Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 68 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL
Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal Atatürk’ü sadece bir devrimci, kahraman ve köhnemiş bir imparatorluktan çağdaş Cumhuriyet Devletinin yaratıcısı olarak nitelemek gerekli olsa bile yetersiz kalabilir. Çünkü O, aynı zamanda bilimsel düşüncenin de Anadolu uygarlığındaki ilk temsilcisiydi. Kararlarını zihnindeki kanılara dayalı olarak vermiyor , geçek ve doğru olup olmadığını sorgulayarak ve sonuçlarının nasıl belireceğini sezinleyerek veriyordu. O, aynı zamanda bir bilim adamıydı. Bilimin erdemini Anadolu’da ilk kez özdeyişe dönüştüren kişiydi. O, aynı zamanda güclü bir stratejist, kararlı bir komutan, devlet yönetiminin öğretmeni, tutarlı ve gerçekçi bir politikacı idi ve bu niteliklerinin tümünü tarih bilinci içinde bilimsel düşünce yetisinden alıyordu. Çünkü O, düşüncesini sorgulamayı biliyor ondaki çelişkileri görmekten korkmuyordu. Onun için önemli olan başkalarının düşüncelerindeki çelişkileri değil fakat, kendi düşünce-sindeki çelişkiyi yakalamak ve gidermekti..

O’nun bu özelliğinin TBMM’nin gizli celselerinde sayısız örneklerine rastlıyoruz.

Batı dünyasının Lozan’daki kazanımlarımızı yok edici girişimleri nedeniyle güncelleşen o anlaşmanın bundan 85 yıl önce, TBMM’nin gizli celselerinde nasıl tartışma konusu olduğunu ve Mustafa Kemal’in tartışmaları nasıl sonuca bağladığını anımsamak ve okuyucularımıza anımsatmak istiyoruz.

5 Şubat 1922 günü, İsmet Paşa’nın Lozan’dan gönderdiği telgrafı, İcra Vekilleri Heyeti Reisi (Başbakan) Hüseyin Rauf (Orbay) TBMM’nin 7 Şubat günlü gizli celsesinde açıklar ve o celse Başbakan Hüseyin Rauf ile Antalya Milletvekili Rasih Efendi arasında uzun tartışmalara konu olur. Lozanda’ki görüşmeler kesintiye uğramış gibi görünüyorsa da İsmet Paşa bunu konferansa katılan kimi devletlerin üyelerinin geçici olarak ülkelerine gittikleri biçiminde farklı yorumlamaktadır telgrafında. O nedenle Türk heyetinin de Ankara’ya gelerek TBMM’ne bilgi sunmasının yararlı olacağını bildirir Telgrafın 3.maddesinin (b) paragrafı çok önemli: Odunun maddeten ve manen kavi (güçlü) ve hazır bulundurulmasını öneriyor. Ve ekliyor: Barış olmadığı sanılarak endişeye yer verilmemelidir, diyor. İngiltere ile hiçbir maddede musademeye (çatışmaya) yer vermemek gerektiğini belirtiyor. O gün, gizli celsede yapılan konuşmalardaki kuşkular, Hüseyin Rauf Beyin tüm gerçekleri anlatıp anlatmadığı noktasında yoğunlaşmış, o da kesin bir dille şunları söylemeye gereksinim duymuştu:

Bildiğimizi lüzum gördüğümüz anda aynen arz ediyorum. Onun için bizim bildiğimizi siz de bildikten sonra ve bu işin İsmet Paşa Hazretleri’nin buraya gelmeden tavazzuh etmeyeceğine (belirginleşmeyeceğine) kani olduktan sonra sizinle daha ne üzerine konuşayım?

Asıl tartışmalar 21 ve 27 Şubat günleri Lozan’dan Ankara’ya dönen İsmet Paşsa’nın verdiği bilgiler üzerine başlayacaktır. TBMM’nin tüm üyelerinin yüreği, Misakı Milli sınırlarımızın gereği gibi korunup korunmayacağı sorunu üzerinde yoğunlaşmıştı. Konuşmaların tümünde yurtseverliğin kalp atışları duyuluyordu.

İsmet Paşa, Lozan Konferansında görüşme konularını üç gruba ayırmaktaydı ve İngilizlerin arazi meseleleri ile, Fransız temsilcisinin mali ve iktisadi meselelerle ve İtalyan temsilcisinin de kapitülasyon konusuyla ilgilendiğini söylemekteydi. Aralarında işbölümü yapmışlar ve olabildiğince fazla ödün koparmanın peşine düşmüşlerdi. Bu sorunlardan en önemlisi olarak Boğazlar konusundaki çözümün çok güç gerçekleşeceğinin altını çiziyordu, İsmet Paşa. Oysa şimdi 2000’li yıllarda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının “Kabotaj” koşu-lunun kaldırılmasını öngören yasayı hüzünle anımsamanın zamanı gelmiştir. Ulusal çıkarları korumanın gündem dışına itilmesinin acı veren koşullarını yaşa-maktayız.

İngilizlerin üzerinde ısrarla durdukları konunun en önemli bölümü Meriç’te Batı Trakya’nın nasıl bir sınır çizgisiyle Yunanistan ve Türkiye arasında çözüleceği sorununda düğümlenmiş, bu konu da İngiltere, Fransa ve İtalya işbirliği içine girmişti.

TBMM’nin o günkü gizli celsesinde de en çok tartışılan sorun,bu konu ile Musul üzerinde yoğunlaştı. Millet-vekillerinin en başta gelen kaygısı, acaba İsmet Paşa ve grubu, ülkenin çıkarlarını yeteri kadar savunuyor muydu?

Örneğin Mersin Milletvekili Yusuf Ziye Bey:

Paşa Hazretleri bir sual sotacağım . Cenup hudu-dumuzda hükümet yeni bir vaziyet alacak mıdır? Yani İskenderun ve Antakya için Hükümet bu defa yeni bir teşebbüs almıyor mu? diye bağırıyor ve Musul gidiyor sesler Mecliste yankıyordu.

Mustafa Kemal’in o celsenin sonlarına doğru aklın çevirisi olan sesini işitiyoruz. Efendiler, diyor:

Eğer bunlar açık olarak mevzuu bahis olursa ve bunlardan düşmanlar haberdar olursa belki sulh yapmak isterken aksi netice ile karşılaşabiliriz. Bence mesele gayet basittir, Orta yerde bir sene için mukadderatının taliki icap eden Musul meselesi vardır. Talik mi edelim, talik etmemek için harp mi edelim. Bu suale verilecek cevap gayet basittir. Eğer bu basit cevabı kendi aklımıza ve vicdanımıza karşı verecek olursak, yapılacak muamele, Heyeti Vekileyi kendi mesuliyeti dahilinde serbest bırakmak ve başlamış olduğu şeyde devam ettirmek.. Neticeyi kat’iyw ile karşımıza geldikleri vakit, yapabileceği işi birer birer tetkik ederiz. Muvafık değilse ret ederiz. Şimdiden münakaşasını yapmak nabemahal(yersiz) ve nabemevsim (mevsimsiz) dir.

Musul’un çözümünü zamana bırakıyor. O günkü koşulların gereğiydi bu. Hatay’ı da zamana bırakmış ve zamanı geldiğini görünce de Hatay’ın anayurdumuza katılmasını sağlamıştı.

10 Kasım 1938 günü ülkemizi ve Cumhuriyetimizi öksüz bırakmasaydı, zamanı gelince Musul’u anayurdumuza katmaz mıydı? Katardı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretisinde devletin akıl ve zaman sentezinde yönetilmesi gerekliliğini öğreniyoruz. Onu izleyenlerin eksikliği de buydu. Aklı ve zamanı kullanmayı bilmeyenler devlet yönetilebilir mi, bilemiyoruz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail