Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 63 Geri Tavsiye Et Yazdır


YENİDEN ULUSAL BÜTÜNLEŞME EYLEMİ.

Atilla Sarp

1968 yılının 10 Kasım günü “Tam Bağımsızlık İçin Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenleyen 68 kuşağının yurtsever üyelerinden Atıla Sarp’ın aşağıya aldığımız yazısını okuyunca yüreğinizin yeniden burkulacağını sanıyoruz. Mustafa Kemal Atatürk’ü ve onun devrimlerini inançla, bilgi ve bilgelikle savunan sosyalist düşünürlerimizi,acı ve saygı karışımı bir duyguya kapılarak anımsayacaksınız. 27 Mayıs 1960’un aydınlığında yeşe-ren ve emperyalizme karşı ülke çıkarlarını bilgiyle ve inançla savunan bir kuşağa ne denli kötülük edildiğini bir kez daha düşüneceğinizi sanıyoruz. 10 Kasım 1968 günü 68’ler kuşağının öncülüğünde Anıt Kabir’e yürüyen on binlerin önünde Atıla Sarp vardı ve Anıt Kabir’deki deftere şunları yazmıştı:

Amerikan emperyalizmine karşı gerçekten izindeyiz. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesi yok edilemez, onu yok etmek için bütün Türk Milletini yok etmek gerekir.

ABD’ye karşı olmanın yurda ihanet gibi algılandığı ve ABD’siz ayakta kalamayacağımız düşüncesinin resmi ideolojiye dönüştüğü (bu gün de öyle değil mi?) bir dönemde böyle düşünen gençler tutuklanıyor ya da idam ediliyordu.

Atıla Sarpın yazısı, ulusalcılığın sosyalizmle örtüşen yanını daha seçik görmemizi sağlamaktadır. Bugünün ideolojik sefaletinde, devrimci ve emekten yana görünen sözde aydınların ulusalcılığı yadsıyan düşünce ve söylemlerindeki aymazlığı bir

kez daha kınamaya gereksinim duyuyoruz. Yurtsever olmadıkça nasıl aydın olunur, ulusalcı olmadıkça nasıl devrimci olunur ve Mustafa Kemal’i tanıyıp anlamadıkça nasıl çağdaş olunur ve ulus devlet korunmadıkça nasıl emperyalizme karşı çıkılır, sorularına yeniden yanıt aranması gereğini ortaya koymaktadır Atıla Sarp’ın yazısı.

Londra’dan Radikal Gazetesine makale gönderen Roni Marguiles’in düşüncelerini Atila Sarp gibi sizlerin de yadırgayacağını sanıyoruz. R.Marguies’in, emperyalizmin küreselleştiği, tek bir ülkenin sınırları içinde yenilemeyeceği savı ne denli doğru ise, tek bir ülkede emperyalizmin ekonomik ve siyasal ağından kurtulunamaz düşüncesi de o denli yanlıştır. Çünkü 1923-1938 döneminde Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti, emper-yalizmi yenilgiye uğrattıktan sonra da onun ekonomik ve siyasal ağının dışına çıkabilmiş ve o ağın tuzağına ülkenin sürüklen-mesini önleyebilmiştir.

Emperyalizme tek bir ülkenin yenilgiye uğratması elbet de olanak dışıdır. Zaten emperyalizmi yenilgiye uğratmak gibi bir girişim de ilk aşamada, anlamlı ve geçerli olamaz. Önemli olan emperyalizmin buyruğuna girmemek, onun tarafından sömürül-memek ve ona karşı savunma araçlarını kullanabilmektir. Ve tek bir ülkenin emperyalizme direnmesi, ikinci bir ülkenin de direnmesine neden olabiliyorsa, o zaman emperyalizme dire-nen, boyun eğmeyen mazlum ülkeler ittifakı doğabilir. Emper-yalizme karşı mazlum ülkeler ittifakının doğması da tek bir ülkenin emperyalizme karşı tavır almasına yol açıyorsa, ki yol açacaktır, o zaman Roni Marguiles’in tek ülkede emperyalizme karşı çıkılmaz savı suya düşmektedir. Zaten onun ulusalcılıkla milliyetçiliği sözcük olarak bir birine karıştırdığı da görülüyor. Ulusalcılık “milliliğin” karşılığıdır. Milli olmak ise milliyetçi olmak demek değildir. İngilizce’deki “national” ile “nationalist” arasın-daki fark gibidir. Örneğin “milli marş”, milliyetçi marş” olamaz. Milliyetçi olarak emperyalizme karşıtlığı değil, ulusalcı olarak emperyalizme karşıtlığı savunmaktayız.

Atila Sarp’ın yazısı ile, özellikle AB-ABDkıskacında sömürgeleşme sürecine sürüklenmekte olan ülkemizde, yeniden ulusal bütünleşme hareketinin doğuşuna gereksinim olduğu, bir kez daha belirginleşiyor.

***

BÜYÜK TÜRK DEVRİMİ
SOSYALİZM ve MUSTAFA KEMAL

Atila Sarp

Sosyalizm ve ona inanan, onu savunan, uygulamaya çalışan kadrolar ile, Kemalizm ilişkileri devrim tarihimizin önemli konu başlıklarından biridir. Söylemde birlik amacıyla ürettiğimiz 250 yıllık bir süreci kapsayan ve tamamlama aşamasına geldiğimiz Türk Devrimi’nin kalp atışlarını ve onun liderini, beslendiği pınarları anlayarak kendi yüreğimizde duyumsamak zorundayız. Sosyalizme, bir düşünce öğretisi olduğu kadar kamusal yönetim biçimi olarak, devrimin pınarına coğrafyamızda katılan evrensel düşün sistemi olarak bakabiliriz

Ekonomide, siyasette, kültürde, sanatta ve insanın günlük yaşamında, sosyalizm, tarih sahnesine çıkan yeni bir sistemin adıdır. Üretim araçları üzerinde kamu sahipliğini temel alır. Tarihsel gelişim süreci, şöyle sıralanabilir: Köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum. Öylelikle insanlığın, herkesten düşünsel ve nesnel emeğine göre alınan, her bireye gereksinimine göre dağıtan tek bir dünya düzenine ulaşması amaçlanır. Sosyalizme göre, düşünce ve kurumlar, nesnel yaşamın görüntüleridir. Sosyalist olmayan toplumlarda, kendisini sosyalist olarak tanımlayan bireyler ne denli çok olursa olsun, kurama özdeş olanların sayısı yok denecek kadar azdır. Çünkü, emekçisi bilinçsiz, köylüsü yoksul, aydını ilkesiz bir ülkede sosyalizm özünden ayrık sadece sözcük olarak kalır.

2006’nın Türkiye’sinde şunu ileri sürmek olanaklıdır: Kişisel çıkarlarını toplumsal yararının önünde gören, toplumun değişimini kendisinin istencinde değil, başka ülkelerdeki gelişimin etkisinde düşünce üreten, içinde yaşadığı toplumun ortak değerlerine yabancılaşan ve özel mülkiyeti kandırma ve hile yoluyla çıkar sağlama amacına dönüştüren kadroların, kendilerini ilerici gibi görüp gösterseler de, sosyalizmle en ufak ilişkileri söz konusu olamaz.

Ülkemizde Sosyalizm.

İçinde yaşadığımız coğrafyada 250 yıllık süreç içinde, iktisadi sistem değişikliklerinin tarihini yaşamaktayız. Osmanlı coğrafyasının son 200 yıllık tarihi, ilkel, feodal düzenin üretim ilişkilerindeki değişimin ortaya çıkardığı sınıflar arasındaki savaşımın, bir başka deyimle sosyal devrimin tarihidir. Türkiye Cumhuriyetinin ulus devleti, bu tarihin içinden gelip bugüne ulaşmıştır. Büyük Türk Devrimi, bu coğrafyanın ilk sosyal devrimidir de diyebiliriz. Bu coğrafyada zaten iki devrim günümüze kadar tamamlanarak gelmişti: Biri “Arap Devrimi” ki iç dinamikleri bakımından evrensel içerik göstermediği, özellikle “İslam devrimi”nin gölgesinde kaldığı için “büyük” niteliği ile tanımlanamaz. İkincisi Mustafa Kemal’in öncülüğünde yaratılan devrimdir. Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşının ürünü olan devrim… Kökenleri ne olursa olsun, hangi inanç pınarından gelirse gelsin, Türk ulusu, bu topraklarda, birlik ve dirlik içinde kendisine gerekli tüm değer yargılarını ortaklaşa yaratarak ve paylaşarak, kendi özüne kavuşmuştur. Kendi doğal kaynaklarını ve işgücü varlığını, “kamu+özel mülkiyet” temelinde geliştirmeyi amaçlayan ulus devlet modelini yaratmıştır Kemalizm.

Sosyalist Kadrolar Ne Düşünüyor.

Kapitalist düzenden sonra geleceği savlanan modern sos-yalizmin tarihi, Osmanlı coğrafyasında 19. yüzyıla dayanmaktadır. 1910’lu yıllardan itibaren sosyalizmin partileşme süreci başlamıştı. Günümüzde sosyalizm, bir çok parti tarafından temel dünya görüşü olarak kabul edildi. Aynı dünya görüşüne sahip oldukları halde, sosyalist kadroların farklı partilere dağılmasının hatta sosyalist olmayan partilerde bile yer almalarının ya da hiçbir partiye bağlı olmayanların “sosyalizm” düşüncesini sürdürmeleri araştırılmaya değer bir sorunsal konudur.

Bunun yanı sıra, sosyalist kadroların Mustafa Kemal, Kemalizm, Atatürkçü Düşünce gibi konularda ne düşündükleri de incelenmesi gerekli bir konudur. Bu yazımızda mercek altına asıl bu ikinci konuyu almaya çalışacağız.

Şefik Hüsnü’ye göre:

Millet Meclisi,Hilafeti kaldırdı. Osmanlı hanedanını ülkeden kovdu ve dini, devlet işlerinden ayrı tuttu. Bunlar devrim açısından güzelliği ölçülemeyecek denli önemli ve olumlu tedbirlerdir. Fakat ne yazık ki, ülkemizde henüz siyaset üzerinde etkili olacak güçte bir işçi ve devrimci parti olmadığı için, halkçılar, girişimlerinde, yalnız karşı devrimciler ve tutucularla karşılaştılar. Kararsızlıkları gereği karşılarındakilerin saldırıların-üdan korunmak için ödün verdiler. Bu geniş devrime, “hilafet, millet ve cumhuriyet mefhumlarında münde-miçtir” gibi yarın karşı devrimcilerin kullanabilecek-leri örtülü bir biçim verdiler. Eğer sözlerini duyurabi-lecek durumda bir devrimci kuruluş olsaydı, kesinlikle mücadele eder, kuvvetli basar, bu uzlaşmacılığın önüne geçer, anlamı açık formüller kabul ettirirdi.1

Kerim Sadi de Katkı dergisinin 2.sayısında (1970) şöyle diyecektir:

Türkiye emekçilerinin omuzlarına “tarihin yüklediği görev”, altı aylık bir çocuğun sırtına yüz kiloluk çuvalı yerleştirmekten farksızdır. Çocuk bu çuvalı nasıl taşıyacak. İşte muamma bu.2

Büyük ozan Nazım Hikmet te “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine / bu hasret bizim, diyecektir.

Hikmet Kıvılcımlıya göre:

Cumhuriyet Türkiye’si, cihan yangınını çıkaran empe-ryalistler elinden milli varlığını kurtararak doğmuştur. İkinci bir cihan harbinden kazanacak hiçbir şeyi olmadığı için iliklerine kadar sulhçudur. Gerçi, her memleketin kendi varlığını dış düşmana karşı koruması en mukaddes hakkı ve vazifesidir. Bir ülkenin müdafaa için en kahhar silahlara başvurmaması yalnız cinnet değil, bir cinayettir de. Çünkü bu köleliğe boyun eğmek olur.3

Mehmet Ali Aybar’ın Kemalist devrimlere ilişkin düşüncesi de şöyleydi.

Atatürk’ün ölümüne kadar Türkiye Cuhuriyeti’nin dış politikası “Kurtuluş Savaşı Türkiye’sine” yaraşır nitelikte olmuştur. Kurtuluş Savaşı, daha önce verdiğimiz savaşlardan hiç birine benzemez. Bu savaşın hedefi anayurdu düşman istilasından kurtarmaktan ibaret değildi. Asıl hedef, halkımızın sömürgeci ve sömürgecilerin boyunduruğundan kurtulması, bağımsız Türkiye’nin kurulmasıydı. İstiklalimizi emin bulundurmak için heyet-i umumiyemizce, heyet-i milliyemizce bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı savaşmıştık. Tarihin ilk milli kurtuluş savaşını kazanmış olan Türkiye, geri kalmış bir ülke olmaktan kurtulamamıştır. Bugün artık geri kalmışlığın bütün olumsuz sonuçlarıyla karşı karşıya bulunan Türkiye’mizde hükümetler, Atatürk devrinin dış politikasını büsbütün bırakarak, kişiliği olmayan, bağımlı bir dış politika izlemek durumunda bulunuyorlar… Türkiye İşçi Partisi, milletle omuz omuza savaşan şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, en modern silahlarla donatılmış bile olsa anayurdu istilaya teşebbüs edecek saldırgan düşman kuvvetlerini her zaman yeneceğine inanır.4

Miri Belli de:

Türk-Yunan savaşı bizim için bir ulusal kurtuluş savaşıydı. Biz, emperyalist devletlerle birlikte yurdumuza giren bir yabancı istila ordusuna karşı, kendi toprağımızda, ulusal bağımsızlık uğruna haklı bir savaş veriyorduk. Emperyalistlerin hizmetinde gerici Yunan iktidarı ise kendi halkını, gerçek çıkarlarına ters düşen bir megalo idea macerasına sürüklemişti. Türkiye’nin parçalanıp devlet olarak varlığına son verilmesi, toprak talanından kendisine bir pay biçmesi için haksız bir savaşta Yunan çocuklarının kanını döküyordu, diyordu.5

Bir gurup aydın şöyle düşünüyordu:

İşte bu anlamda diyoruz ki biz Türkiye’yiz. Adlarımız farklı, soyadımız Türkiye’dir. İçinde bulunduğumuz koşulları Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç yıllarıyla kıyaslamak mümkündür. Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı’na “bu böyle olmaz, vatanı baştan başa değiştirmek lazım, yenileşmek lazım” sözleriyle başlamıştı. Bizim de şimdi söylediğimiz budur. Türkiye’yi içinde bulunduğu çıkmaz sokaktan kurtarmak için ülkeyi baştanbaşa yapılandırmak, yeniden kurmak şarttır.6

Ne rütbe ne nişan peşindeyiz, Erzurum Kongresinde üniformasını bırakan Mustafa Kemal’in sönmez ateşindeyiz.7

Kemalist devrimin bir nitelemesi de şöyle betimleniyordu:

Logofobi (bilgi, kelime korkusu) cadı/şeytan korkusu illetleri Atatürk’ün bıraktığı miraslar değildir. Tam tersine Mustafa Kemal, hayatı boyunca imparatorluk halklarını sarmış bulunan bu illetlerle mücadele etmiştir. Ancak ne var ki, O’nun ölümünden sonra emperyalistler, bu hastalık mikrobunu doktor kisvesi altında Türk halkına tekrar şırınga etmişlerdir. Mesela, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurdurduğu ilk partinin ismi “Komünist Partisi” idi. Yani, Atatürk, “komünist” söz-üğünden korkmazdı. Ayrıca Atatürk’te, skolastik düşün-cenin vehimleri değil, bilimsel şüphe vardı. Dolayısıyla bir takım gizli teşkilatlar söz konusu olduğunda evhama kapılarak havaya küfredip asla pala çalmaz, yani şeytan taşlamaz, birkaç gariban yahut serseri yakalayıp “cadı” diye yakmazdı. Mesela, milli mücadelenin en yoğun olduğu bir sırada (1920-22) o zamanki Komüntern’e bağlı bir Troçkizan-Komünist teşkilatlanma etrafını sarmaya başladığı, hatta Millet Meclisi’nde 70 kişilik bir grup oluşturduğu halde bile evhama kapılıp operasyona gitmemiş, düşüncesini, iradesini genel gidişatın (objektif sürecin) ana rotasından ayırmamış ve bölmemiştir. Bütün bunlardan da kolayca anlaşılıyor ki, ömrünün sonuna kadar Türkiye’de bir ”çok partili parlamenter siyasi rejim tesisi” özlemi içinde yaşamış olan Mustafa Kemal Atatürk’ün “bu çok partinin içinde Türkiye Komünist Partisi’nin bulunması” şeklinde logofobi ile şeytan korkusu ile istikbale ipotek koyan bir vasiyetini hayal etmek mümkün değildir.8

Eğer at gözlüklerini çıkarmak zahmetine katlanırsan, içinde yaşadığımız toplumun “devrimci sosyal demokrat parti” yi bile bol maden suyu ile hazmedebilecek noktada bulunduğunu, hatta güçlü bir ültra-reaksyoner kadro halinde Atatürk’ü ve devrimlerini bile yok saymaya hazır beklediklerini görebilirsin. Abdülhamit, bu toplumu çok iyi tahlil etmiştir. Ama bir türlü anlayamamıştır. Atatürk ise hem tahlil etmiş, hem anlamış, hem de realiteye oturtmuştur. Üstelik, Atatürk, Marksist falan da değildi. Ya Marksizm’i kaynağında yutmuş olan Mustafa Suphi ve arkadaşları?9

Büyük Türk Devrimini yaratan ve onun kültürüyle birlikte (Halk Evleri, Köy Enstitüleri, Türk Tarih ve Dil Kurumları ile bir bütün olarak) toplumsallaştıran Mustafa Kemal Atatürk’ü, Atila Sarp olarak, 1998 yılında şöyle tanımlıyordum:

Türkiye, net olarak Cumhuriyet Devrimini tamamlama süreci içindedir. Bu, başlamış bir devrim sürecidir. Bu süreçte her insanın hele kendisine 68’liyim diyen her insanın Mustafa Kemal’e ve onun düşüncelerinin gelişim ve değişim süreci ile ilgili en küçük karalayıcı, küçük düşürücü harekete hakkı yoktur. Bu bir. İkincisi, Mustafa Kemal, birbirinden ayrı olan 8-10 tane akımı bir araya getirerek Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır Bu ülkede bağımsız bir süreç yaşatmıştır. Yani, hiçbir ülkenin bağımsızlığı kolay değil, gökten düşmüyor. Hiç kimseye de al sana 700 bin kilometre kare diye de bedava yer verilmez. Bakıyoruz, bizim solcularımız incir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle birbirlerine giriyorlar veya cumhuriyete saldırıyorlar. Samimi olarak dine inananlarla bizim bir sorunumuz yoktur. Onlarla bizim fikir mücadelemiz var, zaten biz onu yenmişiz, gene yeneriz. Fikir özgürlüğü tehlike değildir. Ama bir temel düşüncede birleşmemiz lazım. Hangi temelde? Bir değer bulacaksak, bu Mustafa Kemal’dir.10

Kimsenin canını yakmayan sadece emperyalizme karşıt-lığını idam edilerek yaşamıyla ödeyen Deniz Geçmiş Mustafa Kemal’i şöyle tanımlıyordu:

Türkiye ekonomisi tam bir çıkmaz içindedir. Zamlara rağmen açığı 2,5 milyardır. Bu, tutucu kadrolar koalisyonunun iflasını açıkça ortaya koymuştur. Tutucu güçler, egemenliklerini uzun süre devam ettiremeyeceklerini anlamış olmanın telaşı içindedir. Devrimci gençlik eylemini engellemek için tertiplere girişmeleri bundandır. Fakat, umduklarının tersi olmuş ve olaylar bizi daha örgütlü, daha disiplinli ve daha güçlü eylemlere hazırlamıştır. Tertipleriyle gençliği ordunun karşısına düşürmek hedefine ulaşamadıkları gibi, devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemal’ci zinde güçler saflarını birbirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha da fazla ağızdan ağza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa Nutku ve Gençliğe hitabı tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinde geniş kitlelerde bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.11

Deniz Gezmiş, düşüncelerini örgütlemeye götürmeseydi idam edilmezdi. Emperyalizmin ve onun işbirlikçileri için düzene karşıtlığın örgütlenmesidir tehlikeli olanı, o yüzden yok edilmeleri gerekir.

Biz, Atatürk’e her zaman iyi gözle bakmışızdır. Hiçbir yerde aleyhinde konuşmamışızdır. Her zaman yüceltmişizdir. 10 Kasımlarda anlatılır yürüyüşler yapmışızdır. Her yerde saygı duruşu davetimize Atatürk’le başlamışız. Ve bunu inanarak yapmışızdır.12

68’liler, emperyalistlerce içten içe kemirilip aşındırıldıktan sonra paçavraya çevrilen, paramparça yapıla-rak işgal edilen Osmanlı devleti yıkıntıları üzerinde Milli Kurtuluş Savaşı’nı ve devrimle kurulan Türkiye Cumhuriyetini de doğru değerlendirmiştir. Emperyalizme ve onun güdümünde olan gericiliğe karşı verilen Kurtuluş Savaşı benimsenmiş, sahip çıkılmıştır. Kurtuluş Savaşı önderleri, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere saygı ile anılmış, Bayrağımıza, milli marşımıza ve milli değerlerimize saygı gösterilmiştir.13

Yaşamlarını sosyalizm davasına bağlı kalarak geçirmiş Kerim Sadi, Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Nazım Hikmet, Mehmet Ali Aybar ile kendisini “sosyalist” olarak belirleyen kişilerin 1920-2000 arasındaki tarihlerde yazılı olarak belgelerde yer alan görüşleridir bunlar.

Sosyalistler ile milliyetçilerin, mukaddesatçıların; devrimcilerle gelenekçi dünya görüşüne sahip olanların 2006’da AB-ABDkarşıtı çeşitli düzlemlerde bir araya gelmeye gereksinim duymalarının nedenini anlamak için, yukarıya aktardığımız görüşlere yer vermemiz gerekiyordu. Özellikle AB’nin “ulus devlet” kavramını örseleyen adımları, ABD’nin Irak’ta batağa saplanması öncesinde ülkemizde konuşlanmasına ilişkin teskerenin TBMM’de kabul görmemesi, farklı ve birbirine zıt görüşlerin bir araya gelmesini tetiklemiştir. Ocak 2006’ya kadarki süreç, bu akımların yoğun ilişkiye geçmesi olayını gündeme getirmiş, “milli hükümet“ kurmayı amaçlayan “komite merkezi” konusunda anlaşma noktasına varılnış, Mustafa Kemal’in yörüngesinde ortak hareketi görüşmeye açmıştır. (Mustafa Kemal yörüngesinde ulusal bütünleşmeye gereksinim var. bir araya gelen birey ve grupların didişerek ayrışmamaları en içtenlikli dileğimizdir.a.n.ö). Çerçevesi “ulus devleti” korumak olan bu devinim, AB veABD bağımlısı olmayan “milli hükümet-milli meclis”i amaçlayan bütünleşmeye, kendisine “sosyalizm” belirtecini verenlerin karşı çıkması da söz konusu.

Troçkizan olduğu anlaşılan bir yazarın, 29 Ocak 2006 günlü Radikal gazetesindeki makalesi bu karşı çıkışın tipik örneğidir. Londra’dan yazan Roni Mangulies’in “Zehirli Meyve Kızılelma” başlıklı yazısına göre:

Kızılelma koalisyonu, Türkiye için çok yararlı olacak. Gelişmeye ve genişlemeye devam ettiği takdirde, Kemalizm’in bir tür solculuk veya ilericilik olduğu veya olabileceği düşüncesi nihayet -80 yıl gecikmeli olarak- belki de ortadan kalkacak. Açık ki, Kemalizm’in sol olduğunu düşünmek için, 1938 öncesinde bile (bile demiyorum, çünkü Mustafa Kemal’in ölümü ve İnönü’nün ihanetleri arasında her şeyin değiştiğini sananlar var) başka hiçbir neden yok. Demokratik mi, eşitçilik mi, özgürlükçülük mü? Ticaret burjuvazisinin amaç ve taleplerini formüle eden, sonra da devletin ideolojik çimentosu görevini gören bir dünya görüşü, bu sıfatlara nasıl uygun olabilir, yeni bir yüzyılda ilerici bir değişimin temelini nasıl oluşturabilir; hangi alanda “sol” olabilir?Kaldı ki ne Kemalizm ne de günümüzün sözde solcuları, anti-emperyalist… Anti-emperyalizmin, bir ülkenin bağımsızlığını özlemek, ülkenin bağımsızlığını engelleyen dış düşmanlara karşı savaş vermek anlamına gelmez. Bağımsızlık özlemine, ülkede yabancıların değil yerlilerin egemen olması için verilen savaşa, anti-sömürgecilik denir. Başta Afrika olmak üzere, dünyanın her yanında 1945 ile 1975 arasında ant-sömürgeci hareketler, İngiliz, Portekiz,İspanya, Hollanda sömürgeciliğine ve digerlerine karşı başarılı mücadeleler verdi, resmi bağımsızlığını kazandı. Sözünü ettiğim ülkelerin bugünkü durumlarına kısa bir bakış, ulusal bağımsızlığın anlamsızlığını, olanaksızlığını görmek için yeterlidir.

Anti-emperyalizm ise, tek bir ülkenin bağımsızlığı ile ilgili değildir ve olamaz. Olamaz, çünkü emperyalizm küresel bir olgudur. Tek bir ülkenin sınırları içinde yenilebileceğini düşünmek gülünç bir hayalden ibarettir… Tek bir ülkede emperyalizmin silahlı güçlerinden kurtulunabilinir ama, ekonomik ve siyasal ilişkiler ağından kurtulunamaz. Bu ağ, ya dünya çapında çözülür ya da çözülmez, ulusal çözümü yoktur… Dünya görüşlerinden hiçbir ödün vermeden faşistlerle yan yana durabilmeleri, Kemalistlerle sözde solcuların ne kadar “sol” olduklarının iyi göstergesi.. Kızılelma koalisyonunun çeşitli unsurlarını, Kemalistleri, faşistleri ve sözde solcuları bir araya getiren anti-emperyalizm değil, su katılmamış milliyetçilik. Kapitalizm’e dünya çapında karşı olmadan emperyalizme karşı olunamaz. Olunduğu takdirde, “ulusalcı sol” değil, basitçe “ulusalcı” yani doğru ifadeyle “milliyetçi” olunur Ülkemizdeki (!)malum örneklerinde görüldüğü gibi.14

Roni Marguiles’in, Londra’dan yazdıkları, Türkiye’nin Sosyalizm tarihinde yer alanların düşünceleriyle örtüşmü-yor. Adını andığımız sosyalizm yanlılarının görüşlerinde temel yanıtlar var. Fakat, bu yanıtlara tarihler bakımından ve güncelliği itibariyle yani eklemeler gerekiyor. 1923’ün Lozan’ı ile mi yoksa, Kemalizm ile mi hesaplaşma söz konusu? Kemalizm, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde yükselen yeni bir devletin, tarih sahnesine yeniden çıkan sosyal sınıf ve katmanların istenci (iradesi), yeni bir hukuk düzeninin , yeni yasama ve yürütmenin, “Türk Ulusu “olarak, hangi temel ilkelerde bir araya gelindiğinin betimlenmesidir. Bundan 70 yıl önce, Şevket Süreyya Aydemir’in “Kadro” dergisini okumadan, Kemalizm’e tarih koymak yanlış olur.Aslında ulusal kurtuluş savaşımız, emperyalizmin karşısına çıkan ve amacı, tüm dünyada İngiliz, Fransız, Alman sermayesiyle eşit olarak masaya oturmayı amaçlayan 200 yıllık birikimin ürünü olan yerli sermayenin de desteğiyle gerçekleşen ve bugün tamamlanma noktasına gelmiş olan ulusal devrimin kendisidir. Dünya kurtlar sofrasındaki emperyalist devletlerin “sağ”cılığın karşıtı “sol”dur. İngiliz kaynaklı bilgilere dayanarak, kurtuluş savaşımızı, onu izleyen bir devrimin kaynağı olarak almak yerine, anti-sömürgecilik düzeyinde algılamak şu sonucu ortaya çıkarır: Alman sömürgeciliğinin kadrosu Vahidettin gitmiş, onun yerine İngiliz-Fransız ve (şimdilerde de AB-AB’nin) dayatmacı, totaliter iradesi yerleşmiş olur. Zaten ABve ABD merkezlerini rehber edinen “solcu” kalemlerin, kimi allame İslamcılarla örtüştükleri nokta tam burasıdır.

Osmanlı İmparatorluğu, yedeğinde Alman emperyalizmin Birinci Dünya Savaşındaki yenilgisiyle paylaşılmış, bu coğrafyanın bin yıllık tarihini, iktisadi gelişmesini, eski ve yeni sınıf ve katmanların iç dinamizmini yok sayan İngiliz ve Fransız emperyalizmi ve onunla birlikte olanABD ve Yunan ordusu tarafından parçalanmıştır. Yeniden ulus olmanın bilinciyle devinime geçen tüm dinamikler, Türk Ordusu ve onun Başkomutanı Mustafa Kemal’in çevresinde bütünleşerek, tarihte ilk kez emperyalizme savaş yenilgisini tattırmış ve “ulus devlet”ini eski devlet cihazının içinden çıkararak kurmuştur. O nedenle, onlarca yıl sömürge yaşamaya boyun eğmiş kimi ülkelerin kağıt üzerinde kalan anti-sömürge savaşları ile, Mustafa Kemal’in öncülüğünde kazanılan ulusal kurtuluş savaşını bir tutmak hem yanlıştır ve hem de kendi ülkelerini emperyalizmin arka bahçesine dönüştüren o ülkelerin liderleriyle Mustafa Kemal’i aynı düzeyde görmek yanlış olduğu kadar kasıtlıdır da. Bugüne bakıldığında Mustafa Kemal Atatürk’ün ne denli ileriyi gören devrimci olduğu anlaşılmıyor mu?”Kızılelmacılık” “faşistlerle işbirliği” tanımlamaları çerçevesinde düşünmek yerine, kendi ülkesinin gerçeklerine, tüm dünyadaki gelişmelerin doğruladığı Mustafa Kemal’i, ulusun bağımsızlık ve egemenlik haklarını en doğru ve gerçekçi biçimde savunan ulusal liderlerini daha iyi anladıkları için, sosyalistlerin, öteki ulusal güçlerle yakınlaşması noktasında olmaları, kıskançlık ve düşmanlıkla değil, haklıya hakkını vererek yaklaşılsa daha doğru olmaz mı? Bunca acı ve sıkıntıyla bağımsız ve egemen bir ulus olarak kendisine kanla, ateşle vatan yaptığı topraklarda özgür yaşama hakkını elde etmek için bir araya gelmek mi, yoksa yeni ateşleri ocaklarımıza düşürmek mi devrimcilik?

Dip notlar:

1.Şefik Hüsnü. Türkiye’de Sınıflar, Ülke Yayınları, 1971, s.239.
2.Kerim Sadi. Katkı, sayı 2, 197s.10.
3.Hikmet Kıvılcımlı. Emperyalizm,Geberen Kapitalizm, Tarih ve Devrim, Yayınevi, 1974, s.164.
4.Mehmet Ali Aybar. Türkiye İşçi Partisi Programı, 1964, s.157
5.Mihri Belli. Rigas’ın Dediği, Dönem Yayınevi, 1988, s.24.
6.Taner Akçam,Yavuz Önen,Akın Birdal. Türkiye Toplumsal Barış Projesi, Barış Partisi, s.16.
7..Ali Kırca, Sarp Koray. 69 Subay Bildirisi, Cumhuriyet, 12 Aralık 1969.
8.Ali Ergin Güran. İç Dinamiğin Sancıları, Doruk Yayıncılık, 1966, s.70
9.Orhan Selen. İç Dinamiğin Sancıları, Doruk Yayıncılık, 1966, s.70
10.Atila Sarp. 68’li Yıllar, İmge Kitapevi, 1998, s.554
11.Deniz Gezmiş. Deniz, Belge Yayınlar, 1991, s.259.
12.Ruhi Koç. 68’li Yıllar, İmge Kitapevi, 1998, s.334
13.Haşmet Atahan. 68’li Yıllar, İmge Yayınevi, 1968
14.Roni Manguiles. Zehirli Meyve:Kızılelma, Radikal, 30 Ocak, 2006

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail