte hiçbir yanılgı payı olamaz ve bugünün siyasal iktidarı AKPaslında “Türk-İslam Sentezi”nin uygulayıcılarıdır ve Fethullah Gülen de bu sentezin eğitim sektörünün yapımcısıdır.

11.Tam bağımsızlığın özlemiyle ve onu gerçekleştirme amacıyla bir araya gelen bireyler, emperyalizmle doğrudan savaşım gücü edinemezler. Emperyalizme karşı savaşım, sözcük olarak kalır ve slogandan ileri geçemez Toplumda emperyalizme karşı tavır almanın, savunma araçları kullanmanın, ulusal çıkarları korumanın bilinci yaratılmalıdır. Zamanı gelince savaşım, ancak ulus devlet yapısıyla gerçekleşebilir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin 21.yüzyıl koşulları Türk- İslam Sentezi’nin güncelleşmesi politikalarını yaşamaya başlamıştır. AB-ABDekseni bu politikaların yürürlüğe girmesinin hukuksal, siyasal ve kültürel alt yapısının oluşmasına katkıda bulunmayı amaçlamış görünüyor.

Türk-Islam Sentezinin emperyalizmle örtüşmesine karşı savaşımın sadece emek ekseninde gerçekleşeceğini sanmak yanıltıcı olur. Tam bağımsızlığı amaçlayan karşı tavır, ulusal tüm güçlerin kullanılması gerekecektir. Emek ekseni sadece “hattı müdafaa” dan ileri geçemez, oysa olay “sathı müdafaa”yı gerektiriyor. Ve bu satıh, tüm yurt düzeyinde, demokrat, ilerici, aydın ve ulusalcı güçlerin bütünleşmesiyle oluşacaktır. Bu oluşum ulusal yararlardan yana ulus devletin emperyalizme karşı çıkmasının da araçlarını yaratır.

Bugün ülkemizin her zamankinden daha fazla, “küreselleşen kapitalist ve emperyalist güçlere karşı demokratik örgütlenmesine” gereksinmesi var.Emperyalizme karşı tavır almak, ancak devlete sahip çıkarak tek bir bayrak altında ve yurt bütünlüğünü koruyarak gerçekleşebilir. İçerden ve dışardan kuşatılan, ABD-ABkıskacında ulusal çıkarlarımızı ve ulusal güvenliğimizi korumanın güçlüklerini yaşadığımız ve sömürgeleşme sürecine sürüklendiğimiz bu dönemde (yanlışlıkları da olsa) devleti sorgulamaya kalkışmak, emperyalizmin işini kolaylaştırır ve bir gün gelir, sorgulamaya yeltendiğimiz o devleti de aramak durumunda kalırız.

Bugün 40-50 yaş gurubu, kamu hizmetinde çok büyük sıkıntılar, haksızlıklar, zulme varan güçlükler ve değer bilmezlikle karşılaşmış ise, ki karşılaşmıştır, bunu devlette değil, devleti biçimlendiren siyasal ve siyasal olmayan iktidarlarda aramak gerekir. 40-50 yaş gurubu 1972’de Askeri Cuntanın güdümünde, Nihat Erim Kabinesinin balyoz harekatını, 1975-77 ve 1979-80’de birinci ve ikinci milliyetçi cephe (MC) iktidarını, 1980 sonrasında Kenan Evren’ in faşizmini yaşadılar.

Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) 1946 yılında kamu hizmetine girdiği zaman 1952’ye kadar devletin altın çağını yaşamıştır. Bir örnek vermek isterim. 1951 yılının başındaMenderes Hükümetinde Adalet Bakanı olan Halil Özyörük, eşinin kırmızı plakalı makam arabasında fotoğrafı yayımlandığının ertesi günü istifa etmiş ve 9 Mart 1951 günü İkinci Menderes Hükümeti kurulmuştu. Şimdi devletin uçağıyla aile boyu hacca giden iri kıyım kabine üyelerinin ülkesinde yaşamaktayız.

1949’un Ocak ayında Şemsettin Günaltay kabinesinde bakan olduğunu radyodan işiten Kemali Bayazıt, “ben sizin memurunuz değilim, bana danışmadan bakan olarak atayamazsınız” gerekçesiyle istifa etmiş ve kendisi güçlükle ikna edilmişti. Şimdikiler evlerinde bakanlık müj-desi bekliyorlar.

Bu satırları yazan kişi, kendisine tembel diyen Devlet Su İşleri Reisliği Fen Heyeti Müdürü Selahi Demirbilek’i Porsuk Barajı şantiyesinde (Aralık 1949) dövmüş ve Bayındırlık Bakanı Nihat Erim tarafından görevden alınmadığı gibi tersine Porsuk Barajının tüm teknik sorumluluğunu üstlenmesiyle ödüllendirilmiş, Selahi Demirbilek resen emekliye sevk edilmiştir.

Bugün o devlet gitmiş, kendisinden yakındığımız büyük sermayenin güdümünde ve gericilerin elinde bir başka devlet gelip yerleşmiştir. Öyleyse, bir sonuç çıkıyor: Devlet, siyasal iktidarlar tarafından biçimlendirilir. Devletin sorumluluğu devlette değil, siyasal iktidarlardadır. Çünkü, siyasal iktidar, Yürütme Erki’nin kendisidir. Yasama Erki’ne egemendir. Yasama Erkine egemenliği nedeniyle Yargı Erki’ne kaynak olan kararları alır, kuralları (yasaları) yapılandırır. Bununla da yetinmez, mutlak çoğunluğu sağlamışsa, Anayasa değişikliğiyle devletin özünü ve biçimini de etkiler. Yani, siyasal iktidar, sermayenin hizmetinde ve faşizme yönelikse, çıkardığı yasalar da bunu sağlayacak özde olur ve halkın yararı ortadan kalkar. Bu düşünce bir gerçeği yansıtıyorsa, demokratik kitle örgütleri ortak strateji oluşturarak, emperyalizme kucak açan siyasal iktidara karşı çıkacak alt yapının oluşumuna katkıda bulunmayı, toplumu uyarmayı görev kabul etmelidirler.

Demokratik kitle örgütlerinin emperyalizme karşı doğrudan savaşım düşleyerek kendini kandırması yerine, devleti emperyalizme karşı koyacak nitelikte bilinçlendirerek siyasanın alt yapısını oluşturmaya katkıda bulunması gerekir.

Özetle şunu belirlemek istiyorum: 21.yüz yıl, alışılmış kavramların yeniden tanımlanması gereğini ortaya çıkarıyor. Emek-Teknoloji, Teknoloji-sermaye, devlet-ulus, Emperyalizm-ulusalcılık çelişkileri gündeme yerleşecektir sanıyorum. Ülkenin tam bağımsızlığını yitirerek ulusal ve coğrafyasal bütünlüğünü korumakta güçlüklerlekarşılaşacağı, sömürgeleşme sürecine hızla sürüklendiği ve sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin , solda olduğunu sandığımız siyasal partilerin gerekli karşıtlığı sergileyemediği ve halk kitlelerini uyarma işlevini yerine getiremediği, o nedenle yeni bir siyasal bütünleşmeye gereklilik olduğu savıyla özdeşleşen bir gündeme gereksinim olduğunu düşünüyorum. Zaten, Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar, yalınızca emek eksenli düşünceyi aşmış, emeği de içine alan ulusal varolma sorununa dönüşmüştür. AB-ABDeksenindeki emperyalizm, ülkemizin ulusuyla bütünlüğünü zedeleyici yönde işlemeye başlamıştır. Önemli olan,” ulus-devlet-yurt” bütünlüğünü korumak ve bunun için, yurtsever, ilerici, aydın birey, kurum ve kuruşları, ulus devletini ve ülkeyi koruma bilinciyle yeni siyasal yapı içinde birlikteliğe hazırlamak ve bunun gerektirdiği ilkeleri dile getirmek amaç olmalıdır.

Bu açıklamadan sonra, aydınlar didişmesi sonucundaki üç önemli girişimin nasıl yok olduğundan söz edeceğiz. Zaten yukarıda ulusalcı bilince gereksinim olduğuna ilişkin kimi gerçekleri dile getirmemizin nedeni budur ve genç kuşaklara sorumluluklarının ne düzeyde olduğunu anımsatmamız içindir.

Yeşiller Partisi de Benzer Davranışlar Yüzünden Yok olup Gitti.

Yeşiller Partisinin kuruluşuna Prof.Dr.Celal Ertuğ öncülük etmişti. Kendisi Ecevit Hükümetinin 21 Haziran-21 Temmuz (1977) arası 1 ay süren iktidarında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görev almıştı. Yeşiller Par-tisinin programına katkıda bulunmamı önerdiği zaman, bunu sevinerek üstlendim. Ve bulunduğum yerden çok uzaklarda yapılan toplantılarına bile konuşucu olarak katıldım. 1990 ‘ın bir haziran günü Bursa’da güzelim Nilüfer çayının, kimyasal atıklarla maviye dönüşen, gaz damlacıkların sıçrayıp suyu terk ettiği ve kuşların gagasının suya dokunduğu anda eriyip yok olduğu kir-lenme dehşet vericiydi ve buna neden olan birkaç kimya sanayii tesisi hakkında da hiçbir işlem yapılmıyordu, Turgut Özal iktidardaydı.

Niksar’ın Çamiçi yaylasından iki kez otobüs değiştirerek, 900 km. uzaktan sabaha karşı Bursa’ya ulaştığımda, henüz il binasının kapısı açılmamıştı. Neden sonra iki büyük otobüs Parti binasının önünde durdu. Öndekinden genel başkan Celal Ertuğ , eşi ile ve komşu illerden katılımcılarla birlikte indiği zaman kaygılı olduğu görülüyordu. İkinci otobüsü geri göndermek zorunda kalmıştı. İstanbul örgütünün etkinliğe katılmadığı anlaşılmıştı. Nedeni, Yeşiller Partisinin kuruluşundan çok kısa bir süre sonra, yeşiller ile çevreciler olarak ikiye bölünmesiydi.

İki yıl sonra da, İstanbul’da tarihi bir sinema salonunda yapılan görkemli toplantının kapısında gençler katılımcılara bildiri dağıtmaya başladılar. Celal Ertuğ’dan bunak olarak söz ediliyor ve partinin gençleşmesi dile getiriliyordu. Gençler parti yönetimine seçildiler, Celal Ertuğ dışlandı. Ve bir yıl sonra da Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı. Partiyi ele geçiren gençler sağladıkları başarının mutluluğuyla evlerine döndüler. Onlardan bir bölümünü Özgürlük ve Demokrasi Partisinin kurucuları arasında gördüm. O partiyi de berbat etmek için görevlendirilmiş olmalıydılar. Eğer Yeşiller Partisi siyasal yaşamını sürdürebilseydi, bugün Türkiye, bu denli sorun-ların içine sürüklenmeyebilirdi.

Prof. Ertuğu sık sık ziyarete giderdim. Bir keresinde Partinin genel merkezini ele geçiren genç kadrodan gelen yazıyı bana göstermişti. Ankara Necati Bey Caddesindeki binanın üç aylık kirasını, Celal Ertuğ’dan ödenmesini istiyorlardı. Eski genel başkandan böylesi bir yardımın sürüp gitmesini istemek haklarıymış gibi?

Cumhuriyetin emanet edildiği gençliğin, sorumluluk taşıması gerektiğine ilişkin bu kaygısızlığın çaresi bulunmadıkça, ülkenin hiçbir sorununun çözüme ulaştırılamayacağını ve emperyalizme karşı tavır almanın başarısızlıkla sonuçlanacağını bilmek gerekir.

Sorumluluk taşıma bilincinden yoksunlaşan gençliğin ülkeye ne ölçüde sahip çıkacağı Türkiye’nin karşısına çıkan temel sorunlardan biri, en önemlisidir.

UBAP’ın Çökertilişi.

Prototip aydın yumağının girişimleri de, iki yılı aşkın sürede, gelişen “Ulusal Bağımsızlık Partisi” (UBAP) girişi-minin yazgısı da benzer sonuçla düğümlendi.

Hazırlanan ve basımı gerçekleştirilen parti programı ve tüzüğünün İçişleri Bakanlığına verilerek partinin resmi kuruluşuna ilişkin girişimin başlayacağı gün (5.1.2002), prototip aydın sabotajının kurbanı oldu. Bir grup genç, partinin tüzük ve programının taslak olarak nitelenmesini ve kamu oyunda tartışılmasının daha demokratik davranış olacağını ileri sürdüler, bunun yanlış ve olanaksızlığını savunan hazırlayıcı kadroyu oylarıyla görevden uzaklaş-tırmayı başardılar, parti girişiminin yönetimini üstlendiler ve kısa sürede birbirleriyle didişerek, binanın üç aylık kirasını da ödemeden ortadan kayboldular. Üç aylık kiranın ödenmesini bu satırları yazan kişinin (Ali Nejat Ölçen’in ) sırtına yüklediler.

Kira süresinin bitiminde parti girişiminin tüm donanımına sahip çıkarak aynı binayı bir dergi yayımı amacıyla kullanmaya başladıkları sonradan anlaşıldı.

TBTÖ ‘nın Sonu.

Türkiye Sorunları kitap dizimizin 58.sayısında Tam Bağımsızlığın Toplumcu Öncüleri (TBTÖ) tanımlamasıyla bir araya gelen bir avuç gençle birlikte hazırladığımız ilkeler metnini açıklamış ve 61.sayıda da bu oluşumun tüzel kişilik kazanmasına, örneğin dernek statüsünde işlevini sürdürmesine ilişkin bir tasarımı okuyu-cularımızın onayına ve katılımına sunmuştuk. Türkiye Sorunları kitap dizisinin 1350 okuyucusundan sadece seçkin 14 (%1 oranında) bireyden olumlu yanıt geldiğini belirtmeliyiz. Böylesi bir girişime karşı bu denli az ilgi uyanmasının haklı nedenleri olduğu kuşkusuzdur.

Aydınlarımız birbirlerine güven duymaktan yoksun düşmüş, birbirlerini anlamanın güçlüklerini yaşamaya başlamıştır. Hatta birbirlerini dinlemek, anlamaya çalışmak konusunda da olumsuzluk içindedirler Bunun temel nedeninin eğitim düzenimizde bilgi bellemenin koşul olması, gençlerimizin yarış atı gibi yetiştirilmesi, aralarındaki dayanışma ve birliktelik oluşturma gereksinimin gelişmesine önem verilmemesi gibi nedenler sayılabilir. Fakat şimdilerde bundan daha önemli, daha sakıncalı bir durumu, sömürgeleşme sürecine itildiğimiz bir dönemde, ulus, devlet, yurt, kamusal kaygı gibi kavramların tartışma ya açılmasında görüyoruz. TBTÖ de bu kavram kargaşasının sorunlarını yaşamış ve sonuçta çözülüşe uğramıştır.

Emperyalizme karşı olmanın yeterli olmadığı, nasıl karşı çıkılacağına ilişkin araçlarda da tutarlılığın, düşün birliğinin sağlanması gerekir. TBTÖgirişimi tam anlamıyla emperyalizme karşıtlığı temel almış olmasına karşın, hangi araçlarla karşı çıkılacağı konusunda düşün birliği sağlanamamış ve tüzel kişilik edinmenin önü açılamamıştır. Emek ekseninde mi, devlet ekseninde mi emperyalizme karşı çıkılacak konusundaki anlaşmazlığın ne denli sanal olduğu her halde bir süre sonra anlaşılacaktır. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) emperyalizme ulusalcı devlet ile Kemalist doğrultuda karşı çıkılacağını sonuna kadar savunmaya kararlıdır. Çünkü Kemalizm, emperyalizm karşıtı çözümlerin hemen tümünü içeren aynı zamanda 21.yüzyılın da öğretidir.

Aşağıda adlarını saygıyla andığımız seçkin okuyucularımızdan bu başarısızlık nedeniyle özür diliyor ve hiçbir zaman koşullar ne olursa olsun, emperyalizme karşı olmanın sözde kalmamasına, karşıtlığın, ulusalcı ulus devlet ve ona bu niteliği kazandıran siyasal erk tarafından sağlanacağına olan inancımızı yitirmeyecek bu alandaki uğraşlarımızı sonuçlanıncaya kadar sürdüreceğiz.

TBTÖ girişimini tüzel kişilik kazanması yönünde coşku ile olumlu ve katılımcı yanıt gönderen seçkin okuyucularımız:

1.Avustralya’dan
Sy. Ülker Özlük, eşi Sy. Halit Özlük

2.İsviçre ve Almanya’dan:
Dr. Hüseyin Pekin ve Dr. Yüksel Cavlak

3.Almanya’dan:
Sy. İbrahim Demir

4.Ankara’dan
. Sy. Özdemir Başat
. Sy. Mahir Barış
. Sy.Cemal Yıldız

5.İstanbul’dan:
Sy.İsmet Kemal Karadayı

6.Eskişehirden:
Sy.Murat Kahyaoğlu

7.Karabük’den:
Sy.Vural Savaşçı

8.Karamürsel’den.
Sy.Ahmet Zeki Dalay

9 Muğla’dan:
Sy.Ethem Karaoğlan

10.Aydın-Bozdoğan’dan:
Sy. Nuri Orbay,

için teşekkürlerimizi sunmayı görev biliyorum.

Bu acı gerçekler, bir durumu apaçık ortaya çıkarıyor. Aydınlarımız kendilerine güvenmedikleri için, toplumu-muz da aydınına güven duymakta zorlanmaktadır. Milli Eğitim düzeni de, ulusal ve toplumsal sorumluluk bilinci aşılamaktan uzağa düşmüş, öğrenciler arasında dayanışma, özveri türündeki değer yargılarını yok eden, yarış atlarına dönüştürdüğü bir düzenin uygulayıcı olmuştur. Genç kuşakların büyük bölümü ülke sorunlarına karşı duyarsızlığın koşullarına sürüklenmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk, bugün olsaydı Gençliğe Şöyle Seslenirdi:

Ey Türk Gençliği, birinci görevin Tük geleceğini ve Türk Cumhuriyetini ilelebet korumak ve savunmak idi. Var oluşunun ve geleceğinin yegane temeliydi bu. Bu temelden seni yoksun bırakmaya yeltenen iç ve dış bedbahtlar ülkeyi kuşatmaya başladılar. Geleceğini ve Cumhuriyeti korumak ve savunmak zorunda kalırsan, durumun elverişli olup olmadığını düşünmeyecektin. Olanaklar ve koşullar çok elverişsiz bile olsa geleceğine ve Cumhuriyetine kasteden düşmanlar, emperyalizmin en acımasız ve kan dökücü temsilcileri bile olsa, bir an bile kuşkuya kapılmayacaktın. Ülkenin hava ve deniz limanları yabancı orduların konuşlanmasına açılırken, Avrupa Bir-liğinin ölümcül kararlarına ve ülkenin bütünlüğünü tehli-keye atan dayatmalarına boyun eğen iktidarlar gaflet , dalalet ve ihanet içindeyken, iktidarda olanların kendi kişisel çıkarlarını ülkeyi kuşatan emperyalizmin amaçlarıyla bütünleştirdiği bir dönemde, sen nasıl oluyor da duyarsız ve tepkisiz kalmaktasın. Kendi kişisel tavrını tek başına, hiçbir örgütte yer almaksızın ya da yer aldığın örgüt içinde birlik ve beraberliğin koşullarına bağlı kalmaksızın, ülkenin sömürgeleşme sürecinden kurtulmasına yardımcı olamaz, sana emanet ettiğim Cumhuriyeti koruyamaz, savunamazsın. Ülkenin toprağı ,ulusu ve devletiyle kaynaşmış bütünlüğünü korumakta ve savunmakta üzerine düşen görevin gereklerini yerine getiremez, ülkeyi sömürgeleşme sürecine sürükleyen koşulların karşısına, bilimle, bilgiyle, akılla, yüreklilikle, birliktelikle karşı çıkamazsan, sen de ülkene ihanet edenlerden biri olursun. Cumhuriyeti sana, gevezelik etmen, ayrıntılara kapılarak, ülke sorunlarını unutman, bilgiçlik taslayarak, gerçekleri görmezden gelmen, kamusal alanların emperyalizmin denetimine ve sahipliğine devredilmesine seyirci kalman için emanet etmedim.

Ey Türk geleceğinin evladı, koşullar ne denli ağır ve olanaksız olursa olsun, görevin Türk geleceğini ve Cumhuriyetini kurtarmaktır. Bu kutsal görevdeki her ihmalin, her yanlışlığın ve başarısızlığın, kendini ve ülkeni yok oluşa sürükleyeceği gerçeğini bir an bile aklından çıkarmamalısın. Cumhuriyeti sana güvendiğim için, aklına, bilgine, yüreğine emanet ettim, onu korumak, savunmak senin namus borcundur. Seni hainler arasında değil, yurtsever-liğin kahramanları arasında görmek istiyorum. Yurtsever olmak senin en kutsal görevindir. Gazi Mustafa Kemal. Cumhurbaşkanı, 24 Ocak 2006

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail