Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 67 Geri Tavsiye Et Yazdır


PROF.DR.NUR SERTEL’İN KİTABINDAKİ ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEYE TERS DÜŞEN DÜŞÜNCELER

Ali Nejat Ölçen

Prof. Dr. sayın Serter, Atatürkçü Derneği’nin Genel Başkan Yardımcısı işlevini üstlenmiş olmasaydı, Din’de Siyasal İslam Tekeli” adlı kitabındaki yanlışlara değinmeye gereksinim duymaz-dık. Ne var ki, o kitapta yer alan kimi düşünce ve öneriler, kaygı verici olduğu için, sayın Prof’un öğrencilerini “yanlışı doğruymuş” gibi kabul etme tehlikesinden esirgemek amacıyla konuyu ele almayı görev bildik..

Prof.sayın Serter ‘in kabul edilmesi olanaksız önerilerinden biri şöyledir::

Çok fazla personel istihdam eden devlet dairelerinde, çalışacağı ve öğle tatiline çıkacağı saatleri iki ana grup üzerinden belirleme hakkı çalışanlara verilebilir. Bir grup, öğle tatili saatlerini namaz vakitlerine göre tayin ederken, diğerleri onların öğlen tatilinden dönüşünden sonra ya da çıkmadan önce öğle tatiline çıkabilir. (Tümcedeki aksaklık bize ait değil) Bu sistemin uygulanması halinde devlet daireleri bazı bankaların uygulamaya soktuğu gibi kesintisiz hizmet vererek halkın devlet daireleri kapılarındaki uzun bekleyişine de çözüm getirilebilir. Bu uygulama iftar saatleri için de geçerlidir.

Saysın profesör bu akıl almaz öneriyi ileri sürdükten sonra:

Bunu uygulamaya geçirmeyi Atatürkçülükten sapma ya da dinci ideolojiye verilen bir taviz olarak değerlendirmek son derece yanlıştır,

diyor. Bizi kaygılandıran da zaten bu son tümcedir. Önerinin sapkınlık olması bir yana o sapkınlığı, Atatürkçü Düşünceyle bağdaşır görmesidir. İleri sürdüğü öneriden daha yanlış olanı da, kamusal alan içinde dinsel ikilem yaratmasını, Atatürkçü Düşünceyle bağdaşır kabul etmesidir. Kamusal alanda dinsel ikilemi çalışma saatine indirgeyen bu sapkın düşünceyi eleştirme hakkımız da buradan kaynaklanmakta:

1.Dinsel farklılığa göre zamanın düzenlenmesi hakkının çalışanlara verilmesi nasıl bir yöntemle belirlenecek. Belirlendiğini varsayalım, uzlaşmazlık hali nasıl çözülecek, Kamusal alanın o nedenle ikileme sürüklenmesi doğru olur mu?

2.Her şeyden önce bu öneri, Anayasa’mızda yer alan özel yaşamın gizliliği ilkesine aykırıdır. Kamusal alanda çalışanların “dine bağlı dinden bağımsız” olarak görünmesine neden olacak bu kural, ikilem yaratarak dehşeti kavranamaz boyutlara kolayca tırmanan sakıncalara neden olacaktır. Zaten sayın Serter, kitabında siyasal İslamcıların, Kemalistleri, namaz kılmayan oruç tutmayan kafirler kabul ettiğine ilişkin, Vakit gazetesindeki makalelerden yakınırken, bu kez kendisi bu öneriyle kimlerin namaz kılmayıp oruç tutmayan “kafirler”(!) olduğunu tescil ettirmiş olacaktır. Sayın Serter, kamusal alandaki bu ikilemde, din kuralından bağımsız yaşama hakkının risk altına gireceğinin ayırtına varmamış görünüyor. Dinden bağımsız yaşama hakkının kamusal alanda baskı altına alınmayacağını Sayın Serter garanti edebilir mi?

3.Yani, kamusal alan ikiye bölünecektir. Yalnız hizmet süresi bakımından değil, “inanç” olgusu yönünden de. Bu ikilemin zaman içinde hangi dehşet verici sonuçlar doğuracağını kimse şimdiden bilemez. Amir ile memur arasındaki farklı zamanın ortaya çıkaracağı sorun sadece bir daire içinde değil, bir birinden farklı iki daire arasındaki eşgüdümü, haberleşmeyi de olumsuz yönde etkileyen sonuçlara neden olacaktır. Örneğin, oruç tutan memur, oruç tutmayan amir arasında “görev verme ve görev alma” ilişkisi kesintiye uğrayacaktır. Dahası, halk hiçbir zaman öğle tatilinde bir dairenin kapısından içeriye girmemenin koşuluna kendisini alıştırmış, daire kapısı önünde kuyruk oluştuğuna bugüne kadar kimse tanık olmamıştır

4.Atatürkçü düşüncenin özünde devletin sekular niteliği vardır. Sekular devlet, laikliğin de güvencesidir. Sayın Serter’in önerisi zaman içinde sekular devletin kökten reddine kolayca yol açacaktır.

5.Sayın Serter’in kitabı, özürlü bir varsayıma dayanıyor. Kökten dinciliğe karşı çıkıyor, İslamın siyasallaşmasının demokrasiyi geçersiz kılacak sonuçlar yaratacağına değiniyor ve çözüm olarak ta bilerek ya da bilmeyerek, kökten dincilere devletin barışçı yollardan yaklaşmasını öneriyor. Sekular devlet modeline eğer, saygı duymak söz konusuysa, o devlet modeli, kökten dincilere nasıl şefkat gösterebilir?

Nitekim, türban konusuna değinirken de, akıllara durgunluk verecek kadar yanlış bir öneriyi ileri sürüyor.Şöyle:

Kısa dönemde devletin yapması gereken, halkla barışmaktır. Bu nedenle başörtüsü ile ilgili yeni bir düzenlemeyegidilmesine ihtiyaç var. Bu düzenleme ne olabilir? Bununla ilgili pek çok model üretilebilir. Ancak ilk akla gelenlerden biri, belki devleti birinci derecede temsil eden memuriyetler, eğitim ve yargı kurumları dışında (neden sağlık sektörünü katmıyor?a.n.ö) başörtü uygulamasına nispi bir rahatlık sağlanmasıdır. Bu belki bir iyi niyet gösterisidir. Ancak bu iyi niyet gösterisine ihtiyaç duyulan günlerde yaşıyoruz,diyor.

Bu düşüncenin Türkçe’si, gericiliğin simgesi türbana teslimiyettir. Çünkü gericiler kadrosu, amacından ödün vermeyen kararlılık içinde, kendi siyasetini iktidara getirmiştir ve o iktidar ile gericiliğin siyasal ve yönetsel ortaklığına karşı tek yanlı iyi niyet uygulaması anlam taşımayacaktır

Atatürkçü Düşünce Derneğinin Genel Başkan Yardımcısı olmayı üstleneceksiniz ve de ekonomi gibi karmaşık bir disiplinin öğretim üyesi olacaksınız “çok fazla personel istihdam eden daire” için sekular devlet modelini tahrip edecek bir öneriyi ileri süreceksiniz, anlamak olanak dışı.

Prof.sayın Serter, bununla da yetinmiyor, kitabında:

Türkiye, insan gücü planlaması yapmadığı içindir ki, buradan doğan boşluktan İmam-Hatip okulları yararlanmış ve kontenjanlarını alabildiğine arttırarak alternatif orta öğretim kurumu niteliğine dönüşmüştür,diyor.

Ne denli yanlış: İmam-Hatip okullarının alternatif öğretim kurumu niteliği edinmesi belli bir sürecin sonucuymuş gibi anlatılıyor. Tam tersine, İmam-Hatip okulları, gerici iktidarlar tarafından bilinçli olarak alternatif orta öğrenim niteliğine kavuşturuldu ve şimdilerde onlara üniversitelerin kapılarının açılması savaşımını başlattılar.

Zamanın Başbakanı Süleyman Demirel’in şu kadar yüz İmam-Hatip okulu açarak rekor bendedir sözü bu gerçeğin açıklaması değil de nedir? Gerici siyasal iktidarlar, İmam-Hatip okullarını ve Kuran Kurslarını kendilerinin oy havuzu olarak kullanmalarına olanak sağlayan kurumlar olarak “gizli iş gücü” yaratmaktadırlar. Bugünkü siyasal iktidar, bu oy havuzunun ürünüdür.

Sayın Serter’in “insan işgücü planlaması” kavramını da yadırgamak gerekir. İnsan işgücü kavramı, “aktif nüfus”un başka bir deyimle “işgücü arzı”nın kendisidir. İşgücü arzını plan-layamazsınız. Bugüne kadar bunun yöntemi keşfedilmiş değil. Sayın Serter’in de bu planlamanın nasıl bir yöntemle yapılacağını bildiğini sanmıyoruz. Burada önemli olan artan işgücü arzını aile planlamasıyla sınırlayamıyorsanız, onu massedecek işgücü talebini artıracak üretim büyümesini sağlayamıyorsanız istihdam sorununu çözemezsiniz. Üretim artışında da en önemli etken, yeni üretim kapasitelerinin doğması ve ekonomik yaşama girmesi ile olanaklı olmalıdır.. Emek yoğun teknikler göz ardı edilir, teknoloji yoğun üretim sevdası sürüp gider, üretime katkısı olmayan İmam-Hatip liselerini çoğaltır, aile planlamasını yadsır iseniz işgücü arzı ile iş gücü talebi arasındaki dengeyi nasıl kurabilir siniz? Sayın Serter, soruna böyle bakmalıydı.

Onun asıl yadırgadığımız ve tarihsel gerçeklerle çelişen düşüncesine kitabının önsöz yazısında rastlıyoruz:

İslamiyet, güzel meyvalarını Anadolu toprağında vermiş, en nadide çiçekler bu topraklarda yeşermiş, gönüllere huzur veren kardeşlik, birlik türküleri Türk-İslam kültürünün sentezi ile asırlar boyu Anadolu’nun dağlarında nağmelenmiştir. Ta ki siyasal İslam, dostluk türkülerini cihat şarkılarıyla ( cihad çığlıklarıyla demeliydi) susturana dek.

Bu düşüncedeki yanılgılar sayılmakla tükenmez. Bir kez, Türk İslam kültürünün sentezi gibi yapay bir tanım söz konusu ise, böylesi bir kültür, tüm Anadolu’yu dışlayan kültür olagelmiştir. Osmanlı devleti, Anadolu’yu göz ardı eden, Anadolu’yu dışlayan, Anadolu’yu yazgısına tek eden devlet olmayı batıncaya dek sürdürmüştür. Şehzadelerin barındığı iki kentin dışında Anadolu’nun hiçbir yerinde Osmanlının tek bir okuluna rastlamazsınız. Eğer Türk İslam kültürünün sentezinden söz edilecekse bu yapay sentez sadece Dersaadet (İstanbul) saray erkanı için söz konusuydu. Çünkü Osmanlı Anadolu kültürüne sırtını dönmekte yetinmemiş, o kültürün dilini kullanılmayı da yasaklamıştı. Hiçbir Osmanlı kendisinin Türk olduğunu söylemiş te değildir. Belki de Türk olmayan anaları buna engel idi.

Yukarıki düşüncedeki bir başka yanlışlığı görmek için, yeni yayımlanan “Kendini Yok Eden Osmanlı” (Ümit Yayınevi, Aralık 2006) kitabımızın 151. sayfasında ,Akdeniz’de ilk donanma oluşturan ve Bizans’ın korkulu rüyası Çaka Bey’in dramatik öyküsünü okumak gerekir. Çaka Bey aynı zamanda Selçuklu Devletinin hükümdarı Kılıçaslan’ın kayın pederi idi ve bir akşam yemeği sonrasında kayın pederi Kılıçaslan tarafından öldürüldü. Öylelikle Bizans ve Haçlılar ordusuna Anadolu’nun kapıları ardına kadar açılmış oldu; Kılıçaslan yenilgiye uğrayarak eşi de Haçlılar ordusunun eline esir düştü. Anadolu’da İslamda ilk kardeşlik ilkesinin cinayetle noktalanan dramatik oyküsüdür bu.

Timura yenilen Yıldırım Beyazıt’ın 1402 sonrasında şehzadelerin boğazlaşması da kardeşlik ilkesinin iktidar hırsı karşısında yok edilişinin öyküsünü yansıtır, tarihte Fetret dönemi olarak anılmakta..

Moğol istilasında Selçuk hükümdarı Gıyaseddin Keyhusrev’in ölümü (1246) oğullarından Rüknettin Kılıçaslan ile İzzeddin Keykavus’un iktidar uğruna kardeş olmalarını unutup boğazlaşmalarını ve Keykavus’un Rükneddini alt edip esir alması da anımsanmalıdır..

Türk-İslam kültürünün dağ yamaçlarında türkülere dönüşen nağmelenmesine gelince, Kanuni Sultan Süleyman’ın Şeyhülislamı Ebusuud’un fetvalarını anımsamak gerekir. O fetvalar, farklı mezhepteki nüfusun dağ yamalarına yerleşerek, yaşamlarını korumalarına neden oldu.. Çünkü o dönemde, 1550’li yıllarda, “ehli sünnet ve’l cemaa” yani Sünni akidesi devletin resmi mezhebi kabul edilmiş bunu kabul etmeyenlerin katlinin vacip olduğuna ilişkin Ebusuud efendinin fetvası yürülüğe girmişti. O fetvalarda biri, “niçin namaz ve zekatla ilgili konuların öğretilmemesi sorusuna karşın “bu tür zahir bilgiler, batın ilimleri öğrenmeye perdedir” yanını veren kişiler için Ebusuud efendi “katli vaciptir” fetvası ile hüküm yürütmüştü. (bakınız: Ebusuud Efendi, Kültür Bakanlığı yayını , sayı:1081,1989, s.76, No.78) Din dogmalarının bilime engel olduğuna inanan bu nüfus, Sünni akidesine inancı olmayan nüfus,yani Alevi yurttaşlarımız idi.

İslam, eğer Anadolu’da kardeşliği ve birlikteliği sağlayacak ölçüde saygın konuma girebilseydi, Osmanlı devletinde saltanata rakip olacak kaygısıyla şehzadelerin katledilmesi kuralı ortaya çıkmazdı. Bu kural, İslamın kutsal kitabını yadsıyan kuraldır.

Sayın Serter, “Dinde Siyasal İslam Tekeli” kitabında, Kur’ana göre yaşam ve yönetim sistemini ileri süren kadroların çelişkisini ortaya koymak için Mecelle’den örnekler vermeliydi. Çünkü Osmanlı yönetimi kendisinin gelişmesini Kur’an hükümlerinde kimi değişimler yapılması koşuluna, Tanzimat Fermanı’na imza koyarken boyun eğmiş ve Mecelle hukukunu yürürlüğe koymuştu

Mecelle’nin mimarı Ahmet Cevdet Paşa “Maruzat” adlı kitabında uğradığı güçleri anlatırken Şehülislam Kezubi Hasan efendiden yakınır.

Mecelle’de Kuran’ın özüne aykırı hükümlerden kimileri şöyledir:

Madde 21. Zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar. (İslamın kutsal kitabında yasaklanan hükümlere zorunluluk sonucu uymamayı olanaklı gören, zamanın koşullarına göre çağdaş sayılan bir hükümdür bu )
Madde 45. Örf ile tayin nas ile tayin gibidir.
Madde 70. Dilsizin işaret-i ma’hudesi (belirli işareti) ile beyan gibidir.

Türkiye’de din olgusunu siyasal ve hatta nesnel çıkarların aracı durumuna indirgeyen bağnaz kökten dinci ve gerici kadrolar, şeriat özlemini kendi egemenliklerini pekiştirmek için gerekli görürken, çağdaşlığını koruması gereken Cumhuriyet Türkiye’sini Osmanlı’nın kabul ettiği Mecelle’nin de gerisine çekmeyi amaçlıyorlar.

Sayın Serter’in kitabını şimdilik bu yönleriyle eleştirmeyi Atatürkçü Düşünce’ye saygımız ve bağlılığımız nedeniyle kendimiz için görev biliyoruz. Sayın Serter’in “Dinde Siyasal İslam Tekeli” kitabındaki temel varsayımın, kökten dinci kadrolarla uzlaşma önerisine dayanıyor ki, temel çelişki bu varsayımdan kanatlanıyor. Tarihin hiçbir döneminde kökten dincilik “uzlaşı” kavramıyla bağdaşır yöntemi kabul etmemiştir, zaten, kabul etmesi köktencilik kavramına aykırıdır. Onlar için uzlaşı, ancak koparabildikler ödünler için kısa süreli bekleyişe neden olur ve sonraki aşama yeni ödünler koparmanın savaşıma girişmekle süreç sürüp gider. Sayın Serter bunu görmekten uzaklara düşmüş görünüyor.

Prof.Dr.sayın Serter, kitabında gerçeklere ters düştüğü kadar bilime de ters düşmüştür. Eksik kanıtlardan doğru ve gerçek sonuçlara ulaşılmayacağını bilmekten de uzaklaşmıştır. Genç kuşaklara öğüdümüz şudur:”Dinde Siyasal İslam Tekeli” kitabını ciddiye almayınız.

***

Bu yazmız, e-mail ile kimi ADD üyelerine iletilmişti. Kemalist doğrultuda çaba harcaması gereken bu kuruluşun iç çekişmelere sürük-lenmesini içine sindiremeyen bir üye olarak, Atatürkçü Düşünce’yi özümseyemeyen, O’nun gençliğe emanet ettiği Cumhuriyeti ve kaza-nımlarını korumakta ve savunmakta yeterli etkinliğe sahip çıkamayan üyeler, yönetim katlarına tırmanabilmişse, bunun sorumluluğu, örgütsüz, bireysel ve haşin sözcükler kullanarak yapılan eleştirilerde aramak gerekir. Kavga ile savaşımı bir birinden ayırmalıyız. Kamu oyunda ve örgüt içinde güven yaratmanın yolu, eleştirilerin kızgınlıkla,öfkeyle,kanıtları geri planda kalan kırıcı incitici eleştirilerle sonuçalınmayacağını, ADD’nin 27-28 Ocak Genel Kuruldaki seçim sonuçları ortaya çıkarmıştır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail