Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 71 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


...

TBMM'İNİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal’in çelişkisiz düşünme gücünün onun sadece niteliğinden kaynaklandığını sanmak gerekli olsa bile yetersiz kalır. Kendisini aldatmadığı içindir ki, toplumu da aldatmıyordu. Kendisini kandırmadığı için, toplu-mu da kandırmıyordu. Şimdikilerden farkı buydu. Yurtseverliğin, toplum ve insan sevgisinin gereğiydi onun gerçekçiliği.

TBMM’nin gizli celselerinde O’nun gerçekçiliğinin sayısız örneklerini buluruz. Bugün ne yazık ki, O’nun gerçek-çiliğine ters düşen düşüncelerle yönetildiğimiz gerçeği yadsınamaz. Onu anlamamakta ısrar edenlerin O’nu tanımayacak kadar anlayışsız olduklarını sanmıyoruz. Tersine, zihinlerindeki dogmalara ve Mustafa Kemal’in laik, sekular ve ulusalcı ulus devletine karşı oldukları içindir ki, Mustafa Kemal’i anlamazlığın tercihi içindedirler. Belki yaradılışlarında nankörlük yoktur, fakat; amaçları onları nankörlüğe zorlamaktadır.

22 Temmuz 2007 genel seçimleri sonucunda Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) nin, iktidarını pekiştirmesi, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetine karşıtların azgınlaşması sonucunu da birlikte getirdi. Vahideddin’i aklama girişimleri, onun vatan haini olmadığı, ilk Büyük Millet Meclisinin halkın oylarıyla seçilmediği, internet sitele-rinde dolaşıma girdi. Mustafa Kemal’in, “Hilafet ve Saltanat”ı ortadan kaldırmasını ve Osmanlı’nın enkazı üze-rinde yeni bir Cumhuriyetin kuruluşunu, hala özümseyemedikleri anlaşılıyor. O’nun Cumhuriyetinin nimet-lerinden yararlanarak, O’nun Cumhuriyetine karşı çıkmanın çelişkisini yaşadıklarının ayırtında bile değiller.

TBMM’nin 28 Eylül 1920 ve 18 Kasım 1922 günlü gizli celselerini inceleme zahmetine katlansalardı, belki de Osmanlı’yı var edebilmenin olanaksızlığını görebilirlerdi.

Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendinin 53 arkadaşı ile birlikte verdikleri Yasa Önergesi, TBMM’nin 3 Mart 1924 günlü birleşiminde kabul edilerek, Hilafet kaldılmıştır.

Saffet Efendi konuşmasına şu sözlerle başlar: Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, makamı hilafetin vücudu, Türki-ye’yi iki başlı olmaktan kurtaramadı. İstiklalinde ve hayatı milliyesinde müşakeret (ortaklık) kabul edilemez.

Bugünün gericileri Bursa mebusu Şeyh Saffet Efendinin bu sözlerini işitmelidirler.

Bütçesine Duyunu Umumiye tarafından el konulan, vergileri tahsil etmek yetkisini yitirmiş, kendi parasını basma yetkisi elinden alınıp Fransız sermayesiyle kurulan Osmanlı Bankasına devredilmiş olan ve padişahı İngiliz savaş gemisine sığınarak firar etmiş Osmanlı saltanatını Kurtuluş Savaşı sonrasında firari Vahideddin ülkeye davet edilseydi, diriltebilir miydi? Saltanat düşkünü Osmanlı dış borçlarını ödeyebilecek mi yoksa saraylar inşa etmek için yeniden borçlanmayı sürdürmeyecek miydi? Kendi kendisini tarihten silen Osmanlıyı Mustafa Kemal bile diriltemezdi. Din aracılığı ile devlet yönetimi de tarihe karışmıştı.

1920’nin 25 Eylülünde Cumartesi günü saat 22’yi 20 dakika geçe başlayan birleşiminde Hilafet konusu gündeme girmiş, kurulan Encümenin önermeleri, görüşmeye konu olmuş onu,“ hilafet makamının esaretten kurtuluşu sonrasında yasallığını edinmesi” ya da edinmemesi soru-nunun tartışılması izlemişti.

Mustafa Kemal’in konuya çok farklı bir açıdan baktığını görüyoruz. “Hilafet ve saltanata bağlı kalmamız birinci görevimizdir..Bu, İslam dünyasının istinatgahı (dayanağı) olan rabıta-i hakikiyesini (gerçek bağını) tesise birinci derecede medar olan bu makamı ihmal etmek hiçbir vakitte akıl karı değildir” diyor ve devam ediyor:

İki de bir Meclisi Alinizin hilafet ve saltanat, halife ve sultan meselesiyle iştigal etmesinde (uğraşır olmasında) mezahir (zarar)vardır. Bu mahzurları şimdiye kadar gördük. İki de birde Meclisi Alinizin bu mesele üzerinde mü-zakere ve münakaşa açması caiz değildir. Bugün bu makamı işgal eden zat bu millet ve memleket için hain bir adamdır. (alkışlar).Müsaade buyurunuz beyim. Hain bir adamdır. (Alkışlar, bravo sadaları).

Büyük Millet Meclisinin 23 Nisan 1920 gününden tam 5 ay sonra (Vahideddin, Yıldız Sarayında İngiliz yöne-timine tutsak iken) Mustafa Kemal’in onu “hain” olarak nitelemesi, bravo sesleri ve alkışlarla onaylanmış oluyordu. Bugün şeriat özlemcileri, resmi tarihin, gerçekleri saptırarak, Vahideddin’in Anadolu Harekatını sonuna kadar desteklediği safsatasını ileri sürerken, 87 yıl önce Büyük Millet Meclisi gerçek tarihi yazmaya başlamıştı. 25 Eylül 1920 günlü gizli celsede Mustafa Kemal’in bir konuya da değindiğini görüyoruz. Diyor ki:

Maksadımız memleketin saadet ve selameti hakikiyesidir. Ve bunun da muayyen (belirli) bir hudut dahilinde istiklalinin mahfuziyeti (bağımsızlığının korunması) ile kaim olacağını düşündük. Binaenaleyh, bizim hayatımıza sui kastetmekten (kötülük kastından) ve bizi esir ederek rezil etmekten sarfınazar olunduğu gün biz en koyu düşmanımızla anlaşmaya hazırız.

Devlet yönetiminde işte akıl denen özellik budur. Ülkenin tam bağımsızlığını koruma koşuluyla ve art niyetle davranmayan bir başka devleti düşman olarak görmenin anlamı yoktur. O gizli celsede Mustafa Kemal konuşma-sını şu sözlerle sürdürür:

Efendiler her şeyde olduğu gibi belki ahlakiyat noktai nazarından da, kuvvet nazarı dikkate alınmalıdır. Arkadaşlıkta ve kardaşlıkta dahi kuvvet muvazenesini (güç dengesini) nazari dikkate almak lazımdır.

O’nun bu sözü de dış politikada bir gerçeğin çözümüdür. Bugünün siyaset ve devlet adamları, ABD ve AB’ye sığınarak, güç dengesinin ne anlama geldiğini bilmeden, o ülkelerden yardım bekleyerek ülkeyi yönetebileceklerini sandıkları için,yanılgıya düşmekte ve ulusal onurun zedelenmesine kayıtsız kalmaktadırlar. Türkiye öylesi siyaset ve devlet adamları yüzünden kendi gücünün güçsüzlüğünü yaşıyor. Ülkemizin temel çelişkisi burada.

Hilafet konusunun sadece 25 Eylül 1920’de konuşulduğu sanılmamalı. Saatin akrep ve yelkovanı hızla dönecek ve 1922 yılının 18 Kasımında, bir gün öncesinde Vahi-deddin firar etiği için, hilafet sorunu yeniden gündeme girecektir. Millet Meclisinin tüm üyeleri yeni bir hali-fenin seçilmesinde düşün birliğine varmıştı. Sadece seçi-lecek yeni Halife’nin İstanbul’da mı kalması, Ankara’ya mı gelmesi konusu tartışılıyordu.

Ne gariptir ki, İslam dünyasında Halifeyi, Mustafa Kemal’in kurduğu Millet Meclisi seçecek, ve “işte Halifeniz budur” diyecekti. Hiç kimse hata Mecliste milletvekili olarak bulunan din adamları bile buna karşı çıkmış değildi. O yüzden Mustafa Kemal konuşmasında, İstanbul’ da Refet Paşa’dan gelen telgraftı okumaya gereksinim duymaktaydı. Telgrafın bir bölümünde şunlar yazılıydı:

Malum olan hareketiyle (İngiliz savaş gemisine sığınarak firar etmesini kasıtlıyor) kendi kendini hal etmiş telakki olunan Vahidüddin (tutanakta adı böyle yazılı) emsal diğer memleket halkları gibi aynı tarz ve vasıta ile firar etmiş olduğunu .. birkaç satırla sabah gazeteleri yazacaktır” diyor ve devam ediyordu:

Burada ittihaz (kabul) olunacak iki yol vardır: Birisi Vahidüddin’in üç seneden beri devam eden ihaneti sebebiyle esasen makamı hilafeti münhal (boşalmış) telakki etmek ve Vahidüddin’i şimdiye kadar orada zillüllah (zilletli) vaziyette oturmuş göstermek ve zaten son Cuma selamlığında namaz kıldığı camide hutbede ismini okutmamak suretiyle bunun kendi tarafından da tasdik edilmiş olduğunu iddia etmek.. İkincisi:Son güne kadar makamı hilafette bulundurulduğu halde firar ve düşmana iltica suretiyle ihanette bulunduğunu iddia etmek. İngilizler Vahidüddin’e halife oyunu oynatmak isterlerse bu ikinci şık kendi hesaplarına belki daha muvafık olabilir.

Refet Paşa’nın böylesi mantıklı önermesini uygun bulan Mustafa Kemal:

Şu halde bu insan suretinde görünen, Türkiye’miz için, necip milletimiz için ve islamı alem için muhlik (ölümcül) zehirli yılan olan, bu suretle mündefi (defolmuş) olması üzerine münhal kalan İslamiyeye bir zatın intihabının zaruri olduğunu, söyleyecekti,elbet.

Ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak için Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahideddin’in gönderdiğini ve o harekatı sonuna kadar desteklediğini ileri süren sapkınlar, bu

satırları okuyarak utanç duymalıdırlar.

Mersin milletvekili Salahattin Bey, kimi halife olarak uygun buluyorsa Hükümet adını söylesin onun üzerine görüşme yapalım , der. Başbakan Hüseyin Rauf (Orbay) Bey’in yanıtı şöyle: İntihap hakkı Meclisi Alinindir.

Salahattin Bey: Efendim tetkikatı söylesin.

Hüseyin Rauf Bey şu açıklamayı yapacaktır:

-Bendenizin kanaatını sorarsanız, her şeyin ehveni olmak üzre ve her şeyden evvel zemin ve zamana muvafık Abdülmecit Efendinin (Veliaht sesleri) Veliaht sözünü de söylemiyorum, Abdülmecit Efendinin intihabıyla ve hatta bu gün müttefikan intihabıyla bir çok mahazirin (zararın) mündefi (defolacağı) kanaatındayım.

O gizli celsede (18 Kasım 1922) Mustafa Kemal’in, “ uzun süren tartışmaların ne denli ileri gidersek gidelim sorunu çözmekte o denli güçlükle karşılaşırız” dediğini duyacağız. Ve şunları söyleyecektir:

İntihap olunacak halifeye keyfiyeti intihabı tebliğ edeceğiz. Ondan sonra bu müntehap (seçilen) nerede oturacaktır? Ahvali umumiyei siyasiye hangisini müreccah (tercih edilir) görmektedir. Ondan sonra bu halifenin salahiyetinin derecesi ne olmak lazım gelir meselesi mevzuu bahis olabilir. Binaenaleyh bugün hepsini birden hal etmenin imkanı yoktur..Bu Meclis, Türkiye Milletinin Meclisidir. Türkiye halkının Meclisidir. Bunun sıfatı, bunun selahiyeti, yalnız Türkiye halkının, Türkiye Milletinin, Devletinin hissiyatına, mukadderatına aittir. Bu Meclis kendisine, bütün alemi islamiyeye şamil bir kudret veremez efendirler. Binaenaleyh bu Meclisin Riyasetinde bulunacak zatın, temsil edeceği şey, yalnız Türkiye’ye ait olacaktır. Bu mahdut bir şeydir. Halbuki Makamı Muallayı Hilafet, bütün alemi İslama şamil bir makamı mukaddestir. Türkiye Devleti’nin ve halkının bu nokta-daki vazifei diniye ve vicdaniyesi, diğer alemi İslamın dahi aynı güne gelmesine kadar bu Makamı Muallaya mesnet olmaktır. Bütün kudretiyle,bütün kuvvetiyle onun kuvvetini, kudretini, şerefini, bütün alemi İslam nazarında ve gayri İslamı alem nazarında masun bulun-durmaktır. Yoksa kendi mevcudiyetini halifenin yedi iktidarına veremez, veremez ve vermeyecektir efendiler. Alem-i İslam’da teşevvüş varmış veyahut olacakmış. Bu sözlerin hepsi yalandır, kim söylemişse yalan söylüyor.

Yusuf Ziya Bey (Bitlis)- Paşa Hazretleri, ben yalan söylemem.
Gazi Mustafa Kemal Paşa -Sen yalan söyleyebilirsin, müstaitsin.
Yusuf Ziya Bey - Katiyen söylemem ve bunu kabul etmem Paşam.
Gazi Mustafa Kemal Paşa- Ben bir defa size yalan söyledin demiyorum. Size bunu söyleyenler yalan söylemiştir, diyorum. Sen kendin üzerine aldın.
Yusuf Ziya Bey -Bendeniz yalan söylemem.

Gazi Mustafa Kemal Paşa (devamla)- ..İntihap olunacak halife hakkında da itiraf etmek mecburiyetindeyiz ki, hasbelicap ve hasbelhadisat, muktezayı tarihi olarak hanedanı Osmanı kabul etmek ve muhafaza etmek zaruretindeyiz. Bu ailenin, içinde bizim aradığımız evsafı bulmak bugün için biraz müşküldür. Belki gençleri sureti mahsusada yetiştirdikten sonra evsaf ve sıfatı lazimeyi haiz insanlara tesadüf olunabilir Fakat bugün bu ciheti hakikatten tetkik ve tahlil edecek olursak, pek müşkül vaziyette kalabiliriz. Onun için intihap meselesinde bendenizce çok dağdağasız muameleye tevessül göstermek muvafık oluyor. O da zaten firardan sonra gelmesi herkesce muntazır olan (beklenen) bir zat vardır. Ab-dülmecit Efendi. Bir defa bu adam bazı fenalıklar ve ha-talar yapmıştır. Şahsiyeti üzerinde Meclisi Alinizde de bir çok tenkidatta bulunulnuştur. Buna rağmen, dün gece bu adam nevama (yeniden) Türkiye Büyük Millet Meclisi’-nin mukerreratını (kararlarını) ben kabul ediyorum, di-yor. Binaenaleyh intihabında mazhar-ı suhulet (kolay-lık) olması için bu zat üzerinde efkarı temerküz ettirmek (fikirleri yoğunlaştırmak) muvafık olur zannediyorum.

Mustafa Kemal, yukarıya aktardığımız konuşmasında egemenliğin halifeye ait olmayacağını ve tersine hali-fenin Riyaset-i Meclise bağlı olacağını, İslam ülkeleri üzerinde etkinliğinin söz konusu olmayacağını açık bir dille ileri sürmüştü. O’nun bu konuşmasından sonradır ki, Abdülmecit halife olarak Büyük Millet Meclisi tara-fından seçilir.

Büyük Millet Meclisinin alacağı tüm kararları kabul edeceğini yazılı olarak bildirmiş olmasına karşı, Büyük Millet Meclisini bir yana bırakarak, ülkeyi işgal eden devlet-lerin yetkilileriyle toplantılar yapmaya girişir. Üstelik adını, “Halifei Resulullah Hadimimülk harefeyn şeri feyn” deyiminin yanında, Abdulmecit bin Abdülaziz

Han” imzasını kullanmaya başlamıştı.

TBMM’nin gizli celselerinden yukarıya aktardığımız alıntılar, Mustafa Kemal’in Hilafet makamını, Islam dünyasını dışlamamayı da gözeterek, TBMM’nin kararlarına uyması koşulundan ödün vermeyeceğini gösteriyor. Gerçekçi ve sözünü esirgemeyen bir kişiliğe de sahip. Bugünkü siyaset ve devlet adamlarındaki kaypaklıktan eser yok onda. Güvenilir olmasının kaynağıydı bu.

BİRİNCİ BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’Nİ HALK MI SEÇTİ?

Ali Nejat Ölçen

Abu-Deyam simgesini kullanan bir kişiden gelen e-mail iletisi bu soru ile başlıyor ve Mustafa Kemal Atatürk’ün oluşturduğu birinci Meclisin kararlarının kendince yasallığını tartışmaya açmak istiyordu.

22 Temmuz 2007 günlü genel seçimlerden AKP’nin iktidarını pekiştirmesi, gerici kadrolarda Mustafa Kemal dönemini sorgulama cüretini harekete geçirdi. Tarihin her dönemi elbette sorgulanabilir, sorgulanmalıdır. Gerçekleri ters yüz ederek zihinlerde kuşku yaratmayı amaç almadan. Onların art niyetlerini, hangi menfur amaca hizmet ettiklerini açıklamak görevimizdir..Birinci TBMM-’ni halk mı seçti sorusunu soran kişiye ilettiğimiz yanıtı aşağıda bulacaksınız:

23 Nisan 1920 günü kurulan Millet Meclisinin mebuslarını “Halk ne zaman seçti” diye e-mail ile iletilen soru nedeniyle kişi, aklınca , o Birinci Millet Meclisini halkın meclisi olmadığı izlenimini yaratmak istiyordu. Bir Panel’de aynı soruyu Çetin Altan’ın oğullarından biri, en iri olanı da utanmadan ortaya atmıştı.

Bu kendini bilmez kişiler, Mustafa Kemal neden Yüksek Seçim Kurulunu oluşturmadı ve tüm yerleşim birimlerine sandıklar yerleştirip halkın oy kullanmasını sağlamadı, diye de sorabilirler! Hata, ülkenin emperyalist Batı devletlerinin işgali altındaki il ve ilçelerde seçim sandıklarını koruması için düşman ordularının askerlerini niçin görevlendirmedi diye de sormaları gerekmez mi?

İlk TBMM’nin mebuslarının çoğunluğunun İkinci Meclis-i Mebusan’ın İstanbul’dan kaçarak Ankara’ya gelen mebuslardan, Ayan üyelerinden oluştuğunu bilmezden geldikleri için onlara Millet Meclisinin açılışının ikinci haftasında yani, 9 Mayıs 1336 (1920) günlü gizli celsesinde, “Davete İcabetle Büyük Millet Meclisine İltihak Etmemiş Bulunan Mebusan’ın Sureti Kabullerine Dair Kanun” un kabul edildiğini ve İstanbul’dan kaçarak Ankara’ya gelemeyen mebusların da geldiklerinde milletvekili sayılmalarını öngörüyordu. Meclis-i Mebusan’ın üyelerini seçim sandıklarında halk mı seçiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında iki dereceli seçim yapıldığını bilmiyorlar mı bu kişiler. Halk, mebusları seçecek olanları seçiyordu o yıllarda.

Gene bilmiyorlar mı ki, Ayan Meclisi, ömür boyu Padişah tarafından seçilenlerden oluşmuştu. Onlar ulusal iradeyi mi temsil ediyordu? O dönemin koşullarında ulusal iradeyi temsil ettikleri düşünülüyordu. Çünkü, ulusal iradeyi temsil eden padişah tarafından seçilmeleri, ulusal iradeyi temsil etmeleri için yeter neden sayılıyordu. Her ülkede olduğu gibi bizim ülkemizde de parlamenter sistem zaman içinde değişime ve gelişime uğramıştır.

Bu art niyetli kişiler 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde AKP’nin iktidarını pekiştirdikten sonradır ki, Cumhuriyet karşıtlığını pervasızca ileri sürmeye başladılar. Onlar 23 Nisan 1920 sonrasını değil, ondan önceki dönemin özlemi içindedirler. Cumhuriyete karşı olmalarını yan yollardan açıklama gayretinin adamlarıdırlar. Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin ortaklaşa ülkemizi, ekonomisi, siyaseti, yönetimi ve doğal kaynaklarıyla coğrafyasını ele geçirme amacına bilerek ya da bilmeyerek yardımcı olmaktadırlar. Eğer içlerinde bilerek o amaca yardımcı olanlar varsa, onlar vatan hainidirler.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail