Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 67 Geri Tavsiye Et Yazdır


İSMET İNÖNÜ- ABD BAŞKANI JOHNSON: YANLIŞ ÜSTÜNE YANLIŞ.

Emin Değer
E.Hakim Albay

Kimi olayların topluma yanlış yansıması, dahası olayların canlı tanıkları yaşarken yanlışın yinelenmesi, topluma saygısızlığın ötesinde anlam taşır. Yakın Tarihini bilmeyen ülkeler, dahası aşağıda sunacağım belgeyi ve özünü bilmeyenler, ihanete varan zavallılık içindedirler. Yazımın konusu, topluma yanlış yansıyan çok önemli bir olayı doğrulamak ve belgelemektir.

1964 yılı Kıbrıs sorunun, ülke kaderinde derin etkileri olan olaylarla geçmişti. Bunlardan biri, belleklerde yanlış kalmış olmalı ki, sık sık dile getirilir, hem de yanlış olarak. 11 Şubat 2007 günü Radikal gazetesinde Johnson mektubu anlatılırken aynı yanlışlığa tanık oldum.
Sözünü ettiğim, 1964 yılında İsmet Paşa'nın Başbakanlığı döneminde TİME'a verdiği demeç ve Johnsonla mektuplaşma olayıdır.

Önce konuyla ilgili önemli bir anı:

16 Nisan 1964 günü Milli Savunma Bakanlığındaki görevime giderken, tanık olduğum bir gazete bayiinin önündeki alkış ve sevinç çığlıkları anılarımın en önemlilerinden biridir. Oradaki sevinç çığlıkları ve alkışlar Milliyet gazetesindeki haber içinmiş. Kalabalığın Milliyet Gazetesinde iri puntolarla tam sayfaya dizilmiş şu sözler ve haber, ulusal benliğimize ilişkin bir konuyla ilgiliydi. Kalabalığın sevinci Başbakan İsmet Paşa’nın sözlerineymiş. Ben de gazeteyi alıp manşeti ve açıklamaları okuduğumda, yaşa Paşam demişim. Resmi elbiseyle bu söz birleştiğinde toplum daha da coşkulandı. Kısa sürede Milliyet kalmamış olmalı ki orada bulunanlar vitrine asılı gazeteyi okumaya çalışıyor ve yaşa paşam diye bağrışıyorlardı.

Milliyet’in sekiz sütunda yayınladığı şu sözler, bir dönemin tarihinde onur bayrağı olacak nitelikteydi. Topluluk yaşa paşam, Lozan kahramanı diye alkış tutuyordu. Gazetenin iri puntolarla manşete aldığı şu sözleri yineleyip alkışlıyordu. Ben de uzandım ve manşetteki şu sözleri okudum, gururlandım.

Yeni bir dünya kurulur Türkiye, bu dünyada yerini bulur

Bu söz, bir ulusun ulusal benliğini bulmasının sevenciyle sardı beni. Hele bu sözler ancak Lozan kahramanının olabilirdi. Öyleydi de.

“Müttefiklerimiz NATO’nun dağılması için çalışmakta olan uzak devletlerle yarış etmektedirler. Biz ittifak bozulmasın diye sonuna kadar sabrediyoruz. Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde muvaffak olurlarsa, yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. ” Bu sözler, yıllardır ABD’nin dümen suyunda yüzmeye çalışanların ulusal benliğini bulmanın coşkusuydu.

27 Mayıs sonrası ABD’nin kimi söz ve girişimleri mercek altına alınmıştı. ABDdostluğu, kimi yazar ve özellikle gençler arasında tartışılıyordu. ABD’nin dostluğu gündemdeydi ve sorgulanıyordu. Özellikle gençler arasında ağır tartışmalara konu ediliyordu.

27 Mayıs sonrası, İsmet Paşa üstlendiği başbakanlığında, bir yandan bozulan devlet düzeni yerine oturtulurken, iç ve dış dengeyi sağlamak gibi ağır sorumluluk taşıyordu. Bu denge arayışıyla uğraşılırken 1963 Noel’i Maka-rios’un Yunan gizli servisi ve EOK’nın elbirliğinin Türk’leri hedef alan saldırı ve kıyımı, bir askeri doktorumuzun iki çocuğu ve eşinin banyoda katledilmelerinin yarattığı dehşet ve olayların önlenememesi nedeniyle Türkiye önlem olarak stratejik arayış içine girdi.

Bu çalışmaların ABDyetkililerince izlenmesinden İsmet Paşa şöyle yakınır. Özetle: “Çalışmalarımızın gizi kalmıyor, biz bir konuda çalışırken ya da karar aşamasındayken, ABD elçisi, ertesi sabah daha günlük çalışmaya başlamadan ABDBaşkanının o konuya ilişkin görüşünü ve eleştirisini getiriyor. Biz bu memleketi böyle mi teslim ettik.” demişti.

Paşa haklımıydı, hayır, değildi. Bunu Johnson’un 5 Haziran 1964 tarihli mektubundan öğrenecektik. Johnson o mektubunda Türkiye ile ABDarasında imzalanan, 12 Temmuz 1947 anlaşmasına ve Truman doktrinine dayanarak sistemdeki yerimizi anlatacaktı. Çünkü Truman Doktrini, ABDBaşkanına geniş yetkiler veriyordu. O güne değin sözleşmeleri eleştirel mantıkla okumadığımız için ayırdında olmadığımız yetkiler veriyordu. Paşa‘nın bunu bilmesi gerekirdi, fakat; anlaşılan sözleşmeler konusunda ona yeterli bilgi verilmemiş, anlatılmamıştı.

İsmet Paşa bu konuyu özellikle Kıbrıs’la ilgili çalışmanın önlenmesine yönelik olacağını düşünerek çalışmalarımızın gizli olmasını isterdi, doğrusu da bu idi. Milliyet’teki sözlerle Lozan kahramanı ulusal onurumuzu ayağa kaldırıyordu. Bu yönden haklıydı. Ama, işte “o ama” olmasa!

Özellikle ABDdostluğunun böylesine bir olayda işlerimize karışmasını doğru bulmuyordu. Bunu açıklamak ve devletin kimi olayları gizli tutması gerektiğini düşünerek ABD’nin işlerimize karışmasının yanlışlığını anlatmak istemiş olmalıydı. Bunu öne alarak TİME Dergisine verdiği demeçle olayları Dünyaya göstermek istiyor olmalıydı.

16 Nisan 1964 günü Milliyet Gazetesinde yayınlanan ve 8 sütunda bayraklaştırılan haber ve manşeti, Lozan Kahramanının yeter deyişiydi ve çok önemliydi.

Milliyetin sekiz sütunda yayınladığı şu meydan okuyan sözler, bir dönemin tarihinde onur bayrağı olacak nitelikteydi. Paşa kafa tutuyor ve dikkat çekiyordu Şu sözler bir onurun dirilişiydi: Tekrar tekrar okuyordum.

Yeni bir dünya kurulur Türkiye o dünyada yerini bulur.

İyi de, bu gerçeği uygulamaya geçirebilecek miydik? Çünkü öylesine bağlanmıştık ki! Paşa’nın sözleri heye-canı yükseltiyordu:

“Müttefiklerimiz NATO’nun dağılması için çalışmakta olan uzak devletlerle yarış etmektedirler. Biz ittifak bozulmasın diye sonuna kadar sabrediyoruz. Müttefiklerimiz bu ittifakı dağıtma gayretlerinde muvaffak olurlarsa, yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye o dünyada yerini bulur.”

Bunu Lozan kahramanı söylüyordu, okuyanlar özünü yakalamış değillerdi. Çoğunluk sevinç ve kıvanç içindeydi. Evet yıllar yılı ABD’nin bir dediğini iki etmeyenlere ders niteliğindeki bu sözler, yurtseverlerin onur bayrağı gibi dalgalanıyordu. Çünkü bu sözlerle ABD’ye dur dediğimiz sanılıyordu.

Evet, bu sözler tarihe geçecekti; şunlar olmasaydı. Okuduğumda sevincim yarım kalkacak, içimi bir acı kaplayacaktı, öyle de oldu. Paşa’nın şu sözleri Mustafa Kemal Cumhuriyetine yakışmıyordu. Evet şu sözler, her okuyanı isyan ettiren şu sözler:

“Amerikanın sorumluluğuna inanıyordum, yanılmışım demektir.“

Bu Lozan kahramanının sözleriydi, fakat olamazdı, olmamalıydı. Nasıl olurda, Amerikanın sorumluluğa inanılır, nasıl olur da Lozan kahramanı Truman Doktrinine dayanarak güvenliğimizi ABD’ye bırakır. Evet ama demeden edemiyordum. Evet ama, olmadı Paşam demişim. Evet, nasıl olurdu da, Lord Cursan’ın Lozan’ın imzalandığını işittiğinde söyledikleri unutulurdu. * Ve nasıl olur da, o sözler unutulur ve bir ülkenin lideri ülkesinin yazgısını bir başka ülkenin sorumluluğuna bağlardı.

O gazete bayiinin önüne toplananları kıvandıran demeç TİMEdergisi’nin Türkiye temsilcisi Mehmet Ali Kışlalı’ya verilmişti. Milliyet TİME’mın haberini yayınlıyordu.

Konunun artalanını bilmeyenler için gerçekten koltuk kabartan sözlerdi bunlar. Nasıl sevinmezsin, yıllarca her dediğini yaptıran, Truman Doktrini’ni her koşulda uygulayan ABD’ye Lozan kahramanı kafa tutuyordu.

Ve Johnson ne demişti?

Peki Johnson bu sözleri yanıtsız mı bıraktı derseniz. Johnson olayları izledi, bekledi ve 5 Haziran 1964 tarihli bir mektupla kulağımızı çekiverdi. Öyle ki, ulusal onurumuzu hiçleyerek. Evet, Johnson o mektubunda, “dur bakalım Paşa, öyle ulu orta konuşma” diyordu.

Evet bir ulusun onurunu hiçleyerek politika dilinin bile u-tandığı bir üslupla yazılan şu satırları okuyup düşünelim:

Johnson diyordu ki:

“Bay Başbakan;
“Türkiye Hükümetinin Kıbrıs’ın bir kısmının askeri kuvvetle işgal etmek üzere müdahalede bulunmaya karar vermeyi tasarladığı hakkında Büyükelçi Hare vasıtasıyla sizin Dışişleri Bakanınızdan aldığım haber, beni ciddi surette endişeye sevk etmektedir. En dostane ve açık şekilde belirtmek isterim ki, geniş çapta neticeler tevlit edebilecek böyle bir hareketin Türkiye tarafından takip edilmesini, hükümetinizin bizimle evvelden tam bir istişarede bulunmak hususundaki taahhüdüyle kabili telif addetmiyorum. Büyükelçi Hare, görüşlerimi öğrenmek üzere birkaç saat tehir etmiş olduğunuzu bana bildirdi”.

“Diğer taraftan Bay Başbakan, NATOvecibelerini de dikkat nazarınıza celp etmek mecburiyetindeyim. Kıbrıs’a vaki bir müdahalenin Türk Yunan kuvvetleri arasında Askeri bir çarpışmaya müncer olacağı hususunda zihninizde en ufak bir tereddüt olmamalıdır. Dışişleri bakanı Rusk Lahey’de yapılan son NATOBakanlar Konseyi toplantısında, Türkiye ile Yunanistan arasında bir harbin kelimenin tam manasıyla düşünülemez olarak telakki edilmesi gerektiğini beyan emişti. NATO’ya iltihak esası icabı olarak memleketlerinin birbirileriyle harp etmeyeceklerini kabul etmek demektir… Ayrıca Türkiye tarafından Kıbrıs’a yapılacak askeri bir müdahale Sovyetler Birliğinin meseleye doğrudan doğruya karış-masına yol açabilir. NATOmüttefiklerimizin tam rıza ve muvafakatleri olmadan Türkiye’nin girişeceği bir harekat neticesinde ortaya çıkacak bir Sovyet müdahalesine karşı Türkiye’yi müdafaa etmek mükellefiyeti olup olmadığını müzakere etmek fırsatını bulmamış olduklarını takdir buyuracağınız kanaatindeyim”

“Kaldı ki, bir saldırıda ABD’nin temin ettiği malzemeleri kullanamazsınız… Böyle bir harekat on binlerce Türkün katline neden olur… Bunları sizinle baş başa tartışmak isterdim ama görevimden ayrılamıyorum. Eğer gelirseniz memnuniyetle karşılarım“

Bir Ders mi, Tehdit mi?

Evet, ABD’nin dostluğunu ve yardımın bir tuzak olduğunu anlatan satırlardan ilk kez ve doğrudan öğrenecektik. Bu mektup iki yıl sora açıklanacaktı. İsmet Paşa 21 Haziran’da ABD’ye gitti. Başkan Johnson uçağını yollamıştı. Johnson İsmet Paşa’ya Türkiye’nin semadan çekilmiş bir fotoğrafını göstererek, görüyorsunuz bahçenizde gezerken bile sizi görebiliyoruz. Bir esprimiydi, elbet hayır; Johnson bu sözleriyle “Bana danışmadan adım atmaya kalkışma, görüyorsun bahçende bile izleniyorsun, 24 saat gözlem altındasınız, her istediğinizi yapamazsın” demek istemişti. Evet öyleydi Mustafa Kemal’in ülkesi O’nun arkadaşı İsmet Paşa’nın izlediği politikanın esiri olmuştu. Kader mi dediniz, olamaz Mustafa Kemaller kader tanımamalı, çünkü akıl her zaman her yerde öndedir.

Gerçek şu idi: Türkiye Truman Doktrinin çıkmazındaydı.

ABD İsmet Paşayı gözden çıkarmıştı. Bir ABD’li general geldi, yeni bir başbakan ve yeni bir iktidar aranıyordu. Demirel’de karar kılındı. İş İsmet Paşa’nın düşürülmesine kalmıştı. ABD Başkanı Johnson ile Kıbrıs sorunu görüşürken, Yeni Türkiye Partisi (YTP) Genel Başkanı Ekrem Alican, koalisyon hükümetinden çekileceğini ve 1965 Bütçesini onaylamayacaklarını açıklamış, 13 Şubat 1965 günlü 57 Birleşimde de Süleyman Demirel’in ünlü deyimiyle 226 red oyu ile Bütçe’nin görüşülmesi önlenmişti. Öylelikle İsmet İnönü Hükümet düşürüldü1
ve 20 Şubat 1965 günü Süleyman Demirel’in TBMM dışından Başbakan Yardımcısı olduğu Suat Hayri Ürgüplü Hü-kümeti kuruldu. Ve kısa bir süre sonunda seçime gidildi. Süleyman Demirel dönemine adım atılıyordu.

Johnson mektubu iki yıl sonra açıklandı. O iki yıl içinde ne mi oldu? Silahlı Kuvvetlerde ABD karşıtlığı gelişti, devlet yönetiminde değişiklikler oldu. Daha mı?

Neler olmadı kı: 12 Mart ve 12 Eylül’ün fırtınaları içinde İsmet Paşa’nın sözleri askıya alındı. Zaten Johnson o mektubu Truman Doktriniyle ABD’nin güdümünde olduğumuza işaret etmişti. Hele son 5 yılı ulusal onurumuzu teslim ettiğimiz günümüz yönetiminin elinde çırpınıp duruyoruz.

Artık Başbakanlarımız kendi danışmanlarıyla çağrı arıyorlar Washington’un kapılarında, Beyaz Saray’dan randevu almak için, onurumuzu ayaklar altına alarak. Evet yalvar yakar “ne olur bu adamı kanalizasyona atmayın” vb. söylemlerle. Ulusal onurumuz mu? O Mustafa Kemalin bize bıraktığı en büyük armağan, herkes üstlenemez. Onu elbet bayraklaştıracağız. Herkes elini süremez. Evet bir çıkmazdayız.

Türkiye bu çıkmazdan kurtulacaktır. Yeter ki, yanlışları görelim ulusal bilinçle kendimizi bulalım. Dünya da hele politikada dostluk değil çıkarlar egemendir. Çıkar mı dostluk mu sorusunun yanıtı hep çıkar olmuştur. Kaldı ki söz ABD üstüne ise!

Ne acı değil mi? Nereden nereye!

.............................................
1.Sonradan Cumhuriyet Halk Partisine geçen Recai İskenderoğlu ile Ahmet Tahtakılıç ta red oyu kullandılar ve Kasım Gülek ile Avni Doğan oylamaya katılmadılar.
(*)Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curson’un İsmet Paşa’ya söylediği şu sözleri hatırlatıyoruz: “ Ne istersek reddediyorsunuz. Bunları şimdi cebimize atıyoruz ama siz savaştan çıkmış yoksul bir ülkesiniz. Kalkınmanız için paraya ihtiyacınız olacak. İlerde bunun için bize geldiğinizde tekrar isteklerimizi önünüze koyacağız ve alacağız .” Peki öyle olmadı mı? (Yazarın notu)

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail