Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 62 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


AB’ YE BAĞIMLILIK TUTKUSU

Ali Nejat Ölçen.

1.AB’ye Yamanma Süreci Yaratılıyor.

Ülkemizde kamu oyu yoklaması yapılsa nüfusumuzun büyük çoğunluğunun Avrupa Birliği’ne girme yönünde oy kullanacağı kuşkusuzdur. Böyle bir sonuç, AB’nin ne olup ne olmadığı ya da üye olduğumuzda ne yarar sağlanacağı ya da sağlanmayacağı bilincinden kaynaklanacağı sanılmamalı. Hatta AB’ye üye olmamızı coşkuyla savunan köşe yazarlarının, üniversite öğretim üyelerinin, kimi siyasal parti kadrolarının bu konuda yeterince bilgi sahibi olduğu da söylenemez. Bir AB tutkusudur gidiyor ve sorunun özü de kimseyi ilgilendirmiyor. Türkiye’nin başına hangi çorabın örülmekte olduğunun da ayırdında olanların sayısı kamu oyunu etkilemeye yetmiyor.

Siyasal Parti demeçleri, köşe yazarlarının makaleleri, ülkemize gelen giden AB’li sözcülerin konuşmaları, toplumun büyük çoğunluğunu AB tutkusuna tutsak etmiştir. Türkiye, bu konu karşısında onurunu ve ulusal çıkarlarını korumaktan yoksun bırakılmıştır. AB’nin küçük düşürücü, aşağılayıcı koşullarına tepkisiz kalan siyasal yönetim, toplumu da tepkisizleştirmiştir. En sakıncalı olanı da budur.

Türkiye Sorunları kitap dizisinin bundan önceki 61.sayısında, görüşmelere başlangıç olan çerçeve belgesinin ne denli iki yüzlü, ikircikli, içtenliksiz , art niyetli ve dayatmacı olduğunu açıklamıştık. Bunların arasında burada yinelememiz gereken, iki madde, mide bulandırıcı, aksak niteliğiyle gözler önündedir:

-Türkiye AB müktesebatının tüm koşullarını yerine getirse bile, AB’nin Türkiye’yi hazmetme (absorbe sözcüğü ne yazık ki Türkçe’ye böyle çevrilmiştir) dikkate alınacaktır.

-Türkiye AB’ye üye kabul edilmese bile Avrupa yapılarına demir atacaktır.(Bu da Türkçe’ye sıkı sıkıya bağlanacaktır biçiminde çevrilmiş)

Bu iki koşul ilerde görüşmeler sırasında değiştirilir biçiminde olaya yaklaşmak ise tam bir aldatmaca olur. 3 Ekim 2005 gecesi “Mutabakat sağlandı gerekçesiyle Dışişleri Bakanı, Brüksel’e gittiğine göre” bu iki koşul eğer değişmeden kalmışsa, üzerinde tartışma açılabilir mi? Kişiye sormazlar mı, “bu koşula karşı çıkmadınız, Brüksel’e mutabakat sağlandığı için geldiniz, şimdi nasıl karşı çıkıyorsunuz?” Dışişleri Bakanı ne yanıt verebilir? Zaten, çerçeve belgesinde görüşülecek 35 dosya varken ve her dosyadaki tarama, arama ,sorgulama sonuçlanma-dıkça bir sonraki dosyaya geçilmeyeceği de ortada iken, görüşmede Türk tarafı hangi gücü kullanarak, neye, nasıl karşı çıkacak?

3 Ekim 2006 gecesi, çerçeve belgesinde hangi değişiklik sonucunda mutabakat sağlandığı, belli değil. TBMM’nin bile bilgisi yok. Bu tür belgeleri Türkçe’ye çevirmesi gereken kuruluş bile (Başbakanlığa bağlı ABGenel Sekreterliği) sessiz. Ulusumuzdan gizli tutulan çerçeve belgesinde neler var? Buna en gerçekçi yanıtı kim verebilir? MEDYA ise tam bir aymazlık içinde. AB tutkunu köşe yazarları da öyle.

Türkiye Sorunları kitap dizimizin bu sayısında TBMM’nin 6 Mart 1922 günlü gizli celsesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün konuşmasında bir alıntıya yer vermiştik. Onu tüm siyaset ve devlet yetkililerinin yeniden ibretle işitmesi gerekir: Hangi istiklal vardır ki, ecnebinin nesayihi ile ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin. Tarih, böyle bir hadise kaydetmemiştir.

Şu gerçeği kabul etmek gerekir. Batı karşısında haklı ola-

bilmek için güçlü olmak gerekir. Mustafa Kemal ‘de TBMM’nin 25 Eylül 1920 günlü gizli celsesinde: Efendiler; her yerde olduğu gibi belki ahlakiyat nazarından da kuvvet nazarı dikkate alınmalıdır. Arkadaşlıkta ve kardeşlikte dahi kuvvet muvazenesini dikkate almak lazımdır. Zayif olan, kavi olanın mutlaka mahkumudur. İnsanlık, adalet, bütün prensipler, kaideler ikinci derecede kalır. Her şeyden evvel kuvvettir.

Şimdi sormak gerekir, Türkiye’nin AB ile görüşmelerde kullanabileceği gücü kalmış mıdır? Oradan gelen her koşula boyun eğildikçe, elde kullanılacak güç kalır mı? Türkiye’nin kullanacağı bir tek gücü kalmıştır. O da söz konusu gücü kullanacak bir siyasal oluşumun doğuşudur: AB üyesi olmak Türkiye’nin sorunu olmaktan çıkmıştır, diyebilmektir. Gerekli olan güç, bu kararın içinde yatıyor.

2. Prof. Dr. Mustafa Altıntaş’ın AB’ Yaklaşımı.

Yurtsever olduğunda zerre kadar kuşku duymadığımız Prof. Dr. Mustafa Altıntaş arkadaşımızın, Ankara Barosu tarafından yayımlanan “Hukuk Gündemi” nin Ağustos 2005 günlü 2.sayısındaki makalesi, acaba bizleri şaşkınlığa mı uğratmak için yazıldı, sorusunu sormaktan kendimizi alamıyoruz..

Birlik’in ölçütleri ile örtüştürüldüğünde, gelişmiş ve gönenç içinde yaşayan bir toplum olma olanağını ele geçirmişolacağımızdan söz etmektedir. Türkiye’nin AB üyesi olması durumunda nasıl bir gönenç düzeyine ulaşacağının nesnel kanıtlarını Sy.Altıntaş, ortaya koyabilmeliydi. ABüyesi olmaksızın, Gümrük Birliğinin koşullarına boyun eğen toplam dış borç yükünün % 55’i kadarını ABülkelerine borçlanan Türkiye, özlemlenen gönenç düzeyine nasıl ulaşacak?

Ülkemizde kişi başına gelir düzeyi artmadıkça, gönenç sağlanacağından nasıl söz edebiliriz? Kişi başına gelir düzeyi artsa bile, gelirin dağılımındaki eşitsizlik nasıl giderilecek? Batı emperyalizminin girişimcileri, ülkemizin gerice yörelerine mi yatırım yapıyor? Tüm özendirici önlemlere karşı, yerli girişimcileri de gerice yöreleri mi yoksa Kuzey Batı’yı mı tercih ediyor? Devlet de yatırımlardan elini eteğini çektiğine göre, gelir dağılımındaki adaletsizliği giderecek araçlar, AB’nin elinde var mı? Artan işsizlik nasıl önlenecek? Teknoloji tercihindeki bilinçsiz uygulamalar sürüp gittikçe ve aile planlaması gerilere itildikçe, yoksullaşmanın önüne nasıl geçilecek? Bugün Türkiye’de Paris’in en varlıklı kesimlerinden daha görkemli yaşam sürdüren mutlu azınlıkların yanı sıra Başkent Ankara’nın Dikmen semtinde çöp bidonlarından ekmek kırıntıları ve de açık hava pazarlarında çöpe atılacak meyve sebze artıklarını toplayan insanlarımız, yaşam savaşımı vermektedirler.

AB ölçütleriyle örtüşmek, gelir artışını sağlasa bile, bu gelirin eşit ve hakça dağılımını sağlamaya yetecek mi?.

Eğer Sovyetler Birliği 1990’lı yıllarda dağılmasaydı, AT, AT olarak kalacak, AB’ye dönüşüm belki de söz konusu olmayacaktı. Sovyetler Birliğinin dağılması sonucu, Dün-ya egemenliğini ele geçiren ABDkarşısında yeni bir gereksinim doğmuş ve Avrupa kendini savunma ve koruma mekanizması olarak AT’den AB’ye dönüşümü gerçekleştirmiştir. Bir başka deyimle, ATiçinde var olmayan, ortak güvenlik, ortak savunma, ortak para, ortak hukuk ve ortak yasama bütünselliği ABile gerçekleşmiştir. Kim ne derse desin, yeni dünya paylaşımında ABD’nin manevra alanına sınır koymayı amaç almıştır AB. Öylelikle dünya’nın yeni paylaşımı AB-ABD ekseninde iki boyutlu olarak belirmiş ve eksenin her iki ucundaki ABve ABD, emperyalizmin yeni versiyonunu biçimlendirmeye başlamıştır. AT’deki ECU’nun yerini alan ortak para birimi EURO, aslında ABDdolarının karşısında yer almış ve bunun ilk olumsuz etkisiyle de Türkiye karşılaşmıştır. Örneğin, Yurt dışında Merkez Bankasına ak-tarılan işçi gelirleri 1995-2001 döneminde yılda ortalama 4.3 milyar dolar iken, 2001 yılında 2,8 ve 2002’ de de 1.9 milyar dolara inmiştir. Merkez Bankasının işçi gelirleri tanımında yaptığı değişiklik öncesinde bu denli düşüşün nedeni, yurt dışındaki emekçi kitlelere EURO’nun tasarruflar için çekici gelmesidir. AB’ye üye olarak Birliğin ölçütüyle kendi ölçütlerimiz örtüştüğünde (nasıl örtüşecek bilemiyoruz) gönenç içinde yaşayan toplum olacağımıza ilişkin kanıtını bu örnek yadsımaktadır.

Yurt dışındaki üçüncü kuşağın statüsü de önemli ölçüde değişmiş, taşınmaz mal satın anlak için tasarruflarını Türkiye’ye göndermelerine gereksinmeleri kalmamıştır. Büyük çoğunluğu artık Avrupalı bireyler olarak tanımlamak olanaklıdır ve Türkiye’ye her geçen gün yabancılaştıkları da söylenebilir.

Sy.Altıntaş’ın belirttiği gibi, Avrupa Birliği, üye ülkeler arasında olası savaşı önlediği varsayımı doğrudur fakat acaba, üye olmayan ülkelere karşı barışçıl davranılıyor mu? Eğer barışçıl ve barışçı olsaydı, ABD’nin Irak’a kan dökücü saldırısında İngiltere’nin katılmasına Birliğin karşı çıkması gerekmez miydi? Balkan yarımadasında Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde, Bosna-Hersek’te ki savaşa seyirci kalır mıyd?

AB’nin içinde birlik olduğundan da söz edilemez. Örneğin İngiltere kendi ulusal para birimini ulusal egemenliğinin gereği sayarak EURO’yu ret etmiştir. Prof.Altıntaş, romantizm içinde, AB’nde üyeliğimize karşı çıkanlara aynı uygarlığı paylaştığımızı/aynı uygarlığa katkıda bulunduğumuzu kanıtlamak ve içte de İslam Cumhuriyeti yönelimlerinin önünü kesmek‘ten söz ediyor.. Konuyu öteki ayrıntılardan arındırdığımızda önümüze çıkan sorun zaten burada düğümlenmektedir. Ilımlı İslam Cumhuriyetine yönelim sadece Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nin amacı değil, ona bu amacı üstlenmesi görevini veren AB’nin kendisidir. 6 Ekim 2004 günlü gelişme raporunda bunun açıkça dile getirildiği görüyoruz.. Aynı gün ek olarak yayımlanan koşul belgesinin 3.sayfasında:

Türkiye’nin Birliğe kabulü, coğrafi konumu, geniş nüfusu, ekonomik ve askeri potansiyeli, kültürel ve dinsel niteliği nedeniyle bölgesel ve uluslararası istikrara faydası dokunur, deniyor.

Türkiye’nin bir İslam Cumhuriyeti olduğunu ileri süren kişi de AB’nin yetkili ve etkili üyesi değil miydi? Bu kısa açıklamadan sonra AB’nin ikircikli, iki yüzlü tutumuna değinebiliriz.

3. AB’nin İki Yüzlü Art Niyetli Tutumu.

AB’nin hiçbir ülkeye karşı sergilemediği akıl almaz koşulları dayatmasını iyi niyetle bağdaşır kabul etmek olanaklı değildir. En yakın örneği karşımızda duruyor. Türkiye’ye ilişkin gelişme raporlarında Kürt ve Alevi yurttaşlarımızın azınlık oldukları vurgulanırken, acaba üye kabul ettikleri İspanya’da Katalonyalılar’ın azınlık olduklarına bir tek sözcükle değinilmiş midir? Hayır. Ve ulusalcılığı yadsıyan ve Kemalizm’in Türkiye için ABüyeliğinin engeli olduğunu ileri süren aynı AB’nin İspanya’da Katalonya’nın bağımsızlığından söz eden Kara Kuvvetleri Komutanı General Aquado’nun hemen emekliye sevk edilmesine niye tepki göstermemiştir. İspanya Anayasasının “bağımsızlığın, birliğin ve özgürlüğün sağlama görevinin silahlı kuvvetlere verilmesini” aynı AB niçin eleştiri konusu olarak yapmamakta ve Anayasanın militarist nitelikte olduğunu ileri sürmemektedir.

Hayvanları da olağanüstü sevgiyle koruyan AB, İspanya’daki madatorların güzelim boğaları acımasızca ve gururla katletmeleri karşısında sesini niçin çıkarmamaktadır?

AB üyelerinin kendi devletlerinin hukukunu korumaya hakları olacak ve Türkiye böylesi haklardan yoksun bırakılacak ki, daha kolay buyruk altına girebilsin.AB’nin arka plandaki iç yüzünü ve emperyalist emellerini çok iyi tanımak gerekir.

Prof. Altıntaş’ın AB’nin entellerine aydınlanmanın evrensel olduğunu, kültür ve yaşam biçiminin ortaklaşmacı bir bütünlük oluşturduğunu anlatmamız gerekir, diye yazdığı için keşke haklı olabilse. Oysa, AB, onun entelleri tarafından yönetilmiyor ki. Hatta hazırladıkları anayasada, seçilmişlerden oluşan AB Parlamentosu geri plana itiliyor, onun yerine atanmışlardan Konsey yetkilendiriliyor. Konseyi ikna gücünü ele geçirmek kolay mı?

Türkiye kendisini AB’ye sürekli arz ettikçe ve AB’ den de talep gelmedikçe, siyasal arenada fiyatı düşmektedir. Sy.Altıntaş, makalesinde, ABnin Türkiye’nin büyüklüğünü massedemeyeceği, entegre edemeyeceği konusundaki kuşkularıdır. Bunu anlayışla karşılayıp, bu konudaki kuşkuları dağıtmak görevi bize düşmektedir, diyor. AB’nin böyle bir kuşkusu yok ki; tersine, çekincesi var. Büyük nüfusu nedeniyle Türkiye’nin AB parlamentosundaki dengeyi alt üst edeceğinden çekiniliyor. İkinci çekince serbest dolaşımdan kaynaklanacak olan AB ülkelerine Türkiye’den göç olayı; üçüncüsü, AB’nin kuralcılığı ile, bizim kural tanımazlığımız. Özetle, Türkiye AB’nin siyasal, demografik (nüfussal) ve kuralsal düzenini bozabileceği için sakıncalı ülke kabul edilmektedir.

Bu gerçeği artık görmek zorundayız. AB’ye onursuzca girmeye boyun eğerken, onursuzca ret edildiğimizin ayırdına varamıyoruz. Asıl acı olan bu.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail