Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 66 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


KAN GÖLÜNDE BOĞULAN BUSH YÖNETİMİ.

Ali Nejat Ölçen

ABD'nin Irak'a saldırısında Türkiye'nin de görev üstlenmesini kamuoyuna aşılamak için o köşe yazarları kalem oynatırken ve kimi öğretim üyelerinin TV ekranlarında ağızlarından köpükler saçılırken, Türkiye Sorunları kitap dizimizin 49.sayısında (Nisan 2003) şu dizelerle emperyalizmin kirli yüzünü eleştirmeyi görev saymıştık: onun başlangıcı bu savaş çökecek ABD göreceksiniz yavaş yavaş kan ve göz yaşı bırakarak arkasında Tarihin karanlığına atılacaktır ders kitaplarında anlatılacaktır.

Türkiye Sorunları kitap dizimizin 51.sayısında da (Nisan 2003) ABD askerlerini şu dizelerle eleştirmiştik:

Koparıp seni ülkenden çok genç iken
ölüm makinesine çevirdiler
Beyaz Saraydaki çirkin Beyaz Saraydaki kin.
Sen ey ABD'li asker kan ve gözyaşı bırakaraktan
çekilip gideceksin Irak'tan
canlı ya da sakat
fakat
Vietnam benzeri "lmiş, ufalmış, ezilmiş biçimde
br kaç yıl içinde.

Bunları niçin anımsıyoruz. Bugün o yazdıklarımız gerçekleştiği için. Irak';ta saldırının gerekçesi olarak kullanılan kitle imha silahları bulundu mu? Hayır bulunmadı. Irak'a demokrasi geldi mi. Hayır gelmedi. Irak';a Saddam sonrası barış getirildi mi? Hayır "rilmedi. Irak'ta üniter devlet modeli yerleşebildi mi? Hayır, yerleşmedi. Şimdi Irak'ın üçe bölünme sakıncası karşısında ABD kaygıya kapılmakta ve Başkan Bush ve Beyaz Saray sözcüsü, bunu "barut fıçısını patlatma";olarak nitelemektedir. (basın, 22 Ekim 2006) O barut fıçısını kim hazırladı? Türkiye Sorunları kitap dizimizin 51.sayısındaki bir dizeyi anımsayalım:

Ey ABD’li asker
başında mihver suratında kan ve ter
çelik gövdeli tankın yanında
ölümden beter titriyorsun korkudan
topraktan, sudan pusudan.
Onlar yurdunu savunuyor
dişiyle ve bir gün gelecek boğacak seni
çişiyle
Mezopotamya'nın geçmişiyle.

ABD'nin eli kanlı başkanı Bay Bush, sonunda Irak'taki durumdan hoşnut olmadığını açıklamak zorunda kaldı. Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında, ";ülkesindeki güvenliği Irak'taki terörle savaşarak sağlamaya çalıştığını" söyleyecek kadar hala sorunun ayırtında olmadığını kanıtlamaktadır. Irak';ta Saddam döneminkinden daha da şiddetli , terörün yaratıcıcısı olduğunun ayırtında da değil. Şimdi onun kendi halkını nasıl yanılttığına ilişkin ABD Medya'sında yer alan haber ve yorumlara değinmeliyiz. Örneğin Barrie McKenna, 17 Ağustos 2002 günü İnternete aktarılan yazısında, Başkan Bush'un Irak yangınına tutkuyla girişmesine ABD'nın müttefikleriyle birlikte Cumhuriyetçilerin de kuşkuyla baktıklarını belirterek konuyu ele almıştı. Henry Kissinger'in ve de Bush'un babasının döneminde ulusal güvenlik uzmanı olarak çalışan Brent Scowcroft'ın da kuşku duyanların arasında olduklarını yazmıştı. (bakınız:www.commodreams.org/hesdlines02/0817-04.htm).

Hatta, olası bir savaşta insan maliyetinin korkutucu, Amerikalılar için de çok fazla ağır olacağını belirtmiş; şunları vurgulamıştı: Hatta Ortadoğu dışına taşacak ve müttefiklerin ABD'den uzaklaşmasına neden olacaktır. Her şeye rağmen, Mr.Bush, Amerikalıların ya da Dünyanın ötesinde Irak bataklığına doğru hızla koşmaktadır. Kamu yoklamasında, Amerikalılar, bu harekat için, Kongre'de konunun pişirilmesini istiyordu. Pek çok seçkin Cumhuriyetçi, Bush yönetiminde savaşın planlanmasına karşı olduklarını açıkça söylüyorlar. Ülkemizde

ABD'nin Irak'a saldırısında ordusunun ülkemizde konuşlanmasına izin verecek teskere'nin TBMM'inde onaylanmamasını kimileri, acı bir dille eleştirirken, bunun ABD karşısında itibarımızın zedeleneceğini savunurken ve İrak'ta yeni bir coğrafyanın temelleri atılırken dışlanmamız gibi bir kaybın ortaya çıkacağını ileri sürerken, işte bir ABD'li yazar ve siyaset adamı bunları söylüyordu. Dedikleri gerçekleşmedi mi? Bush yönetimi Irak'taki kan gölünden kurtulmanın çarelerini aramıyor mu? Ve Temsilciler Meclisindeki çoğunluğu, Demokrat'lara kaptırmadı mı? O meclisin ilk kadın başkanı Nancy Pelosi karşısında Başkan hezimete uğramadı mı? Savaşı yüzüne gözüne bulaştıran Bush'un Savunma Bakanı Rumsfeld bakanlığın kapısının dışında buldu kendisini. Basına yansıyan haber eğer doğru ise (Hürriyet,5 Kasım 2006), Irak savaşının en coşkulu savunucusu olan ünlü üst düzey yetkilisi Richard Perle, "kahin olsaydım Ira'a girmezdik" diyebilmektedir.

Yukarıya aktardığımız dizeleri yazan Ali Nejat kahin miydi. Barrie McKenna, kahin mi? Richart Perle, Rumsfeld gibi neo-con'ların gözünü kan bürümüştü ve Irak'a saldırının oraya demokrasi getireceği aldatmacasıyla Ortadoğu petrol kaynaklarına el koymayı amaçlıyorlardı. Barrie MacKenna'nın yazısından, Mr. Brent Scowcraft'ın Wall Street gazetesindeki makalesinde ;"Irak'a saldırının kimyasal ve biyolojik silahla İsrail'in saldırısına yol açacağını ve bunun Ortadoğu'da yaygınlaşan savaş nedeni olacağını" belirttiğini öğreniyoruz.

ABD'de akıllı adamlar da yok değil. Örneğin Devlet Sekreteri Colin Powell'in "Savaş şahinlerine karşı, Saddam Hüseyin diktatörlüğünü sona erdireceksek, onun yerine nasıl bir rejimin ikame edileceği konusuna, uluslararası tartışmaya açarak ışık tutmak gerektiğini ileri sürmüş" olduğunu da Barrie McKenna'nın internete yansıyan yazısından öğreniyoruz. Buradan bir sonuç çıkıyor; içinde akıllı adamları barındıran ABD’yi Bush adındaki bir cahil yönetmektedir. Tükiyemiz'deki durum da öyle değil mi?. Nebraska Senatörü Chuck Hagel Kongrede yaptığı konuşmada Başkan Bush'a ";Sen ülkeyi ivediyle savaşa sokabilirsin, fakat, içinden çıkamazsın ve kamu oyu bunun bir risk olduğunu bilmek istiyor"; demişti. Vietnam savaşına genç yaşta katılmış olan 2001 yılında 44 yaşındaki Mark Wasserbauer de "Irak savaşının bir başka Vietnam olacağı" uyarısında bulunmuştu. Neil Mackey Bush'un başkan olmadan önce, Irak'ta rejimi değiştirmeyi planladığını yazmaktadır. (bakınız: www.sundayherald.com.27735). Yazısında, yüreklice: Bush hükümetinin Körfez bölgesinin askeri denetimini, Saddam Hüseyin iktidarda olsun olması, ele almaya girişeceğini, söz konusu plan göstermektedir..

ABD, on yıldır Körfezde düzenli biçimde rol üstlenmeyi araştırmaktaydı. Irak ile çözümsüz kalan savaşım sürerken, hemen Saddam Hüseyin rejimine üstün gelmek gibi bir gerekçe bulundu, diyor.. Türkiye Sorunları kitap dizimizin 64.sayısında belirttiğimiz gibi, Stephen J.Sniegoski';nin "İrak'taki Savaş İsrail';de Tasarlandı" başlıklı yazısında (War on Iraq-Conceived In Israel) "Yeni Tutucular Neocon'lar, Başkan Bush'un dünya terörizmini yok etme amacını 11 Eylül Çift Kule'nin tahribini kullanarak alevlendirdiler "demektedir. Başkan Bush, New York ya da Washington'da büyük Binalardan birine saldırı olacağını biliyordu. Savaş tutkunu Başkan Bush’a (bu bizim nitelememiz değil, ABD'de böyle tanımlanıyor)

11 Eylül 2001 günü uçak kaçırılarak Washington ya da New York';ta büyük binalara saldırılacağına ilişkin bilgi (brifing) verildiği orada yayınlanan haberler arasındadır. (bakınız:www.commentarymagazine.com/podhoretz.htm) Norman Podhoretz'in Eylül 2004'de internette yayımlanan yazısına göre: El Kaide'nin ticari hava yolları uçağını kaçırarak Washington ve New York'ta binalara çarpacağını haber veren bilgiler yırtılıp yok edilmiştir. Ne var ki, Times, 2000'de Bush yönetiminin çok yakınlarda bir tehlikenin vuku bulacağına ilişkin uyarılara kayıtsız kaldığını düşünmektedir. (Bu son uyarının söz konusu yazıdaki İngilizce'si şöyle:

( But not a shred of the documantary evidence cited by the Times for this categorical statement actually predicted that al Quaeda would hijack commercial airlines and crash them into buildings in New York and Washington. Moreover, all of the evidence, such as it was, came from the 1990's. Nevertless, the Times "report" contrived to convey the impression that in the fall of 2000 the Bush adminisration..)

Görülüyor ki, Beyaz Saray 1990'da da buna benzer uyarıyı dikkate almamış, tersine, olası bir saldırıyı Irak savaşını haklı bulacak kamu oyu oluşması amacıyla kullandığı kuşkusu zihinlerde dolaşmaktadır. Bir gün bunun da açıklığa kavuşacağını sanıyoruz. Bu bilgilerin ışığında bir gerçek ap açık ortaya çıkıyor: Savaş tutkunu Başkan Bush, ülkesine dışardan gelecek kanlı saldırıdan kendi amacı doğrultusunda yararlanmayı bilmiştir.

Norman Podhoretz'in verdiği bilgiye göre: Yanlış istihbarata dayalı olarak Irak'a saldırılmasına karar veren Başkan Bush, Senato İstihbarat Komitesi tarafından şiddetle suçlanmıştı. New York'daki çift kulenin 11.9.2001 günü tahrip edilmesini 9/11 olarak tanımlayan yazıda daha önce kamu görevlisi olan Charles Hill tarafından da şu sözlerle eleştirilmişti: İstihbaratın toplanması ve çözümlenmesi kusurludur. Bu gerçeği yadsımak, Bush yönetiminin üçüncü derecede istihbara dayanmasını eleştiren Senato Komisyonu, bu gülünç çelişkiyi ortaya çıkarmıştır. Öyle anlaşılıyor ki, ABD kamu oyu Irak'taki başarısızlık nedeniyle Başkan Bush'a olan güvenini yitirme sürecine girmiş görünüyor. Başkan Bush ve yönetiminin Irak';a saldırısı karşısında yapılan tüm uyarıları duymazdan geldiği anlaşılmaktadır. Bu uyarılardan bizi en çok ilgilendiren "Neden Savaş- Savaşın Ekonomik Darbesi " (Why War-The Economic Impact of War) başlığı altındaki yazı oldu Robert J.Samuelson’un o yazısında, şimdi öğrendiğimiz bir gerçekle karşılaşıyoruz: 7 Şubat 2003 günü ABD Birliklerinin fazla dirençle karşılaşmadan Irak'ta işgal ettikleri havaalanlarında, kısa bir süre kimyasal ve konvensionel savaş başlıklı Scud füzesiyle baskına uğramış ve yüzlerce ABD askeri yaşamını yitirmiş. Robert J.Samuelson, yazısına şu tümceyle başlıyor ve: ABD'nin tüm savaş planının yetersiz olduğu ortaya çıkmıştı.ve devam ediyor. Bunun bir savaş mı olacağını ve öyküsünün nasıl açıklanacağını bilmiyoruz. Fakat gerçek oki, ekonomiyi nasıl tehdit edeceğini de bilmiyoruz. Belirsizlik, düşük faiz kuruna rağmen yok edilmeyebilir...

Federal Reserve başkanı Greenspan'a demokratlardan Peter Stark Başkan Bush'un ön yargıyla bizleri savaşa sürüklüyor demiş, bunun bir ya da iki yıl içinde yılda maliyetinin 130 trilyon $ tahmini olunduğunu sormuştu. Greenspan, savaşın, ekonomide daralmayı tetikleyeceği yanıtını vermiş; Federal bütçeye ayda 6-13 milyar bir yük getireceğini açıklamıştı. Savaşın çabuk sonuçlanması, güveni yeniden canlandırır, demişti.. (Bakınız:www.whywar.com/news/2002/12/10/theecono.html):

Robert J.Samuelson, o yazısında, Savaşın çabuk ve başarılı olmasının Ortadoğu’da azametli Arab'ı yatıştırır ve fakat uzun süren düzensiz bir savaş, bölgeye istikrarsızlık getirri, ABD gücünün abartıldığı görülerek terörizmi kışkırtır ve dünyada çekişmeleri ve gerilimi artırır,diye yazmıştı 3 yıl önce. Bu öngörüler, Başkan Bush'u kulak asmadığı gerçeklerdi ve bugün onun Büyük Ortadoğu Projesi, (BOP) Irak'ın kanla sulanan topraklarına gömülmektedir.

Ülkemizde Dış Siyasetin Sefaleti. Burnumuzun dibindeki ateş çemberinin kızgın alevleri suratımızı yalarken, ABD'nin stratejik ortaklığının güvencesinde AB'nin üyesi olmanın peşinde, neye karar vereceğini bilemeyen kadroların elinde ve de diz boyu yolsuzlukların, soygunun batağında ulusun tüm bireylerini umutsuzluğa sürükleyen umursızlıkları yaşıyoruz. Adını Cumhuriyetimizden alan ve okuma tutkusundan vazgeçemediğimiz ve fakat AB'yi gücendirmemeye özen gösteren gazete bile, burnumuzun dibinde nelerin olup bittiğini ciddi, tutarlı yorumlarla kamu oyuna sunmanın uzağına düşmüştür. Cumhuriyetin ilanının 83'cü yıldönümünden üç gün önce "Irak, ikinci Vietnam oldu"; yazısını merakla okumaya başlıyor, bilinenlerin yinelenmesinden başka incir çekirdeğini doldurmayan bilgiye ve yorumlara rastlıyoruz. Irak savaşı öyle mi anlatılır.

Vietnam koşullarından çok daha korkuncu Irak'ta yaşlanmıyor mu? Siyasal partilerin tümü, iktidarı, muhaleti ülkenin sürüklendiği uçurumdan kurtuluşu sağlayacak çözüm üretmek yerine eleştirel hünerlerini sergilemekten başka bir işe yaramadıklarını kanıtlıyorlar... TRT 2'nin ekranında gece yarsı yayımlanan Kırmızı Hat';ta (30-31 Kasım saat 03) Koray İsmet Serpen'in sorularına Irak Özel Temsilcimiz Oğuz Çelikkol'un yanıtlarını işitince şaşkınlığa uğruyorsunuz. ABD ile ilişkilerimizin son derecede olumlu geliştiğini kısa sürede PKK sorununun çözüleceğini söylüyor ve buna kendisinin inanıp inanmadığı kuşkusunu zihnimizden atamıyoruz.. Sonra da ekliyor: Kerkük'te 2007'ye kadar çözüm görünmüyor. Sanki 2007'de çözüm görünecekmiş gibi. Irak';ta referandum çözüm olabilir fakat toprak bütünlüğünün korunması koşuluyla, diyor. Kişi acaba referandumun anlamını bilmiyor mu. Halkın oyuna baş vurmak anlamındaki referandum ile toprak bütünlüğü arasında nasıl ilişki kurulabilir.

Referandumda halka hangi konuyu sunacaksınız, ya da Irak'taki hangi halka; bu da ayrı bir konu. Üniversitelerimizde bunca öğretim üyesi var, onlardan da sağlıklı bir ses, nefes işitmiyoruz. Dışişleri Bakanlı da tebliğ yayımlayarak en stratejik hava ve deniz limanlarımızı ABD ordusunun girip çıkmasına açmış. Ne Anayasaya ne yasalara dayanmayan böyle tebliği bir Dışişleri Bakanlığı nasıl yayınlar, anlamak olanaksız. Türkiye'yi böylesi gaflet içinde bırakmaya kimlerin hakkı olabilir.

Bunlar yetmiyormuş gibi Başbakan Tayip Erdoğan da, Güney Kıbrıs kesimine bir limanımızın açılabileceğini söylüyor ve tüm yetkili, sorumlu kurullar onun bu sözlerini TV ekranlarında işiterek şaşkına uğruyorlar ve de Başbakan’ın ekranlardan sokağa taşan kükremesini işitiyoruz: Finlandiya'nın teklifi üzerine bazı sözlü görüşmeler yaptık. Bunu Çankaya'ya mı soracağız. Veyahut da ilgili bazı kurumlara mı soracağız.Yazılı metne dönüştüğü zaman elbette konuşuruz.

Anan Planına karşı çıkıldığı halde bir gün içinde Avrupa Birliğinin üye kabul ettiği Güney Kıbrıs'a uzun süre sürdürdüğü direnişten vaz geçerek bir limanımızı açabileceğini söylüyor, kendi Hükümetine bile bilgi vermeden ve görüşmeye açmadan. Bu davranış biçimini yadırgamayı şimdilik bir yana bırakalım Başbakan'nın mantığındaki sakatlığa değinelim. Uluslararası ilişkilerde, tutarlı, ciddi, saygın devlet adamının ağzından çıkan sözün tam tersinin yazılı metne girmesi olanaklı mıdır? Sözlü vaadin tersini ileri sürmek, o devlet adamına güven ve saygı duymayı engellemez mi?. 8 Kasım 2006 günü Alman Dış Politika Enstitüsü'nün toplantısında Başbakan Bayan Merkel’in Türkiye';ye yönelik hazmı olanaksız ağır eleştirilerine karşın, Türk Araştırmalar Merkezi Başkanı Faruk Şen'iin Bayan Merkel'e niçin bu denli sert eleştiri yaptığını sorma olanağı bulduğunda, aldığı yanıt daha ağırdı: "Ein Mann, ein Wort". (Hürriyet, 7 Aralık 2006, Yalçın Doğan) Bu iki sözcük Başbakan Tayip Erdoğan'ı betimliyor. Türkçe'e kısaltılmışı şudur: "Adam olan sözünde durur". Bayan Merkel ne denli haklı olursa olsun ona Faruk Şen, ";Eine Dame, mehrere Wörter", demeliydi. Çünkü ,Başbakan Bayan Merkel de, Türkiye geldiğinde başka, Türkiye'den gittiğinde başka sözler söyleyen oynak kişilik sahibi.

Özel yaşamında belki son derece tutarlı ve güvenilir kişi olabilir. Uluslararası ilişkilerde kaypak olması, emperyalizmin üyesi olmasından kaynaklanıyor. Batı'da emperyalizm, ulusalcılığın köşe taşıdır. Onlar iki yüzlü olmalarını ustalıkla gizlemesini biliyorlar çünkü bunun da diplomasisini yaratmışlardır.

Tayip Erdoğan başbakan olmasaydı, onun ne söylediği hiç birimizi ilgilendirmezdi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti Başbakanı'nın aklına geldiği gibi konuşmaya hakkı olmamalıdır. Kimseye danışmamak, kimsenin ne düşündüğünü bilmemek gibi bir lüksü yoktur. Ulus adına böylesi bağlayıcı kararları, ilgili kurum ve kuruluşların bilgisi olmadan ileri sürmenin ne tür sorumluluk yaratacağını kabule yanaşmayan kişi, henüz başbakan olmanın bilincine ulaşmamış demektir.

Başbakanlar kabadayı üslubunu da kullanamazlar, kullanmamalıdırlar. Siyasetin kendine özgü diplomatik dili vardır. Bu dili kullanmak için yabancı dil bilmeye de gerek yok. Bu bir kültür sorunudur. Bunun kadar önemli olan temel konuya girelim: AKP iktidarı Kıbrıs'ı gözden çıkarmış görünüyor. AB üyelerinin Güney Kıbrıs Rum kesimi dahil üye sayısı 25'e çıktığı zaman ek protokolu Başbakan imzaladığı anda, Kıbrıs Rum kesimini devlet olarak tanımadığını söyleme hakkını yitirmiş olur. Çünkü AB'nin öteki ülkelerine tanınan haktan Güney Kıbrıs'ın da yararlanma hakkı doğar. Uluslararası hukukta 1000 yılı aşkın süredir geçerliliği süren kural gereği: "En ziyade mahzarı müsaade olan devlet" durumuna girmiştir Güney Kıbrıs Rum kesimi. Sorun bununla bitmiyor. Basına yansıdığı kadarıyla AB'ye sert Kıbrıs mesajı verdiğini okuyoruz gazetelerde Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün. Merak ediyoruz, meğer, Kıbrus sorunu ile AB üyeliği arasında her hangi bir bağ kurulması kesinlikle doğru olmadığını, yanlış olduğunu söylemiş. Yumuşak bir dille söylemiştir üstelik. Bu mesajın neresi sert. Zaten daha önce, Kıbrıs konusunda görüşme masası Birleşmiş Milletlerdedir diyen kendisi ile birlikte ve Başbakan idi.

O düşünceden kısa bir süre sonra, Kıbrıs sorunun AB tarafından ele alınmasını” yanlışlık olarak nitelemekle yetiniyor. Ne denli zavallıca bir mesaj. 17 Aralık Brüksel zirvesinde, AKP Hükümetinin bir üyesi tarafından imza edilen metinde: ";Ankara sözleşmesi" gereğince Türkiye'nin uyum protokolünü Güney Kıbrıs ile gerçekleştirmeyi kabul etmedi mi? Kabul etti. O halde, o birlikteki kararda Güney Kıbrıs söz sahibi olmayacak mı? Ek protokolla Güney Kıbrıs';a karşı Gümrük Birliği koşullarını kabul edeceğini imza ile üstleniyor sonra da o kesime limanları açmam diyorsunuz. Bu çelişkiyi Başbakan Merkel, "in Mann, ein Wort" diyerek insanın suratına vurmaz mı? AB kapısını aşındırıyorsunuz, oradan gelen dayatmalara boyun eğiyorsunuz, ne olduğu anlaşılmayan, kağıt üzerinde kalan uyum yasaları çıkartıyorsunuz ve sonra da dönüp Güney Kıbrıs sorununun AB'nin ele alması yanlış olur diyorsunuz.

Bu zavallılığın kaynağında yalnız cehalet yatmıyor, yalnız tarih bilincinden noksanlık yer almıyor, yalnız yurt yararını korumanın bilicinden uzakta kalış söz konusu olmuyor, ümmet kültüründen kopmamak ta bu davranış biçiminde etkin oluyor. Bunlar İmam Hatip okullarında, ";ihsan" bekleme eğitiminden geçtikleri için, AB';den de ihsan bekliyorlar. Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Başbakan Bayan Merkel ile görüşme masasına otursa ve "tebliğ ile şu kadar hava ve deniz limanını ABD ordusuna açtınız, Güney Kıbrıs ‘a açmakta hangi sakıncayı düşünüyorsunuz"diye sorsa, ne yanıt verecektir Bakan Gül? Böylesi çelişkiler içinde, böylesi karmaşaya dönüşmüş dış politika anlayışı ülkeye sadece zarar getirir ve getiriyor da. Başbakanın bir limanı Güney Kıbrıs'a açacağını söylediği zaman, sanıyor muydu ki, AB'den olumlu yanıt gelecek ve tarama dosyalarından kimini askıya alma kararından vaz geçecekler?

Emperyalizmin ne olduğunun, nasıl işlediğinin de ayırtında değil bu AKP'li üyeler ve de bakanları. Nasıl yanıt geldi:"Yeterli değil" Başbakan Tayip Erdoğan, iki gün önce 6 Aralık 2006 günü basına yansıdığı kadarıyla kükreyerek "Biz değil siz kaybedersiniz" diyor ve aradan iki gün geçmeden kaybedecek olanın Türkiye olduğu ortaya çıkıyor. AB ile görüşmelerin sorumlusu Bakan Babacan'ın Danimarka Hava Alanında giysilerinin aranmasına tepki göstermeye kişiliği yeterli olmuyor (o da ümmet kültürüyle eğitildiği için olacak (basın 17 Kasım 200) Merkel ile Chirac'ın Türkiye'ye Kıbrıs Rum kesimine limanları açılması için 18 ay süre tanıyan sözleri karşısında İngiltere Lordlar Kamarası üyeleri "Tük halkına hakaret ediyorsunuz", diyor ve AKP iktidarının bakanlarından ses çıkmıyor. Olmaz böyle şey. Sizler Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne yakışmıyorsunuz beyler.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail