Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 63 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM’NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL.
Ali Nejat Ölçen

Gizli Celselerde Mustafa Kemal’i tanıdıkça, onun bir üstün niteliğiyle de karşılaşıyoruz. Onun kadar doğal bir başka devlet adamı var mıdır, bilemiyoruz. Doğallığını, yalnız kendisine güven duygusundan değil, fakat; aynı zamanda olayın kendisinden çok, onu ortaya çıkaran nedenleri tanıması, anlaması ve o nedenle geleceğe ilişkin doğru ve gerçekçi tahminlerde bulunması yetisinden kaynaklanmaktadır. O yüzden, doğallık onun niteliği, kişiliğinin vazgeçilemez özelliği olmuştu.

O’nun için her kes, hatta hasımları bile, saygı değer kişilerdir. Gerçekleri incitici olmadan açıklamasını bilmekteydi. Kavgacı değil, gözü pek savaşımcıdır. İnancının kaynağında, ulusal yarar, doğru ve gerçekçi oluş yer aldığı içindir ki, inancını nesnelliğe dönüştürmesini bilmekteydi.

TBMM’nin 6 Mart 1338 (1922) günlü gizli celsesinde, Hariciye Vekaleti Vekili Yusuf Kemal Bey hakkında verilen gensoru önergesi görüşülürken, Hariciye Vekili Mahmut Celal Bey, ilginç bir belgeyi okumuştu. Bu belge, 29 Haziran 1337 (1921) günü İstanbul’da Ahmet İzzet Paşa’ya Mustafa Kemal’in gönderdiği şifreli telgraftı. Ahmet İzzet Paşa, Damat Ferit Kabinesi’nin istifasından sonra Sadrazam olan Tevfik Paşanın hükümetinde Dışişleri bakanı olmuştu ve Amerika’nın mandasını kabul etmekten başka çare olmadığına inananlardan biriydi.

Mustafa Kemal, 29 Haziran 1921 günü Ahmet İzzet Paşaya gönderdiği şifreli telgrafta şunları söylüyordu:

Telgrafnamenizi Zonguldak istihbarat müdürü vasıtasıyla aldım. Vaziyetinizi Salih Paşa Hazretleriyle birlikte vermiş olduğunuz ahde muhalif gördüm. Yalnız bir nokta, lehinizde tereddütümü mucip oldu. O da şudur: Deruhtei vazife etmekte (görevinizi yerine getirmekte) hakikaten millet ve memlekete müteveccih (yönelik) azim (büyük) bir fenalığın önüne geçmiş olmanız ihtimalidir. Çünkü Ankara’ya teşrifinizden evvel hüsnü niyetle ve memlekete nafi (yararlı) olabileceğiniz ümidiyle vazife deruhte etmiş olmanızı istinat ettirdiğiniz esbabın (nedenlerin) ne kadar zayıf olduğunu ilk mülakatımızda takdir ve itiraf buyurmuştunuz. Telgrafnamenizin muhteviyatı (içeriği) sizi bu yeni vaziyete sevk eden esbabı, kafi bir sarahatle (bu duruma yönelten nedenleri yeter açıklıkta) göstermiyor. Tavsiye buyurduğunuz hususattan menafi-i millet ve memlekete ve akdettiğimiz muahedata, velhasıl Misakı Millimize mutabık olanları esasen nazarı dikkatte tutulmakta ve icabatına tevessül edilmektedir. Binaenaleyh vaziyeti umumiyeye ve Zatı Devletinize telkin edilmiş olan efkara (düşüncelere) nazaran evvelce olduğu gibi bu defa da iğfal edilmiş (aldatılmış) olmaktan korkuyorum. Bu tahmin ve muhakememizi iptal edecek izahata mahzar ve hadisata göre müspet inkişafatına şahit olursak bahtiyar olacağımızı arz ederim efendim.

O gün Mahmut Celal Bey’in de belirttiği gibi, Ahmet Tevfik Paşa’nın yanıt olarak gönderdiği telgraftaki düşüncesini bugünkü dilimize dönüştürerek aşağıya aktarıyoruz. Kendisi Dışişleri Bakanı olarak, ülkenin işgali karşısında hala gaflet içindeydi ve şunları yazıyordu :

Son zamanlardaki siyasetimizin uğradığı tehlikeli duruma ve İtilaf Devletlerince Yunanistan’a karşı direnç eğilimin tüm ülke ve özellikle İstanbul hakkında neden olacağı tehlikeye, her yandan ortaya çıkacak baskılar ve zorlamalar üzerine ister istemez Dışişleri bakanlığını kabul ettim. İtilaf ve tarafsız hükümetlerde temsilcileri tarafından hayırlı bir kabul ve anlayışa mahzar olunduğu gibi iki günden bu yana Avrupa çevrelerinde bir sessizliğin ve yeniden lehimize doğru bir değişimin olduğu görülmektedir. Ve deniliyor ki, İzmir’in tahliyesinin söz konusu olduğu da iyimserlikle düşünülüyor.

İstanbul Hükümetinin sorumlu üyeleri böyle düşünürken, acaba Padişah Vahidettin de mi aynı kanıdaydı? Mustafa Kemal, o yüzden İstanbul’a Hükümet üyesini gönder-meyi, Padişah’ın Ankara’ya nasıl baktığını bilmeyi isti-yordu. Son bir kez onu Ankara’yla birlikteliğe davet edecekti. O görevi Yusuf Kemal Bey yerine getiriyordu.

Oysa Osmanlı’nın Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa, Yunan ordusunun İzmir’den çekileceği iyimserliği içindeyken, tersine yeniden saldırıya geçmişti. Bir yanda Osmanlı yönetiminin gaflet içindeki Dışişleri Bakanı ve öte yanda gerçekçiliğiyle olayların üstesinden gelmeyi başaran Mustafa Kemal. Onu tarihin bu aşamasında aynı zamanda sabırlı bir diplomat olarak görüyoruz.

Mustafa Kemal, 6 Mart 1338 (1922) günlü gizli celsenin 3.oturumunda kürsüye çıkarak Yusuf Kemal Bey’i savunmaya gereksinim duyar, şunları söyler:

Heyeti celileniz tarafından hiçbir hükmü şeriye tutunmaktan uzak kalan bu zat ( Padişah Vahidettin’i kasıtlıyor ve onun tutunacak hiçbir şeri yetkisi kalmadığını belirtiyor) Meclisi Alinizin mukaddesatına, teşebbüsatına, milletin amaline mutabık hareket edeceğini söylemek üzere ciddi ve hakiki arzu ve talepte bulunursa o Makamı Muallaya müracaat edebilirsin, öyle bir mülakat yapabilirsin demek hepimizin selahiyeti dahilindedir

Öylelikle Dışişleri Vekili Yusuf Kemal Bey’in ne kusuru olabilir, onu ben görevlendirdim, Meclisinizin de onu görevlendirmeye yetkisi, var diyor. Gerçekten de Ankara Hükümetinden aldığı görev gereği, Yusuf Kemal Bey, İstanbul Hükümetine son bir kez, “Düşmanın aleti olunmamasını, işgale karşı İstanbul’un Ankara ile birlikte hareket etmesini kabul ederse, Makamı Hilafete bağlı kalınacağını” bildirecekti, bir koşulla ki, Makamı Hilafeti işgal eden zat, (yani padişah Vahidettin de), tüm maiye-tiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni tanısın.

Nitekim, 20 Şubat 1338 (1922) günü akşam üzeri, Ankara’nın Dışişleri Bakan Vekili Yusuf Kemal Bey, Padişah Vahidettin tarafından kabul olunur. O kabulde Ahmet İzzet Paşa da bulunmuştu. Yusuf Kemal, ”Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükümeti izlediği ilkeler gereği, yüksek Hilafet Makamı’na bağlı kalacağını ancak maiyetiyle birlikte Meclisin tanınmasının gerektiği”ni belirtirse de, Padişah’dan kesin yanıt alamaz.

Murat Bardakçı ve de Bülent Ecevit gibi Vahidettin’i aklamaya çalışanların, TBMM’nin 6 Mart 1922 günlü gizli celsesinde nelerin görüşüldüğünü okumaları gerekir. Padişah Vahidettin’e TBMM’ni tanıması önerisi götürüldüğünün bir yıl öncesinde İkinci İnönü ve 3 ay öncesinde de Sakarya Meydan Savaşı kazanılmıştı. Ayrıca, Yusuf Kemal Bey’in İstanbul hükümetinin Dışişleri Bakanı Ahmet İzzet Paşa’ya bıraktığı yazıyı da okumalarını öneriyoruz. O yazıda, Ahmet İzzet Paşa’nın ne denli iki yüzlü olduğu ve Padişah Vahidettin TBMM’ni tanımakta ciddi ve içtenlikli isteği olursa, onunla görüşmeye razı olacağını oysa Ahmet İzzet Paşa’nın kendisini görüşmek için müracaatçı gibi gösterdiğini de acı bir dille eleştirir. Bununla da yetinmez, Ahmet İzzet Paşa’nın da aynı tarihte Yunanistan hududundan geçerek Avrupa’ya gitmesini eleştirir. Mahmut Celal Bey, İzzet Paşanın bu davranışından söz ederken o gün gizli celsede ( 6 Mart 1922) şunları vurguluyordu:

İzzet Paşa Avrupa’ya doğru seyahate devam ediyor. Yunanlıların müsaadesiyle Yunan işgali altında bulunan araziden geçerek ve belki Yunan bayrağı altında şimendiferle seyahatine devam ediyor (kahrolsun sesleri).

O günkü gizili celsede TBMM’nin Başkanı olarak Mustafa Kemal söz alır ve Yusuf Kemal’i şöyle savunur. Savunurken de “Makamı Muallayı Hilafete merbut olduğumuzu çünkü o makamın ve saltanatın hiç kimseye ait olmadığını “ sözlerine ekler:

Efendiler, mevzuu bahis olan meselede tenkitlerin teveccüh ettiği noktaya dair ben de iki kelime söylemek istiyorum. Heyeti Vekilenin, (Bakanlar Kurulunun) Hariciye Vekiliniz Yusuf Kemal Bey’e; İstanbul’da ifa edeceği vazife (yerine getireceği görev) ve vermiş olduğu talimat, tamamen selahiyeti ve mezuniyeti dairesindedir. Çünkü, Meclisi Alinizin bütün milletle beraber takip etmiş olduğu esasat cümlesindedir ki Makamı Muallayı Hilafete muhafazai merbutiyet etsin. (bağlılığını korusun) Evet, merbutuz, çünkü Makamı Hilafet ve Saltanat herhangi bir şahsın değildir. Doğrudan doğruya bütün alemi islamın müzaheretiyle (yardımıyla) beraber Türkiye hakkındadır. O makam bizimdir. Muhafaza ettik, ve nihayete kadar muhafaza edeceğiz. (Alkışlar) Binaenaleyh o makam henüz calis (taht’a çıkmış) olup millet tarafından hiçbir hükmü şeriye tutunmaktan uzak bu zat, (padişah Vahidettin’i kasıtlıyor) Meclisi Alinizin mukadderatına, teşeb-büsatına, (geleceğine ve girişimlerine) milletin amaline mutabık hareket edeceğini söylemek üzere ciddi ve hakiki talepte bulunursa o Makamı Muallaya ki merbutuz, müracaat edebilirsin, böyle bir mülakat yapabilirsin demek hepimizin selahiyeti dahilindedir…Efendiler, İstanbul’da bir takım adamlar vardır ki, zevahir halleriyle müraidirler. Dünyayı aldata gelmişlerdir. Ve bugün dahi aldatmaktadırlar. Binaenaleyh, her nasılsa iktisabı şöhret etmiş ve kendilerini hamiyetli ve vatan-perver tanıtmış olan bu insanların bizim okuduğumuz kadarıyla bütün milletimizin ve bütün alemi islamın okumasının imkan ve ihtimali yoktur. Kazanabilmiş oldukları bu mevkiin vermiş olduğu selahiyetle dünyayı iğfal etmektedir. Biz ve milletimize ve alemi islama karşı bu zevahiri ve mevaidi iğfalkaraneyi (aldatıcılığı) ile hareket etmekte olan insanların iç yüzünü göstermek vazifesiyle mükellefiz. Binaenaleyh, Yusuf Kemal Bey, bu hakikatin tecellisine, bütün vuzuh ve tebarüzüne pek büyük hizmet etmiştir.

Mustafa Kemal’in son ana kadar padişah Vahidettin’e işgale karşı tavır almasını ve Ankara ile birlikte hareket etmesini önermekten geri kalmadığını görüyoruz. O koşul içinde Hilafete dahi sahip çıkmayı düşünmektedir. Tüm olanaksızlıklar içinde emperyalist devletleri geldikleri gibi geri gönderdikten sonra, yurt dışına kaçan Vahidettin’e “buyurun saltanatın başına geçiniz” demesini mi bekliyordu bugünün gerici kadroları?

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail