Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 63 Geri Tavsiye Et Yazdır


LAİK EĞİTİM ve ÖZGÜR TOPLUM SÜRECİNDE KÖY ENSTİTÜLERİ.
Ali Dündar.

Devlet, ülke,ulus, bağımsızlık gibi temel ögelerden oluşan siyasal bir varlıktır. Bu tanımlama elbette doğrudur. Fakat, tamam değildir. Çünkü devlet, yaşamını başarıyla, kesintisiz uzatabilmek için, adama gerekseme duyar. Adamlı devletin niteliklerine gelince: Yapıcı, kurucu, koruyucu olduğu denli, eğitici olmaktır. Bir devlet adamı, kamu işlerini eğitimi savsaklayarak görmeye kalkışırsa, görev ve sorumluluğunun en önemli yanlarından birini karanlıkta bırakmış olacağından, kurmaya çalıştığı yapı, temelden yanlış yapılaştırıldığı için, her an yıkılma sakıncasına açık olacaktır.(Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet gazetesi, 19 Haziran 1954).

Cumhuriyet, eylemselliğini “Ulusal Bağımsızlık Savaşımın’dan alan, kurulma ve kurumlaşma, örgenleşme felsefesini Atatürk’ün “Halkçılık Programı”na dayandıran her türlü inak (doğma) ve inakçılığa karşı, çağcıl bir “aydınlanma tasarımı” dır. Anayasamızın 174. maddesinde, adı geçen sekiz “Devrim Yasası” ile tüzel kimliği bekitilen, sağlamlaştırılan bu aydınlanma tasarımının özünü “Öğ-retim Birliği” oluşturur. Bundan amaç: Belleğini çağdışı kalıntılardan arındırmış, anlığında hiçbir koşullanmaya ve inaksallığa yer vermeyen; her tür olay ve olguyu eleştirel bir düzlemde irdeleme eğitimi almış; her durumda “neden-sonuç” denklemi oluşturabilme yeteneği kazanmış yurttaşlar yetiştirmektir.

Bu çağdaş aydınlanma tasarımı kapsamında “Cumhuriyet Devrimi”nin: Osmanlıdan devir aldığı okumasız yazmasız yerine göre kul/köle, yerine göre ümmet/tebaa olan insanı, bireysel anlamda birey, ulusal örgenleşme anlamında yurttaş yapmayı içerdiğini bilenler, cumhuriyet sözcüğünü, genellikle “Türkiye Cumhuriyeti” tanımlamasını kullanmaktan özellikle kaçınıyorlar. Ulusal derneşim (ulusal bilinç edinme) sürecinde, çok özel ve tarihsel yeri/konumu olan, kimi/kimliği açık cumhuriyet yerine, soy sopu karmaşık, kimi/kimliği karanlık, isteyenin istediği yöne çekip sündürdüğü “demokrasi sözcüğünü yeğliyorlar. Yorumunu ve yöntemini cumhuriyet kavramı içinde, cumhuriyetin kazanımları kapsamında açımlayıp çözümleyebileceğimiz “Cumhuriyet Eğitimi” tamlaması yerine ulusal ve tarihsel kimliği tartışmalı “demokrasi eğitimi” tamlamasını öne çıkarmaya, insanların kulaklarına akıtmaya çalışıyorlar.

Neden, derseniz, cumhuriyet kavramının odağında bulunan “öğretim birliği” sözcesi, laik eğitim, özgür toplum amacını/iletisini de içerdiği için, düzeni anlatacakları, cumhuriyet yönetiminden söz edecekleri zaman, Türkiye Cumhuriyeti demekten özellikle ve amaçlı olarak kaçınıyorlar. Cumhuriyet’in unutulmaz eğitimci devlet adamlarından Hasan Ali Yücel’in sözünü ettiği ve niteliklerini belirttiği “adamlı devlet” ten sorumlu bir yapılanmayı öngörür Cumhuriyet eğitim ve öğretimi. Bilindiği gibi Cumhuriyet eğitim ve öğretimi, din/inanç kaynaklı, ümmet, kul/tebaa olurluklu inaklara kapılanmış bir toplumu: Eğitim öğretim yoluyla canlandırma; usunu kullanma; niceliksel yığınlaşımı, niteliksel örgütlenmelere evriltme işleviyle yükümlüdür. Devrim yasalarının, ulusal derneşim ve kurulma/ kurumlaşma sürecinde ne anlama geldiğini görmezden, bilmezden gelenler: Bu sürecin odağında yer alan Öğretim Birliği’ni salt bir bakanlıkça yönetilen eğitim-öğretim düzeniymiş gibi algıladıklarından, hacıyı, hocayı, imamı mollayı da aynı düzen içinde varsayarak, işin nicel yanını bayraklaştırıp nitel yanını körelttiler. Böylece Cumhuriyet eğitimi “akıllı adamlar” yetiştirecek kurumlar/kuruluşlar olarak gelişeceği yerde, sakallı cudamların at oynattığı arpalıklara dönüştü.

Oysa, ne kutsal bir imeceydi o, ulus okullarının, köy ve mahalle halk okuma odalarının, Halkevlerinin, Dil ve Tarih Kurumlarının açılması; ekinsel kirizmalamanın, yurdun her bucağının bilimsel/ bilgi ekeneğine dönüşmesi. Doğayı sürekli gözaltında tutan ve kullanıp yoğaltmak için fırsatlar arayan, bu amaçla devletin yasalarını bile delik deşik eden, çalıp çırpıçılar, tüketiciler değil; doğanın sürekli değişirlik yasasını unutmadan, yok ettiğini yerine koyma bilincini, insansal yaşama ekinine dönüştürmeyi; doğadan aldıklarını yerine koyabilmenin yolunu yöntemini araştırmayı ahlaksal sorumluluk bilinciyle kavramış adamlar yetiştiren eğitim-öğretim ocaklarının açılması. İşte o ocaklardan biri de Köy Enstitüleri, “doğru algılanıp ussal yöntemler ve sayısal ölçütlerle doğrulanıp sindirilmeyen her bilginin giderek inaklaşıp uyuşturucu etkene dönüşeceğinin ayrımında olan eğitim ve öğretim kurumları” idi.

Cumhuriyetin öncelikleri, hep eğitim ve öğrenimden yana olmuştur. Eğitim ve öğrenimde öncelikleri ise: 1.Eğitim ve öğretim öncelikle köyden başlamalı: 2.Eğitim ve öğretimde geçerli yöntem, kesinlikle yaparak (işevuruk) öğrenme yöntemi olmalıdır. Çağcıl eğitimbilimcilerin de üzerinde önemle durdukları: İş içinde üreterek öğrenme* nin, gene o eğitbilimcilerce saptanmış, öğrenmeyi kolaylaştırıcı ve kalıcı kılıcı; bilimselbilgiye ulaşmada yol açıcı, arama/araştırma yeteneğini kazandırıcı etkileri öngörülüyor. Örneğin: Zamanlama, zaman kavramı kazanma, gereci, maddeyi, doğa varlıklarını tanıma; zaman ve gereci (maddeyi) ekonomik kullanma; paylaşma, ödünçleşme vb. ilişkiler geliştirme; sıralama, ayırma, ayrıntılama, azlama / çoklama vb. beceriler kazanma; iş/üretim gereçleriyle ortaya çıkan eylem, zaman ve yaratılan, tüketilen değerler arasında neden-sonuç ilişkileri kurabilme; karşılaştırmalı kavramlama- tanımlama; inaksal olanla olmayanı birbirinden ayırma yeteneği kazanma; kapalı devre ve süredurumdan kurtulma, yaratıcı düşünme, yaratıcı eyleme yönelme yeteneği kazanma gibi eğitimbilimsel yararları öne çıkarılıyor

Köy Enstitüleri rasgele bir okul değildir. Atatürk devrim ve ilkelerini doğru kavramış, cumhuriyet ülküsünü sağlam algılamış, Hasan Ali Yücel gibi, İsmail Hakkı Ton-guç gibi aydın kafaların tasarçizimledikleri büyük ve çağcıl bir okullaşma, eğitimleşme ve ekinleşme imecesiydi. Ne var ki Yüceller, Tonguçlar ve daha niceleri azlıkta kaldılar. Çoklukta olanlar Osmanlı döküntüleri; şeriat kalıntıları; şeyh, seyit, aşiret, tarikat yobazları ve Cumhuriyet düşmanlarıydı. Şükran Yurdakul’un dediği gibi, “Köy Enstitüleri, derebeyi artıklarını uykularından eden eğitim, öğretim kurumlarıydı.1 Uykusundan olan, insanlığından da oldu. Köy Enstitüleriyle aydınlığa açılan bütün kapı ve pencereleri kapatarak, orada okuyanları, hiçbir ışık sızdırmayan imam okullarına, Kuran kursla-rına yönlendirdi.

Bugün hiçbir yabancı basında ülkemizdeki imam okulu ya da Kuran kurslarının varlığı hakkında her hangi bir yazı, haber çıkmıyor. Oysa Köy Enstitüleri açık bulunduğu sürece, içerde ve dışarıda binlerce makaleye, habere ve yüzlerce kitaba, profesörlük, doçentlik tezlerine konu oldu. Çünkü Köy Enstitüleri, değerli tarihçilerimizden Ord.Prof.Dr.E.Ziya Karal’ın saptamasına göre, “Türk toplumunun dünya eğitimbilim tarihine kattığı en bilimsel eğitim ve öğretim uygulama örneğidir”. Köy Enstitülerini kapattırmak, orada yetişenleri karalamak için, ne aşağılık iftiralara başvuruldu, ne akla vicdana sığmaz çirkeflikler üretildi. İftiracıların, Köy Enstitülerinde “şehir düşmanlığı öğretiliyor, köylü şehirli birbirine düşürülmek isteniyor, diye bayrak kaldırdıkları dönemde, ülkede bugünkü gibi kentleşme, kentlilik yoktu. Nüfusun % 89,7’si kırsal alanda yaşıyordu; okur yazarlık oranı %30’un altındaydı. Köylülükten kurtuluş için köylünün kendi toprağında, kendi ekeneğinde canlanması, işinde yaşamının her aşamasında bilgiyle donatılması Cumhuriyetin öncelikleriydi. Bilgi ile donatılan çiftçinin, çobanın elde ettiği ürünü sanayi/pazar malına dönüştüreceğinden, bundan elde edilecek artı değerlerle, hem sanayi devrimine evrilmesi gereken Türk sanayisinin alt yapı destek-lenmiş, hem de kırsal alan nüfus gönencini kendi toprağında yaratmış olacağından, bugün olduğu gibi, köylü kente yürümeyecek, kentbilimsel anlamdaki kentliliği, köykentliliğe dönüştürmeyecekti. Okullaşma ve eğitimleşmenin kırsaldan başlatılmasının, Tonguç’un “Canlandırılacak Köy” ülküsünden beklenilenlerin temelinde bu umutlar yatıyordu. Çünkü, Köy Enstitülerinin ilgi ve iletişim çevrimine giren hemen her köy, kasaba ve kentte su kullanılmaya, toprak işlenmeye, ağaçlık-meyvelik alanları oluşturulmaya başlanmıştı.

1940 yılının ortasında bir Ortadoğu gezisine çıkan Amerikan Başkan adaylarından W.Willkie, anılarını yazdığı “Tek Bir Dünya” adındaki yapıtında: Türkiye’de birkaç ili, bir çok köyü tanıdığını, örnek tarım çiftliklerini gördüğünü, okulları ziyaret ettiğini, öğretmen ve öğrencilerle tanıştığını söyledikten sonra şöyle yazıyor:” Orta şarkın Arapları gibi, Çin’in sınırlarında yahut Pasifiğin cenubu garbi adalarında yaşayan milletler gibi, Hintliler gibi, Türkler de bir nesil evveline kadar, müstakil idare tarzında tecrübe sahibi değildi. Hiç denecek bilgileri, çok kötü bir sıhhat ve temizlik anlayışları vardı. Çok kötü bir istismar, fakir ve zaruret tarihleri vardı. Fakat, şimdi bunların hepsi yok olmuş. Kısa birkaç sene içinde hayat tarzlarını, köhne düşünüş tarzlarını tamamen değişti-rmişler. Türkler, eski Şarkın peçesini - kelimenin hem asli hem mecazi manasıyla yırtmış bulunuyorlar. Peçenin milletin gözünden sıyrılmasıyla ortalığa yayılan ışık, emin olabilirsiniz ki devamlıdır. Köye su getiren, köylüye çamaşırhane yapan, talebenin, öğretmeniyle birlikte köylüye okul yapan, yol açan Köy Enstitüleri gördüm, onlarla, öğretmenleriyle tanışıp konuştum. Suyun, toprağın, camın, demirin kullanılışını görünce, bir kez daha kani oldum ki sanayi inkılabı ne tek bir milletin, ne de tek bir ırkın malıdır

Daha sonra bizden bir yazar, Falih Rıfkı Atay, birkaç Köy Enstitüsü’nü gezip gördükten sonra, izlenimlerini 1941 yılı Nisan ayı içinde Ulus gazetesinde, bir dizi yazısıyla dile getirdi:

Ne yuvalarını ören kuşlar, ne kovanlarını kuran arılar, Köy Enstitüleri’nde öğrenim gören bu çocuklardan daha çalışkan ve daha şevkli değildirler. Hangisinin başını okşayıp, bir sual sorsanız, zeki ve uyanık gözlerinde bir an önce görevine, işine dönmek acelesini hissedersiniz…Halk eğer zorlarsanız, kayalardan daha sert, eğer gönül yolunu bulursanız size engin deniz gibi açıktır. Bizim köyden ne çıkar? Şöhretleri birkaç göbek yoklayınca görürsünüz ki büyük komutan, dahi şair, yüksek alim, mimar, ressam, mühendis, bir medeniyet ve kültür ne istiyorsa hepsi çıkar, buna hiç şaşmayız.Fakat neden bu çağımızın köylüsü çıkmaz, bunu hiç düşünmez, akıl tartısına almayız: Görenekçi ve inatçıdırlar. Rençpere ne denli emek verseniz boştur: Okumayı öğretirsiniz unutur. Sıtmanın sebeplerini anlatırsınız kulak asmaz. Şimdi biz köy Enstitüleri’yle ikinci göbekte her şey olabileni,ilk göbekte bu yüzyılın, çağımızın köylüsü yapmaya çalışıyoruz.; Köy Enstitüleri’ni bunun için açtık. Tonguç Baba ve arkadaşları, alınlarının teriyle, bol yemiş verecek bir asil ağacı sulamaktadırlar. Ne için? Tarlalarda daha dolgun başak, bostanlarda daha yeşil, daha bol zerzevat, ağaçlarda daha bol ve sağlıklı meyve ve kafalarda daha gür ışık ve bir de yuvalarda mutluluk, yüzlerde akar su gibi neşe için.2

Öğretmenimiz Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi, bu yılın 17 Nisanında bir gurbet bayramı yaşayacağız; giderek soluklaşan, soluğu kısılan bir gurbet bayramı daha. Vahyin, vahyi de var eden us’u alt etmeye yeltendiği bir karabatakta boğuşarak, Köy Enstitülerinin 66. yılını kutlayacağız, ne yazık!..

Dip Notlar.

(*) Köy Enstitüleri’nde öğretim/eğitim izlencesinin temel felsefesi olarak “İş içinde üreterek eğitim ve öğretim” tanımını benimsedim ve yazılarımda, konuşmalarımda hep bu tanımı kullandım. Kimileri de “İş içinde iş için eğitim ve öğretim” biçiminde yazdı ve konuştular. Onların bu tanımında yer alan “için” ilgeci tanımda, amaç ilgisi kurduğu için, eğitim ve öğretmi “iş” terimine yüklemekte ve tanıma salt işlemek, iş çıkarmak, iş yapmak anlamı vermektedir. Oysa Köy Enstitüleri’nde, iş kavramı eylemsel işçiliğin ötesinde ahlaksal/ düşünsel işçiliği ve ahlaksal yaratıcılığı da kapsamaktadır; çünkü, bilimselliği üretimciliğine yönelmeyen bir işçilik, gündelikçilikten öteye geçemez. (A.D)
1. Cumhuriyet gazetesi, 1 Mart 1991.
2 .Pazar Konuşmaları,s.8-37.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail