Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 66 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL.

Ali Nejat Ölçen

Osmanlı'nın son döneminde emperyalizme boyun eğmeyi ihanet olarak nitelemek gerekirken, çağın koşulu gören kimilerine, TBMM'nin gizli celselerinde en çarpıcı yanıtı veren kişinin kim olduğunu biliyor musunuz? 195'0;de iktidara gelen Demokrat Partinin kurucusu ve 3.Cumhur-başkanı Celal Bayardır o kişi. TBMM' nin 6 Mart 1338 (1922) günlü gizli celsesinde Dışişleri Bakanına vekalet eden İktisat Vekili Mahmut Celal (Bayar) ilk sözü alarak sorulara yanıt vermek üzere şu konuşmayı yapar:

Efendiler, muhterem arkadaşlarımdan Aydın Mebusu Tahsin ve Kırşehir mebusu Yahya Galip Beyler ve rüfekasının (arkadaşlarının) ve kezalik Diyarbekır Mebusu Hacı Şükrü Bey'in verdikleri istizah takrirlerine (gensoru önergelerine) Trabzon Mebusu Abdulgafur Efendinin talepnamesi (isteği) kemali dikkatle tetkik olundu. Yusuf Kemal Beyin (Dışişleri Bakanı) İstanbul tarikiyle seyahatini ve orada vuku bulan temasları hakkında Meclisi Alinizi layıkıyla tenvir edebilmek için biraz maziye doğru icrai nazar etmek mecburiyetini görüyorum. Malumu alinizdir ki, İstanbul'da menafii memleket ve vatana aykırı harekat-ı hainanesiyle (hainliğiyle) Türk ve İslam efkarı umumiyesi (kamu oyu) karşısında düşmanlarımızın ve bunların amal ve efkarı muzırrasına karşı ankastin iktifa ve intiba eden mahafilin bile mevkiinde tutamadığı açıktan açığa muzaheret ve sahabet eylemediği (düşmanlarımızın ve bunların eylem ve düşüncelerine boyun eğen çevrelerin bile açıktan açığa sahip çıkmadığı) Ferit Paşa Kabinesinin zaruri ve ıztirari vaki olan (gerekli olan) sükutu üzerine Tevfik Paşa ve rüfekası mevkii iktidara gelmişlerdir.

Sadrazam Damat Ferit Paşa'nın Sevr Antlaşmasında imzası olmadığını Murat Bardakçı ileri süre dursun, o gizli celsede Celal Bayar Dışişleri Bakan yerine Ekonomi Bakanı olarak o sadrazamı hainlikle suçlamakta ve onun yerine gelem İzzet Paş'nın dahi Sevr Antlaşmasının en uygun çözüm biçimi olduğunu düşündüğüne değinmektedir. Ve o gizli celsede: Sadrazam İzzet Paşa dahi Sevr Antlaşmasının kimi sakıncalarının giderileceğini şu cümlelerle açıklar:

Bu sayede müsalahanamenin (Sevr Antlaşmasını barış, sözleşmesi olarak nitelemektedir) bazı muzırrasının tevhini mümkün (kimi sakıncalarının giderilmesi olanaklı) gibi görülür; Mahaza bu olmazsa dahi çizilen hudut dairesinde müstakil ve terakki edebilecek bir hükümeti muntazama teşkil ettirileceği bir çok rical ve alelhusus İngilizler tarafından vaat olunmaktadır.

Celal Bayar, Sevr'in çok sakat bir mantıkla Sadrazam İzzet Paşa tarafından nitelendirilmesini eleştirmekte ve : Sevr Muahedesiyle taayyün edecek hudutlar dahilinde müstakil ve terakki edebilecek bir hükümeti muntazama teşkil ettirileceği demekle bize Sevr Muahedesinin bir hakkı beka bahşetmiş olduğunu tasvir ediyor. Efendiler buna imkan var mıdır,diye sormaktadır. İzzet Paşa dahi Damat Ferit Paşa gibi düşünmekte, Sevr Antlaşması’nın Orta Anadolu’da küçük bir bölümü bağışlayarak (!) bağımsız, gelişebilir bir hükümet kurmamıza izin verileceğini İngilizler sözle vaat etmekteymişler.

Bugün Medyamızda ve kimi siyasal parti katlarında, Sevr gerçeğinin 2000'li yıllarda güncelleşerek politik yönden gündeme sokulduğunu görmekten aciz kadroların varlığından söz edebiliriz. Batı emperyalizmin Anadolu'ya göz diken açgözlülüğünü göremeyenlere TBMM'nin gizli celselerindeki gerçeklerle yüzleşmelerini öneriyoruz. Osmanlı ne denli gaflet içinde yönetiliyordu ki, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa 26 Teşrinevvel 1336 ( Ekim 1921) de hala Sevr Antlaşmasında İngiltere'nin Anadolu'nun arta kalan küçük bir bölümünde hükümet kurmamıza izin verileceği vaadine bel bağlarken, Mustafa Kemal'ıin düzenli ordusu, 1.5 ay önce Sakarya cephesinde Yunan ordusunu yenilgiye uğratmıştı. Bir yıl sonra da 30 Ağustos 1922&'de Yunan kuvvetleri tümüyle yok edilecektir. Mustafa Kemal'in Başkomutan olarak, TBMM'nin 6 Mart 1922 günlü gizli celsesinde, ulusuna nasıl güvendiğini açıklayan şu sözleri, her yurtseverin yüreğinde yer etmesi gerekir. O gizli celsede sözlerine şöyle başlamıştı:

Arkadaşlar bu akşam cepheye hareket edeceğim ( Allah selamet versin, sesleri) Heyeti celilenize veda etmek üzere geldim. (Allah muvaffak etsin) Bu münasebetle vaziyeti askeriye hakkında Heyeti Celilenizi tenvir maksadıyla malumat arz edeceğim. O gün konuşmasına böyle başlamış ve şunları söylemişti: Efendiler bizim üç vasıtamız vardır. Bunlardan birisi ve en mühimi aslolanı doğrudan doğruya milletin heyeti umumiyesidir. Hayat ve istiklali için kalp ve vicdanında mütecelli olan arzu ve emellerin inkişafındaki salabet (sağlamlık) ve kuvvettir. Millet, bu arzuyu derunisini ( ulus bu derin istemini) ne kadar kuvvetli izhara muvaffak olursa (göstermeyi başarırsa) ve ne kadar bu emeli vicdanisini ve bu emelin tahakkukundaki (gerçekleşmesini) azmü imanı göstermeye muvaffak olursa, düşmanlarımızın savletlerine (saldırılarına) karşı o kadar kuvvetli bir vasıtai müdafaamıza kani olabiliriz. İkincisi vasıtai müdafaamız efendiler; bu milletin hakiki ve sahibi selahiyet mümessillerinden mürekkep olduğundan Heyeti Celilenizin (yetkili temsilcilerinden oluşan yüce kurulunuzun) arzusu ve hakikatı milliyeyi izhar ve isbata ve bunun icabatını (gereğini) bütün kanaatımızla tatbikte göstereceğimiz azim ve celadettir .(karar ve yürekliliktir) Heyeti Celileniz bütün dünyaya karşı ne kadar çok mütesanit ve vahdet halinde bu arzuyu milliyi tecelli ettirirse, hiç şüphe etmemeliyiz ki, düşmanlarımızın savletlerine karşı çok kuvvetli ve en kuvvetli vasıtai müdafaaya malik olmuş oluruz. Efendiler, yine milletin müsellah (silahlı) evlatlarından mürekkep olup düşman karşısında mütehaşşit bulunan (bütünlüğü olan) ordumuzdur. Efendiler, bu kuvvetlerle düşmana karşı mutasavver (tasarlanmış) olan cepheler cümlenizce malumdur ki ikiye ayrılır Dahili cephe, zahiri cephe. Dahili cephe aslolan cephe bütün memleketin aynı fikir ve kanaatte olarak yek vücut olarak tesis etmiş oldukları cephedir. Herkesin malumu olduğu bir tabirle arz edeyim, dahili cephe, zahiri cephe.. Zahiri cephe, doğrudan doğruya ordumuzun düşman karşısında göstermiş olduğu cepheden ibarettir. Bu zahiri cephe, ordu cephesinin tezelzül etmesi, tebeddül etmesi, mağlup olması, çözülmesi, hiçbir vakit bir milleti ve bir memleketi mahvedemez. Bunun hiçbir ehemmiyeti yoktur. Asıl haizi ehemmiyet olan, ve asıl memleketi temelinden yıkan ve halkını esir eden dahili cephenin sukutudur. İşte bu hakikate bizden ziyade vakıf olan İngiliz, asıl bu cepheyi yıkmak için iki üç seneden beri, asırlardan beri sarfı mesai etmektedir. (Kahrolsun sesleri)

O genç yaşında Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı'nı kazanmanın ve ulusal bağımsızlığın, felsefi ilkelerini betimlemektedir. Betimlediği felsefeyi üç önemli olguya dayandırıyor. Bunlardan birincisi ve asıl olanı, ulusal bütünselliğin vicdanında tecelli eden azim ve kararıdır. O'nun bu görüşü, Türk ulusunu ne denli yakından tanıdığını kanıtlıyor. Çünkü ulusumuzun hiçbir ulusta var olmayan niteliği, güvenilir, yürekli ve yurtsever kadroların yönetiminde mucizeler yaratabilmesidir.

Ne var ki, ülkemiz yeniden dahili cephenin bütünselliğini koruyacak kadroların varlığından yoksun düşmüştür. Avrupa Birliği'nin uydusu ve ABD'nin müttefiki olmanın taşımaya başladığı ölümcül sakıncaların ayırtına varmaktan uzağa düşmüştür bu kadrolar. Siyasetçisiyle, köşe yazarları, öğretim üyelerinden kimileriyle varoluşu tehdit eden saldırıları görmekten, duyumsamaktan, devinime geçmekten uzaklaşan toplumsal yapının içine sürüklenmekteyiz. Avrupa Birliği, öte yandan ABD, 2000'li yılların içinde, bu dahili cepheyi çökertmeyi amaçlamış görünüyor. Yurt içinde kimleri bilerek ve bilmeyerek bu dahili cephenin çökertilmesi stratejisine yardımcı olmaktadırlar. Açık deyimiyle, bugünün Türkiye'si birlik ve beraberliğin sağlanmasındaki sorunları yaşamaya başlamıştır.

Bu konuda Mustafa Kemal'in ne denli haklı olduğu ve tüm olanaksızlıklar içinde ülkenin kurtuluşunu neden ulusal birlikte gördüğü bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Ordunun tezelzüle uğraması, yenilgiyle dağılmasını bile, ulusal dağılmışlıktan daha önemli görmemektedir Mustafa Kemal. Çünkü, ulusal birlik, tüm dağınıkları bütünleştirmeyi bilecek bilinci ve gücü bizatihi içinde taşır. Bugünün siyaset ve devlet adamlarının nasıl olması gerektiğinin dersidir o konuşma. Şimdi somanın zamanı gelmiştir. Mustafa Kemal';in 40 yaşında Birinci Millet Meclisinin üyelerine verdiği dersi belleyebildik mi? Anımsıyor muyuz?. O'nun TBMM'nin 6 Mart 1922 günlü gizli celsesindeki bu üç temel ilkesi, devrim tarihimizin altın harflerle yazılması gereken temel felsefesini betimlemektedir.

Bugünkü Türkiye'mizin elinde sadece "zahiri cephe" kalmıştır. Cumhuriyetin kazanımlarını koruma azmini ve kararını sürdüren zahiri cephe, yani ordumuz. Ordumuzun Cumhuriyetin kazanımlarını korumaktaki azim ve kararını, ordunun siyasete karışması biçiminde yorumlayan gafillerimiz burnunun dibinde İngiliz Genel Kurmay Başkanı Sir.Richard Dannat'ın Başbakan Blair'e yönelik İrak savaşına ilişkin kararlardaki yanlışlığı dile getiren eleştirisini anımsamalıdır. Ne demişti İngiltere'nin Genel Kurmay Başkanı: Bir yabancı olarak bir ülkeye davet edildiğiniz zaman memnuniyetle karşılanırsınız. Ancak biz bu ülkeye (İrak'a) davet edilmedik, İrak';taki varlığımız, ortaya çıkan güçlükleri daha da arttırıyor". (basın,12 Ekim 2006).

Yurt yararı için asker de konuşur ve konuşmalıdır elbet. Ülkeyi küçük düşüren, aşağılayan sözleri "ifade özgürlüğü ";olarak niteleyen bizdeki Levantenlerin ellerindeki kalem hangi güçlerin buyruğundadır bilemiyoruz. 6 Mart 1922 günlü celsede ne diyor Mustafa Kemal: Asıl haizi ehemmiyet olan, asıl memleketi yıkan ve halkını esir eden dahili cephenin sukutudur (düşkünlüğüdür). Dahili cephemizi sukut etmekten kurtaracak Mustafa Kemal'leri yaratmak zorundayız.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail