Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 67 Geri Tavsiye Et Yazdır


KEMALİZM İLE BÜTÜNLEŞEN ALEVİLİK

Hüsnü Merdanoğlu
Araştırmacı-Yazar.

Gerçekçi ve yürekli bir araştırıcı olan Sy.Hüsnü Merdanoğlu’nun aşağıda okuyacağınız yazısı,.Sy.Nur Sertel’e de içsel bir yanıt niteliğindedir.

Çünkü İslam dahil hemen tüm dinlerin insanı iyilikten, doğruluktan ve dürüstlükten uzaklara iterek uygulama bozukluğuna sürükleyen koşullar, çıkar çatışmalarının ürünüdür. İslam dahil hiçbir din çıkar çatışmalarını geride bırakarak orijindeki niteliğini koruyamamıştır. Alevi yurttaşlarımızın dağ yamaçlarında mesken edinmelerinin nedeni de budur ve o yüzden Mustafa Kemal Atatürk yurtta barış, evrende barış ilkesini temel alan eşitlikçi yurttaşlık kavramı ile, aynı zamanda Alevi yurttaşlarımızın da kurtarıcısı olmuştur.

Ne yazık ki, Avrupa Birliği’nin Kürt ve Alevi yurttaşlarımızın azınlık olarak nitelenmesine ilişkin dayatmasının, en başta gelen ret nedenimiz olmasını, ne yazık ki, hala resmi ağızlardan duyabilmiş değiliz..

***

Yeryüzünde gerçekleşen devrimler içerisinde, insan onuruna en çok yaraşır olanı kuşkusuz, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerdir. Atatürkçülük (Kemalizm) olarak bilinen devrimlerin dört temel ereği vardır: tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, bilimsellik ve ulus devlettir. Cumhuriyetçilik, halkçılık, ulusçuluk, devletçilik, laiklik ve devrimcilik olarak bilinen ve her biri insanın (yurttaşın) mutluluğunu amaç alan ilkeler; söz konusu dört temel ereğe ulaşmak için somutlaştırılan kilometre taşlarıdır.

Atatürkçü Düşüncede ulus devlet; Türkiye sınırları içinde, Türk yurttaşı olma onurunu taşıyan her bireyin kaderde, tasada, övgüde ve hüzünde ortak duyguyu taşımasını hedefler. Dolayısı ile bu hedef; hiçbir yurttaşın din, ırk, mezhep, bölge, yöre, renk gibi inanç ya da kültür farklılıkları yüzünden ayrım, kayırım göremeyeceği anayasanın güvencesi altındadır.

Öte yandan, Atatürkçü Düşüncenin ilkeleri arasında laiklik, dinsel inanç, devletin varlığına, birliğine, bütünlüğüne ve devletin kuruluş felsefesine zarar verecek eylemlerde bulunmamak koşuluyla hiç kimsenin dinsel inanç ve düşüncesinden dolayı kınanamayacağını öngörür. Anayasamız hükmü de budur. Bu yaklaşım, yüzyıllar boyu hoşgörü ortamında, hoşgörü özlemi ile varlığını sürdürmeye çalışan yurttaşlarımız için gerçek bir can güvenliğinin de koşuludur.

Çünkü Osmanlı yönetiminde, İslam dışındaki dinsel inançlara hoş görüyle yaklaşılırken, İslam içindeki inanç ve yorum farklılıkları katı ve ölümcül kurallar içine çekilmişti.

Osmanlı yönetiminde Aleviliğin yadsınması, bir tek mezhebin resmi din kabul edilmesi sonucunda, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhu-riyeti ve ulusallığı benimsemiş olan devlet yapısı; yurttaşlarımızı aynı güvenlik çatısı altında bütünleştirici niteliktedir.

Osmanlı yönetiminin kıyıcı, dışlayıcı koşulları altında masumiyetini kanıtlamakta zorluk çeken Anadolu Alevîleri, Atatürk’ü “kurtarıcı” olarak görmekte haklıdırlar. Çünkü Atatürk, millet-devlet bütünleşmesinin temelini atmış, bu bütünleşmeyi sağlamış, gerçekleştirmiş ve kurumlaştırılmış, halkın egemenliğini ve İslâm’ın halifeliğini; hiçbir belge, bilgi, yasa, ayet, hadis ya da akla uygun geçerli neden olmadan tekelinde tutan Osmanlı ailesinin elinden alarak, insanlarımızı kula kul olmaktan kurtarmıştır.

Kulun, kula kul olmasının önlenmesine en çok, dini çıkarsal amaç için kullanmayanlar destek vermişlerdir. Atatürk’ün akla, mantığa, insanlık onuruna yaraşır düzeyde gerçekleştirdiği Türk Devrimi; ulusallığı öngören, devletimizin tekliğine önem veren yurttaşlarımız tarafından benimsenmiş, özümsenmiş, savunulmuş ve savunulmaktadır.

Alevîlerin, Osmanlı yönetimine tepkile-rinin nedenini; Osmanlı yönetiminin kendi iktidarlarını korumak için şeriatın her türlüsüne göz yummaları yanında, Alevîlerin kıyıma ve iftiraya uğratılmasında da aramak gerekir.[1]

Padişah I inci Ahmet döneminde (1606-1611) Hırvat kökenli Sadrazam Kuyucu Murat Paşa, Celâlî isyanlarını bahane ederek, Anadolu’da Türkmen avına çıkmış, Anadolu halkını canlıyken kuyulara doldurup ölüme terk ettiği içindir ki, Osmanlı tarihinde kuyucu olarak anılmaktadır .

Devlet-ulus kucaklaşması ve bütünleşmesi, Ulusal Kurtuluş Savaşımız döneminin, Kuvayı Milliye’sinde gerçekleşerek, Kemalist devlet modelinin temelini oluşturmuştur. Atatürk döneminde hiçbir mezhep çatışması olmamış, ulusal sınırlarımız içinde Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olma onurunu taşıyan hiç kimseye ayrımcı yaklaşım yapılmadığı gibi, Alevîlere de ayrımcı bir yaklaşım söz konusu olmamıştır.

Ülkemizde çok partili yaşamla birlikte, Atatürk’ün tüm olanaksızlıklara karşın ret ettiği, Amerikan mandası altına, Türkiye’nin 1948 yılında[2]girmesiyle ve NATO örgütünün ülkemiz yönetiminin her aşamasında etkili olmaya başlamasıyla ve bu süreçte kimi niteliksiz, yeteneksiz Kemalist içerikten yoksun, dışa bağlı yöneticilerin işbaşına gelmesiyle bölgesellik, mezhepçilik, ayrımcılık gündeme girmeye başlamıştır.

Özellikle şimdilerde, ülkemizin, Avrupa Birliğine (AB) tam üye olma istek ve çabaları karşısında, Kuvayı Milliye’nin öncüsü Mustafa Kemal Atatürk tarafından Avrupa devletlerine imzalatılan Lozan Barış Antlaşmasının rövanşı alınmaya çalışılmaktadır. Bu süreçte, kırsal yörelerde geçim sıkıntısı içinde yaşadığı için Avrupa’da ekmek aramaya giden Anadolu insanı, kendini gönderen ve onları döviz yumurtlayan tavuk olarak gören yönetimler tarafından, gerekli destek ve yönlendirme göremedikleri için emperyalizmin tuzağı ile karşı karşıya kalmışlar, bu tuzaktan Alevîler de kurtulamamıştır.[3]

Görünen gerçek o dur ki; AB ülkelerinin Türkiye’ye karşı tutumları aynı birliktelik içinde yer alacak ortaklık yaklaşımının ötesinde, bir öç alma ve hesap sorma görünümündedir.

Örneğin Almanya,radikal İslâmcı örgütler dâhil birçok terör ve bölücü örgüt yanında yer alarak ve onlara destek sağlayarak, Türkiye’ye karşı dostluktan çok hasım gibi davranmaktadır. Bu hasımca plânlar için Alevîleri kullanmak isteyeceklerinden kuşku yoktur. Bu tuzağa düşmemek ve Batı dünyasının çirkin oyunlarına kapılmamak gerekir.

Gurbetçi Anadolu halkının büyük çoğunluğunun bulunduğu Almanya’da, Alman plânları doğrultusunda Alevîler bir yandan, Türk kimliğinden koparılıp bölücü yapılanmalara yönlendirirken bir yandan da; Ege Alevîleri-Doğu Alevîleri, Alili Alevîler-Alisiz Alevîler gibi ayrıştırma siyaseti güdülmektedir. Öte yandan Sivas’ta 37 Türk aydınının yakılmasından birinci derecede sorumlu 6 kışkırtıcı cinayet zanlısı, Alman Dış İstihbarat Servisi (BND) elemanları tarafından Esenboğa üzerinden Almanya’ya kaçırılmıştır.[4]

Avrupa destekli yozlaşma sürecinin etkisi altında, Alevîler arasında görüş ayrılıklarının çoğaldığı, ilgisi, bilgisi, temsil niteliği olmayan aslında mankurtlaştırılmış[5]yaratıklardan farkı bulunmayan kimilerini, Alevî öncüsü, sözcüsü yöneticisi görünümünde Kemalizm’e saldırma görevini üslenmişlerdir.

Avrupa Birliğinin Türkiye’ye ilişkin gelişme raporlarında özellikle 2004 yılı sonrasına Alevi ve Kürk yurttaşlarımızın azınlık statüsüne sokulmasının istenmesi de bu bölücü yöntemin açığa çıkan kanıtlarından biridir.

Bir başka gerçek ise; Batı fonları ile desteklenen kimi projelerde, Kemalizm ve Alevîlikle bağdaşmayacağının gündeme getirilme-sidir. Kemalizm ve Kemalizm’le bütünleşen düşüncelerin, tam bağımsızlığı ilke edindiği için buyrukları emperyalizmden değil, insanlık ve ülke yararları içeren kendi duyunç (vicdan) dünyasından aldıkları içindir ki, AB tarafından amaç alındığı görülüyor. AB’nin kimi sözcülerinin Kemalizm tutkusuyla AB’ye üye olamazsınız biçimindeki söylemleri bunun içindir.Bir ülkede Bağımsız ve özgür olabilmek ancak, kendi ekonomik kaynaklarını kendi yaratanların hakkıdır. Bu hak Anadolu insanının elinden alınmak isteniyor..

Alevî toplumunun, Atatürk ile ne denli bütünleşip, Kemalizm’le ne denli örtüştüğünü, Türkiye’de tekke ve zaviyelerin kapatılmasını izleyen 11 Eylül 1925 günü, Bektaşi-Alevî tekke yöneticilerinin kamuoyuna açıkladıkları aşağıdaki bildiri, oldukça özlü biçimde ortay koymaktadır:

Bütün sevenlere duyurulur ki, … İnsanlık âleminin ve Bektaşi yandaşlığının yüzyıllardan beri bekledikleri kurtarıcı (halaskar) ortaya çıkmıştır (zuhur etmiştir.) (Bu kişi) Yüce Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Paşa’nın bedeniyle gelen, bütün İslâm dünyasının ve bu arada Alevîlerin(Güruh-u Naci taifesinin) canları, malları ve huzurları güvence altına alınmıştır. Bu nedenle, tekkelerin var olma nedeni ortadan kalkmıştır. Bizlere düşen kurtarıcımızın yüce buyruklarına uyup bundan sonra dünya bilimlerini okutan Cumhuriyetimizin okullarına, insanlık bilimlerine ulaşmaktır. Hazreti Hünkâr Hacı Bektaşi Efendimiz de eğitimde bu yolu buyurur.Tekkemizi kapatıp kutsal anahtarını Cumhuriyetimizin kurucularına teslim etmek günü gelmiştir. Böyle de yapılacaktır. Bütün sevenlere duyurulu.[6]

Emperyalizmin, Atatürk’ü yıpratmak ve Türkiye’yi bölmek için plânlar yaparken, bu plânlarında kullanacağı uşak aramasının nedenleri vardır. Bu nedenleri şöyle özetlemek olanaklıdır.:

Halkı çok büyük çoğunlukla Müslüman olan hiçbir İslâm ülkesinde Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimler yaşanmamıştır, olmamıştır, olamamıştır. Ayrıca, halkı Müslüman olan hiçbir ülkede Türkiye'deki gibi nüfusun 1/3'ü Alevî halk kitlesi değildir.

Bu nedenlerle de, Türkiye'yi öteki İslâm ülkeleri düzeyine ve yapısına geri çekmek isteyen emperyalizmin yapması gereken şey; bu özellikleri ortadan kaldırılmak ya da hiç olmazsa, çarpıtıp yozlaştırmaktır. Bu plan, yanı sıra, Osmanlı düzeninin özlemini çekenlerin de amaçlarıyla da örtüşüyor.

Bilinmelidir ki, Kemalist devlet modeline husumet besleyenler, din istismarının önünün kesilmesini hedeflendiği için laikliğe karşıdırlar, Atatürk’e hasımdırlar.. Bu bağlamda Atatürk’ün “Birçok eski kurumları yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardı. Fırsat beklediklerini unutmamak gerekir.” Sözlerinin anlamı gericilerin fırsat bekleyip, eski düzeni yeniden kurma hevesinde oldukları dikkate alındığında;[7]emperyalizmle bölücünün, gericinin, yobazın ve her türlü din tacirinin her bağlamda yardımlaşma içinde oldukları görülür.

Günümüze dek sürdürülen, Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta Çorum’da… Kardeşin kardeşi öldürmesine dek uzanan, Alevî-Sünni ayrışmasının kökeninde yine Osmanlı döneminde olduğu gibi yabancı parmağının olduğundan kuşku duyulmamalı.

Bu bağlamda; günümüzde insan haklarından, ifade özgürlüğünden, demokrasinin nimet-lerinden yararlanarak, devlet-ulus ayrış-masını körükleyenlerle, ülkemizde azınlık yaratma arayışı içinde olanlarla, Hırvat kökenli Kuyucu Murat arasında amaç birliği var demektir. Çünkü her biri egemen güce, sömürüye hizmet etmektedirler.

Aynı şekilde; Dolar ya da Avro peşinde olarak, Türk ulusal birliğinin, ulusal dirliğinin, devletimizin tekli yapısının bozulmasına hizmet eden kişi ve grupların, Sivas’ta 37 Türk aydınının yakılmasından birinci derecede sorumlu 6 kışkırtıcı cinayet zanlısını Almanya’ya kaçıran Alman Dış İstihbarat Servisi (BND) eleman-larından farkı yoktur.

Öte yandan; bir insanın, hiçbir inanca sahip olmadan, dinsel inanç ve kurumları inkâr etmesi, kendisini “ateist” olarak görmesi ne denli doğal ise, bir insanın inanmadığı, kurallarını yerine getirmediği, bir inanç kurumunda öncü görevi üstlenmesi ise, o denli doğal değildir.


Dip Notlar

1. Alevilerin kimliklerini gizlemelerine neden olan bir başka etkenin de Alevîlerin yüz yıllar boyunca “mum söndü” yapıyorlar iftirası ile karşı karşıya kalmış olmalarıdır. Ne var ki son yıllarda, Sabatay’larla ilgili yazılan kitaplarda; mum söndü denilen olayın, Yahudilikten dönme Sabetay’larda “Kuzu Bayramı” adı altında yaygın bir uygulama olduğu ortaya konulmakla, Alevîler aklanmıştır. 100 yıl öncesine kadar,“Kuzu Bayramı” denilen 21 Mart’ı 22 Mart’a bağlayan gecede Sabataycı evli çiftlerin toplanarak ırk bozulmasını önlemek ve ırkın yaşamasını sağlamak için eş değiştirdikleri ve mum söndü yaptıkları iddiaları bulunmaktadır. Bu konuyu ilk kez açıklayanlardan birisi Ilgaz Zorlu’dur. (Ilgaz Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı - Belge Yayınları. ”Mum Söndü”, Sayfa 60-64.)
2. Yalçın Küçük, Gizli Tarih I, Salyangoz Yayınları, İstanbul, 2006, s.48.
3. 12 Eylül 1980 öncesinde ülkemizin içine itildiği terör ortamında ve 12 Eylül yönetimi döneminde yurtdışına kaçmak zorunda kalan yurttaşlarımız arasında da, emperyalizmin tertiplerine alet olanların bulunması da muhtemeldir.
4. Necip Hablemitoğlu, ‘Şeriatçı Terör’ün ve Batının Kıskacındaki Ülke Türkiye, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2003, s.123.
5. Mankurt; ulusal kimlikten uzaklaştırılan, içinden çıktığı topluma yabancılaştırılan, egemen güçlere ve süper devletlere yaranma ve yamanma çabası içinde olan (insan denilemeyeceği için) yaratık demektir.
6. Aktaran; Çetin Yetkin, İktidara Karşı Türk Direniş ve Devrimleri, Cilt; III, İstanbul, 2003, s. 894.
7. a.g.y,. s. 895-96.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail