Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 70 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


...

OSMANLI’LIK AKIMI VE GERİSİNDEKİ YANILTMALAR

Ali Nejat Ölçen.

22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde oy çokluğuyla Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nin iktidarı sürdürmesiyle birlikte ilk kez, e-mail adresim, iletim saldırısına uğradı. Onların bir çoğu birbirinin tekrarıydı. Kimileri de, yakın tarihimizin gerçeklerini bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumluyor, gene bilerek ya da bilmeyerek, Ilımlı İslam Cumhuriyeti modelinin düşünsel alt yapısına katkıda bulunuyordu.

O nedenle 22 Temmuz 2007 sonrasındaki en önemli işlevim, Osmanlı tarihinin ihanetlerle yüklü son dönemine ilişkin aklama çabalarını yanıtlamak ve ilgili e-mail adreslerine iletmekle geçti.

Bunun doğal sonucu olarak ta, Türkiye Sorunları kitap dizinin bu sayısı, Osmanlı’nın yakın tarihine odaklanmış oldu.

Osmanlı’nın 1919‘la başlayan ve emperyalizmin işgalci güçleriyle işbirliği içine sürüklenen başta Padişah Vahideddin olmak üzere Saray’ı masum, suçsuz gösterme çabalarına ilişkin girişimin ilk öncülüğünü Hürriyet gazetesinde Murat Bardakçı’nın üstlendiğini ve ne yazık ki, onu izleyenin Bülent Ecevit olduğunu gördük. Türkiye Sorunları kitap dizimizin 51.sayısında (Eylül 2003) Osmanlı’lığı güncelleştirmeyi amaçlayan akıma yeterince karşı çıkmıştık. Bu kez aynı konu gündeme getirildiği ve kimi kuruluşlarla internet siteleri bu sanal bilgilerle donatıldığı için, bize de elimizden geldiğince karşı koymak görevi düştü.

Ilımlı İslam Devleti modelinin düşünsel alt yapısı oluşturulmak istendiği için mi, Osmanlı’lık akımı güncelleştiriliyor, o nedenle mi, Enver Paşa’nın, Padişah Vahide-ddin’in aklanması amacıyla yakın tarihimizin gerçekleri ters yüz ediliyor, bilemiyoruz. Kapalı kapılar arkasında hazırlanan, bu satırların yazıldığı günlerde bile, içeriği bilinmeyen Anayasa taslağı Osmanlı’lık akımının mı Anayasal tasarımı, bunu da bilemiyoruz. Toplumun hangi kesimi biliyor, bunu da bilemiyoruz. AKP iktidarının seçimi kazandıktan hemen sonra toplumu bilinmezlikler içine neden sürüklediğini de bilemiyoruz. Sadece bildiği-miz bir gerçek var ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cum-huriyetine cüppe giydirilmek istenmektedir, başarılı olup olmayacaklarını zaman gösterecektir.

Osmanlı’nın ihanetlerle yüklü yakın tarihini aklamaya çalışan iletilere yönelik yanıtlarımızı aşağıda bulacaksınız. Türkiye Sorunları kitap dizimizin bir önemli amacı, toplumdan gizlenmek istenen gerçekleri açığa kavuşturmak değil midir? Padişah Vahideddin’i aklamaya çalışan e-mail iletilerine verdiğimiz yanıtı öncelikle ele aldık.

I.VAHİDEDDİN’İ AKLAMA ÇABALARI.

Sy.Pelin Atakan (akademiiletisim@gmail.com) tarafından gönderilen bir iletide (bu açıklamayı yapmama neden olduğu için kendisine teşekkür ediyorum), “haber 7com” adlı sitede yer alan ve 5 Eylül 2007 günü, Ünal Tanık adlı kişi tarafından yazıldığı anlaşılan makalede tarihsel bir gerçeğin nasıl da ustalıkla çarpıtıldığına tanık olduk. Kişinin ileri sürdüğü sav, acaba kendisi tarafından mı üretildi kuşkusuna kapılarak, “Ucarsu Forumu”nda “gazeteciergun” adını küçük harflerle kullanan kişinin makalesine ulaşmamız gerekti. Onların ortak görüşleri, yakın tarihimizin kendilerine yanlış öğretildiği, Padişah Vahideddin’in ülkeyi düşman işgalinden kurtarması için Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderdiğini ve O’nun başlattığı “Kurtuluş Harekatını” sonuna kadar desteklediğini hatta bunu, Mustafa Kemal’in de Sivas Kongresinde yayımına öncülük ettiği “İrade-i Milliye” gazetesinde şu sözlerle açıkladığını ileri sürmektedirler:

Padişahımız (Vahideddin) Anadolu harekatının tamamiyle meşru olduğunu ilan ederek cereyan-ı mevcudu teşvik etmekte ve hatta iştirak-i hümayunlarıyla takviye buyurmaktadır.

“gazeteciergun” devam ediyor:

“Oysa bize, milli harekatı destekleyen padişahın vatan haini olduğu öğretiliyordu. İrade-i Milliye’ye baktığımızda orada hain olarak padişahı değil, Damat Ferit Paşa’yı görürsünüz. Demek hainlik de şarlara göre değişebiliyormuş” diyerek yazısına böylesi bir aksak yorumu ekleyebilmiştir.

Bu yazarlar, bilerek ya da bilmeyerek beş noktada yanılmaktadırlar:

1.Bir hükümdar, eğer hükümdar ise, buyruğu altındaki bir komutana ülkenin işgalden kurtarılmasını sipariş etmez. Kurtarma görevini kendisi üstlenir. Hükümdar olmanın gereğidir bu.

2.Mustafa Kemal’in doğal olarak başlattığı Anadolu Harekatını, Vahideddin’in desteklediği savı, gerçek dışıdır. Doğru olsaydı, Mustafa Kemal’in katl edilmesine ilişkin Şeyhülislam Dürri Efendi’den fetva alınması söz konusu olmazdı.

3.Padişah Vahideddin, 23 Nisan 1920 günü kurulan Millet Meclisini tanımamıştır. Oysa,Saray’daki bir diğer kişi, şehzade Abdülmecit, o Meclisi “Meclis-i Kebiri Milli” o-

larak tanımıştı.

4.Ülkenin kurtulmasından yana olan bir hükümdar, topları, saraya yönelik düşman gemisine sığınarak ülkeden kaçıp gitmez.

5.Sivas Kongresinde, Mustafa Kemal de dahil, hiç kimse, Vahideddin’in düşmana sığınarak ülkeden kaçacağını tahmin etmiyordu. Padişahın ülkeyi terk etmesinden önce, onun Anadolu Harekatını destekleyeceği kanısında olan Mustafa Kemal’in Padişaha bağlılığını açıklamasını yanlış bulmak, yanlıştır; o açıklama Vahideddin’in ihanetinden çok önce yapılmıştır ve devlet hiyerarşisi gereğiydi.

Yakın tarihimizin suçlularını aklamaya çalışırken, böylesi beş farklı yanlışı görmezden gelmek, neyle açıklanabilir? Cehaletle mi, art niyetle mi, bilemiyoruz. Bunu kendileri bilir. Bizim görevimiz yakın tarihin ihanetle kapanan sayfasını açmak isteyenlere karşı gerçekleri bir kez daha anımsatmaktır. Neden? Çünkü Tarih bir pozitif bilim da-lıdır:

1.Tarih, Pozitif Bilim Dalıdır. Tezler, Tarihsel Gerçekleri

Yadsıyamaz..

İnternette yayımlanan yazısının başlarında “gazeteci-ergun, “Savunduğumuz tez belli, diyor ve devam ediyor: Mustafa Kemal Paşa’nın İngiliz işgali altındaki İstan-bul’dan Anadolu’ya gidişinde Sultan Vahdeddin’in belirleyici bir rol oynadığı ve yalnız ilk düğmeye basan adam olmakla yetinmemiş, yıllar içinde de desteği devam etmiştir”, diyor. Bilmiyor ki, tarihsel gerçeklere “tez ileri sürerek” yaklaşılmaz. Çünkü tarihi etkileyen siyasal olay-lar, sonuçlarıyla değerlendirilir. Bu bir. İkincisi, tarihsel olaylar, bir bütün içinde, “neden-sonuç” ilişkileri koparıl-madan incelenir. Olayın bütününden bir sayfayı ayırarak değerlendirmek olanaklı değildir ve tarih bilimine aykırı-dır.

2.Vahideddin’e Hain Nitelemesi Millet Meclisinde Tu-tanaklara Geçmiştir.

Padişah Vahideddin için “hain” sözcüğü, İngiliz savaş gemisine sığınarak ülkeyi terk ettiğinin öğrenildiği gün Millet Meclisi’nde kullanıldı ve tutanaklara geçti. 17 Kasım 1338 (1922) günü İstanbul’da Refet Paşa’dan gelen bir telgraf, Millet Meclisi’ne Padişah’ın kaybolduğunu şöyle bildiriyordu:

Vahidüddin Efendi bu gece yarısı, Saraydan gaybubet eylemiştir. İstanbul Komutanı ve polis müdürünü tahkik ve tedabiri lazime için saraya gönderdim. Alacağım malumatı ayrıca arz edeceğim. Vahidüddin, ağlebi ihtimal Baş mabeyinci ve birkaç mukarreri ile birlikte ve İngilizlerin delaletiyle gaybubet etmiştir.

Kısa bir süre sonra bir ikinci telgraf gelmiştir. İşin en acıklı yanı, telgrafı, İngiliz İşgal güçlerinin komutanı General Harrington göndermişti:

Resmen beyan olunur ki, Zat-ı Şahane, vaziyeti hazıra neticesinde ve hayatını tehlikede gördüğünden bütün İslamın halifesi sıfatıyla İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul’dan başka bir yere naklini talep etmiştir.

Millet Meclisinde telgrafın son tümcesi okunurken “Allah kahretsin sesleri” duyulmuştu. Millet Meclisi, onu sadece hain olarak suçlamamış ayrıca “kahrolması”nı dilemişti. Tarih, hiçbir hükümdarın, ülkesini işgal eden düşmana sığındığına tanık olmamıştır. Vahidettin dışında.

Şimdi, asıl konuya geçebiliriz

a.Sivas Kongresinde “İrade-i Milliye”

4 Eylül 1919’da başlayan Sivas Kongresi’nden üç buçuk ay öncesine dönmeden sadece “İrade-i Milliye” gazetesinde çıkan yazı ve haberlere dayanılarak gerçekler açığa çıkarılamaz. Mustafa Kemal, Samsuna ulaştığı günden bir hafta sonra Hamas Reuter Ajans’ında çıkan bir haber ile irkilir ve “Makamı Celile-i Sadareti Uzmaya (Yüksek Başbakanlık Makamına) 27 Mayıs 1919 günü telgrafla bir ricada bulunur. Bu telgraf aslında Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesiyle çelişmektedir. O nedenle, Havas Reuter Ajansı’nın yayımladığı haberin doğru olup olmadığı konusunda bilgilendirilmesini arz ve rica etmektedir:

Türkiye’nin tamamiyeti mülkiyesini (varlığının bütünlüğünü) muhafaza şartıyla Düveli Muazzamadan birinin müzaheretini temin merkezinde olduğu kayıt ve ihbar ediliyordu. Şurayı Saltanat müzakeratını aynen neşreden 27 Mayıs 1335 (1919) tarihli İstanbul gazetelerinin tavzi-hatına (açıklamalarına) nazaran yalnız Sadık Beyin ifadei tahririyesinde ( yazılı açıklamasında) İngiltere himayesinin teklif olunduğu ve bunun heyeti umumiyenin fikri olduğu anlaşılıyor. Vicdanı milliyeyi temsil etmeyen haberler şayanı endişe akisler tevlit edeceği cihetle bu bapta tenvir ve irşat buyrulmaklığımı hasseten (önemle) istirham ederim.
Üçüncü Ordu Müfettişi ve Fahri Yaveri Şehriyari Mustafa Kemal.

Bu başvuruya bir hafta sonra, yanıt Harbiye Nazırından gelir:

Maiyeti alinizdeki istimbotlardan biriyle hemen buraya teşrifiniz rica olunur.

8 Haziran 1335.
Harbiye Nazırı Şevket Turgut.

Bu kez Mustafa Kemal, Padişah Vahidettin’e başvuracaktır. Gönderdiği telgrafta şunları arz eder:

İstanbul’dan en son mürafakat edeceğim (ayrılacağım) gün şeref müsula nail olmuştum (kabul olunmak onuruna ulaştırılmıştım) Bu esnada Zatı Hazreti Padişahı, Boğaz-içinde bulunan İngiliz zırhlılarının Saraya müteveccih olan toplarını göstererek, görüyorsunuz dedi, ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasavvurda tereddüdü duçar oluyorum ve ellerini kaldırarak, millet, mütenebbih ve müteyakkız olur, bu vazi-yeti elimden (bu acı veren durumdan) gerek beni gerekse kendisini tahlis ediniz buyurmuşlardı.Binaenaleyh, maru-

zatımda arz ettiğim bu ifadei hümayunlarıdır.. Hakan-ı Çelilişanı’na (yüce hakanına), milletine vatanına sadık ve bu uğurda ölümleri istihkar ile meluf (ölümleri bile küçümseyen) kulları gibi bir kumandandan elbette hukuku saltanatı hümayunlarının ve milletin beka ve mevcudiyetinin düşmanı olanlara mümaşaatlık (yakınlık) beklenemezdi. Binaenaleyh, abdi memlukları (kulları) Malta’ya gitmek en hafif olarak hali atalete mahkum edilmek gibi ihtimaller karşısında bırakıldım (demek ki İstanbul’a dönseydi, Malta’ya sürgün edilecekti.a.n.ö) ve bittabi, buna muvafakata mazurum ve eğer icbar edilirsem, memuriyeti acizanemden istifa ederek, kemakem (eskiden olduğu gibi) Anadolu’da ve sinei millette kalacağım ve vazaifi vataniyeme bu kere daha sarih hatve-lerle (atılımlarla) devam edeceğim. Ta ki, millet, istiklal ve saltanat ile hilafeti muazzamayı hümayunları masun-u indiras (yok olmaktan kurtulmuş) olsun.

Bu açık sözlü, yürekli başvurusuna karşın, Şeyhülislam Dürri Efendinin “Katli vaciptir” fetvası, yanıt olarak karara bağlanır. Hani, Padişah Vahideddin’in Anadolu’daki Mustafa Kemal harekatına desteği yıllar boyu sürmüştü “gazeteciergun”un tezi havada kalmaktadır.

b.İngiliz Sevenler Cemiyeti Üyesi Padişah Vahideddin, Acz İçindedir.

Padişah Vahidettin’in yeni atadığı Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa’nın aldığı kararlardan, ülkenin en bunalımlı döneminde habersiz kaldığı düşünülebilir mi? Yeni atanan Sadrazam, 26 Ekim 1921 günü, Sevr Antlaşmasında İngiltere’nin Anadolu’da artakalan bölümünde hükümet kurulmasına izin vereceğini, açıklamıştı. Vahideddin, Anadolu’yu düşman işgalinden kurtarmak için Mustafa Kemal’i gönderiyorsa, kendi atadığı Başbakan’ın bu açıklamasına tepki göstermemesi neyle açıklanabilir? Kararsız ve acz içinde olmasıyla mı? Oysa o tarihten 1.5 ay önce Yunan Ordusu ilk yenilgisini almıştı. 24 Haziran 1920 günü, Dahiliye Nazırı Ali Kemal’in:”Gasibane ve gaddarane işgallerden ne derece müteessir olursa olsun hükümetimiz, ne Yunanistan ve ne de kimse ile bu esnada harb ve darbe tutuşamaz, Paris’teki konferansa giden murahhaslarımızın vatanı kurtaracaklarına eminim” biçiminde açıklama yapacak kadar gaflet içindeyken, Pa-dişah Vahideddin neredeydi? Ve dahası, Fransa, yazılarını Millet Meclisi adresine gönderirken ve karşılıklı görüşmeler başlarken, (12 Mart 1921) varlığını ve meşruluğunu kabul ettiği o Meclisi, Padişah Vahideddin kabul etmeye cesaret edemiyordu. Hatta, Şehzade, Abdülmecit, Mustafa Kemal’e gönderdiği yazıda “Meclis-i Kebiri Milli” sözleriyle saygılarını iletirken, Padişah Vahideddin’in zihninden Anadolu harekatını desteklemek geçiyor muydu? Hayır, o İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin üyesi olarak ülkeyi nasıl terk edeceğinin kaygısına kapılmıştı.

Sivas Kongresinde Mustafa Kemal’in yayımını gerçek-leştirdiği gazetenin adı her şeyi açıklıyor:”İrade-i Milliye”. “İrade-i Ümmeti Osmani” demiyor. İrade-i Milliye. Bu sözcük, İstanbul’daki İngiliz himayesine sığınan Saray ile Mustafa Kemal’in sahip çıktığı Anadolu arasın-daki farkı açıklamaktaydı. İstanbul’da Saray, İngiltere’-den yana, “İrade-i Milliye”ye karşı idi. Vahideddin’in Anadolu Harekatını desteklememesinin buydu nedeni.

Millet Meclisinin açılışının ertesi günü 24 Nisan 1920, Karahisar-ı Şarki milletvekili Mustafa Bey söz alarak:”İstanbul ile uzlaşma çaresine bakılması” nı önerir. Mustafa Kemal şu yanıtı vermiştir:

İstanbul’da bulunan hükümet, bütün mukaddesat ve bütün makamat ile düşman istilasına düşmüştür. Binaenaleyh, İstanbul’ la anlaşmak demek, İstanbul’dan düşmanları tart etmek demektir. Anlaşacak, anlaşmayacak bir şey yoktur.

Karasi milletvekili 25 Eylül 1920 günlü gizli celsede bir öneride bulunur:

Makam-ı Hilafet, esaretten tahlisinden sonra, vaz-ı meşruiyetini ahz eder.

Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir:

Halifeniz nerededir? Halifeniz esir midir? Halife Padişahınız, ne cevap vereceksiniz? Esir mi diyeceğiz. Esir olan, padişah olamaz.

c.Mustafa Kemal, Kurallar’a Saygılı Devlet Adamıdır.

Adını küçük harflerle yazan “gazeteciergun”, İnternette yayımlanan yazısında, küçümseyici bir dille, Mustafa Kemal’in “kutsal hilafetin biricik dayanağı yüce saltanat olduğunu” söylerken sonra nasıl oluyor da o saltanatı ortadan kaldırıyor, anlamında tümceler kurmaktadır. Adı geçen yazar, bilmiyor ya da bilmezden geliyor ki, Mustafa Kemal tüm yaşamı boyunca savaşımını kurallar içinde kalarak yürütmüştür. Örneğin, Etem ve milletvekili olan kardeşi Reşit Bey’in Yunan Ordusuna katıldığını ve Kütahya’ya Yunan ordusuyla birlikte saldırıya geçtiklerini haber verdiği zaman, Millet Meclisinde sesler yükselir ve Reşit Beyden hain olarak söz etmesi istenir. Mustafa Kemal’in yanıtı şöyledir. Oylarınızla milletvekilliğinden uzaklaştırılırsa ancak o zaman hain diyebilirim. Mustafa Kemal, kararlarına duygularını katmamasını bilen kişilikteydi. Padişahın atadığı bir general olarak elbette kurallar içinde kalacak ve huzura kabul edilmesinden onur duyduğunu belirtecektir.

Günümüzde buna benzer örneği yaşamakta değil miyiz? Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) hala, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasına karşı düşüncelerini korumaktadır. Fakat, onun bu düşüncesi, Cumhurbaş-kanına saygısızlık etmesi hakkını ona kazandırmaz. Çün-kü, Cumhurbaşkanı ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne saygı, eş anlamlıdır ve Bu Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere öğrettiği kural içindeki savaşımın gereğidir. Kural içinde kalmayı küçümsemek ülkemizde kuralsızlığın kaynağı olmuştur. Demokrasinin bir koşulu da ku-ral içinde kalabilmek değil midir?

Özetle: Mustafa Kemal, sadece ülkeyi işgal eden emperyalizmle savaşmamış, çağın dışında kalan Osmanlı’nın kendi yazgısına boyun eğen, saltanatı “ülke” ve “ulus” kavramlarından üstün tutan çürümüş mistik dünyası ile de savaşmak zorunda kalmıştı. Kemalist devrimler, bu ikili savaşın utkuyla sonuçlanan kazanımlarının yaratıcısıdır.

Yukarıya aktardığım tarihsel gerçekler, 7 Eylül 2007 günü, “haber 7com” ve “Ucarsu Forumu” na e-mail ile iletilmiş ve yanıt alınmamıştır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail