Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 71 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


İSMET PAŞA’YA HAKSIZ SALDIRI

Ali Nejat Ölçen

Gerici kadroların yakın tarikimizi gagalayan girişimlerinden İsmet Paşa da payını alacaktı elbet. Vahideddin’i , aklamaya çalışan Enver Paşa’nın savaş suçlusu olduğu gerçeğini yadsıyan, laikliği dinsizlik olarak kabul eden, türbanın her yerde, her koşulda, hata, ufacık kız çocukların başlarını bile sıkarak kıskac içine almasını din ve vicdan özgürlüğü olarak tanımlayan şeriat özlemcilerinin kıskacına İsmet Paşa’yı almaları kaçınılmazdı.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü eleştirmek olanaklı olsa bile İnönü utkularının mimarı İsmet Paşa’yı karalamak ancak vicdansızlıkla eş anlamlıdır. O’nu karalamaya yeltenen ve internet sitelerinde dolaşıma giren bir iletiye karşı yanıtımız, şöyleydi:

****

22 Temmuz 2007 sonrasında, Osmanlı’nın ihanetlerle yüklü yakın tarihini aklama çabalarının yanı sıra, kimi kahramanlarımızın da kötülenmesine ilişkin uğraşlar, internet sitelerinde dolaşmaya başladı. Cumhuriyetin kazanımına ömür boyu emeği geçen ve İkinci Dünya Savaşından Türkiye’mizi esirgeme başarısını gösteren İnönü de böylesi ön yargılı suçlamalardan payını almaktadır Türkiye’mizin Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra gelen ikinci adamını, savunmak bizleri aşan bir konudur.

Bir kuşku zihnimizi kurcalamakta. Acaba, yakın tarihimizde Cumhuriyete ve kazanımlarına emeği gecen kahramanlarımıza ilişkin karalama kampanyası, bugünkü iktidarın neden olduğu siyasal, yönetsel ve etnik karmaşayı unutturmayı, konuyu başka yönlere çekmeyi mi amaç alıyor. Böyle bir amaç söz konusuysa, ulusal seçkinlerimize yönelik kötülemeler, cehaletten değil art niyetten kaynaklanıyor demektir. Neden ne olursa olsun, bu satırları yazan kişi (Ali Nejat ölçen), tarihsel gerçekleri ters yüz etmeye yönelik çabaların karşısına çıkmayı görev kabul etmektedir.

Malcom x tarafından bize de yansımış olan 30 Ekim 2007 günlü iletide, Necati Akgül tarafından hazırlandığı anlaşılan bir yazıya, “İsmet Paşa Kimin Maşasıydı” başlığı konmuş. İsmet İnönü’yü eleştirmek olanaklıdır, fakat, O’nu “kimin maşasıydı” biçiminde karalama, hiç kimsenin hakkı olamamalı ve kişiler kendilerini böylesi saygı ve sorumluluk duygusundan noksan bırakmamalıdırlar. Yurttaşlık ahlakının gereğidir bu.

Malcolm x gibi gerçekleri irdeleyebilen bir yazarın bile, o asılsız ve yanlış savların etkisi altında kaldığını görüyoruz. Örneğin, Yalçın Küçük’ün “Tekeliyat” adlı kitabının tarihsel önem taşıdığını belirterek “yakın tarihimizin yeniden yazılması gereğini” ileri sürmektedir. Kurtuluş Savaşı’nın tarihi kanla, Mehmetçiğin mavzerindeki kurşunla yazıldı, Necati Akgül ya da Yalçın Küçük’ün elindeki kurşun kalemle değil..

Önce, Necati Akgül’ün İsmet İnönüye akıl almaz saldırısındaki yanlışlara değineceğiz.

1.Sy. Akgül, ABD Başkanı Lyndon B.Johnson’un mektubuna Başbakan İnönü’nün yeterli tepkiyi göstermemesine ilişkin eleştirisine değinirken, O’nu:

Sivas kongresinde bile savunduğu Amerikan mandacılığı mantalitesiyle, suçluyor.

Öyle anlaşılıyor ki kişi, Sivas Kongresini dahi incelemeye gerek görmemiş. Kimlerin o kongreye katıldığını merak etmemiş. İsmet İnönü, Sivas Kongresine katılmamıştır. Katılmadığı bir kongrede nasıl olurda ABD mandacılığını ileri sürebilir?

2.ABD Başkanı Johnson’un Kıbrıs harekatına karşı 5 Haziran 1964 günü Koalisyon Hükümetinin Başbakanı İsmet İnönü’ye ilettiği yazıya, tepki gösterilmemesini:

Arızalı ve uşak kafalı çevreler, bu zavallı tavrı bile (İnönü’nün davranışını kasıtlıyor) “İnönü’nün kahramanlığı

ve Amerika’ya başkaldırısı”şeklinde yorumlamaktan u-tanmamıştı, sözleriyle eleştiriyor.

Fakat bir gerçeği göz ardı ediyor. İnönü’nün 16 Nisan 1964 günü basına yansıyan sözleri, şöyleydi: Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye, o dünyada yerini bulur, demişti.Tüm Türkiye alkışlıyordu bu sözü ve Necati Akgül’e göre tüm Türkiye utanmayı bilmiyordu anlaşılan! O tarihte Necati Akgül’ün kaç yaşında olduğunu bilmiyoruz. Milliyet gazetesi,İnönü’nün bu sözüne sekiz sütünla yer vermişti, demek ki o da utanmayanlar arasına katılmıştı.

Şimdi asıl olayın özüne girmenin zamanı gelmiştir: İsmet İnönü, ABD’de Başkan Johnson ile Kıbrıs sorununu görüşürken, Yeni Türkiye Partisi (YTP) nin genel başkanı Ekrem Alican, Bütçeye kırmızı oy vereceğini açıklamış, İnönü, 13 Şubat 1965 günü hükümetten düşürüldüğünü ABD’de iken öğrenmişti. Asıl utanılası olay buydu.

20 Şubat 1965 günü Süleyman Demirel’in Ürgüplü kabinesinde dışardan Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde, Kıbrıs’ta EOKA’nın cinayetleri sürerken garantör devlet olarak, TBMM’nin oy çokluğuyla verdiği Kıbrıs’a müdahele yetkisini niçin kullanmadı? 8 Ay sonra 27 Kasım 1965 günü Demirel’in Başbakan olarak iktidara gelişinde o yetkiyi neden kullanmadı?

Nedeni şu: Kullanmayı denedi, ve lakin Ordumuzda, İskenderun’dan Kıbrıs’a asker ve araç-gereç taşıyacak

olan ‘”lighter” lerin (mavnaların) bulunmadığı anlaşıldı. İsmet İnönü Askerlerin Kıbrıs’a yüzerek gitmesi buyruğunu mu verecekti?

Tarihsel gerçeklerin bütünü içinden bir sayfayı çekip ko-pararak kişileri suçlamanın kolaylığı şu günlerde moda oldu.

3.Yalçın Küçük, “Tekeliyat” adlı kitabında:

“Albay İsmet, Kurtuluş mücadelesinin merkezi Ankara’ya katılmakta çok tereddütlü davranmış, bir kez katılmak üzere gelmişse de sonra geri dönmüştür” diyor. Yanlış:

İsmet (İnönü), ilk kez 8 Ocak 1920 günü Mustafa Kemal ile görüşmek üzere Ankara’ya gelir. İstanbul’da yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı olan Fevzi (Çakmak) Paşa’nın çağrısı üzerine 1920’nin Şubatında İstanbul’a geri döner. Mustafa Kemal, Nutkunda bunu doğrulamaktadır: ”3 Mart 1920 günü İsmet Bey-den şifreli bir telgraf aldığını, kendisinin Ankara’ya gelerek birlikte çalıştıklarını ve Harbiye Nazırı Fevzi (Çak-mak) Paşa’nın Yarbay İsmet Bey’i çağrısı üzerine kendisine gitmesini” söylediğini belirtir. Harbiye Nazırı’nın çağrısı ve Mustafa Kemal’in oluruyla İstanbul’a geri dönen İsmet (İnönü) için “ Kurtuluş Savaşına katıl-makta kararsızdı” demek ancak cehaletle kabili teliftir. Ya da art niyetle

Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ile İsmet İnönü’nün özellikle İstanbul’da kalmalarını istemişti. Hatta Ali Rıza Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa’ya ilettiği yazının (a) bendinde Birinci Ordu Müfettişi Fevzi Paşa’yı Erkanı Harbiyei Umumiye Riyasetine ve (d) maddesiyle de Miralay İsmet Bey’in de Harbiye Nezareti Müsteşarlığına atanmasını önerir. 4 Ekim 1919 günü Sadrazam Ali Rıza Paşa’dan gelen yanıt olumsuzdur ve “Kongreler mukarreratının acilen iş’arı mütemennadır (istenmektedir)” biçimdedir. Mustafa Kemal, Nutkunda : “makasıdı milliyenin neden ibaret olduğunu bilmediklerini söylemeleri cayi istiğrap (yadırganır) görülmeye seza (layık) değil mi, yorumuyla yadırgar bu yanıtı.

Nutuk’ta ilginç olan bir açıklama da şöyle: İstihzaratı Sulhiye (Barış Hazırlığı) Komisyonunda, çalışan İsmet Beyden başlayarak Erzurum’a gelinceye kadar, her yerde temas ve münasebette bulunduğunu, belirtir Mustafa Kemal. “İsmet Paşa’nın İstanbul’da bulunması ve hatta Erkanıharbiye Riyasetine resmen getirilerek temini me-sai çok nafi (yararlı) olacaktı. Bu maksatla İstanbul’a gitmesine lüzum görmüştüm” sözleri de Mustafa Kemal’

indir.

4.İsmet Paşa’nın Eskişehir-Altıntaş bozgununa neden olduğunu sy.Necati Akgül’ün yazısından öğreniyoruz! Kendisinin bu bilgiyi hangi kaynaktan aktardığını bilmemiz olanaksız. Zaten bu tür yazılar genellikle kaynak göstermezler. Meğer İsmet Paşa, Garp Cephesi Komutanı olarak geri çekilme buyruğunu vermiş ve geri çekilme 17,18,19 günleri devam etmiş! Ve de, 21 Temmuz (1921) günü Eskişehir’i geri almak için yapılan taarruzdan da sonuç elde edilememiş. Cephe Karargahı Polatlı’ya nakledilmiş. Sakarya Meydan Savaşında İsmet Paşa fiilen yokmuş. Yanlış sevki idaresiyle Altıntaş bozgununa neden olan İsmet Paşa bir tahta sandalye üzerinde uyuya kalmış (mış). Böyle yazıyor Necati Akgül. Her halde Sakarya Savaşını Mustafa Kemal’den çok iyi biliyor olmalı.

Mustafa Kemal olayı bakınız nasıl anlatıyor:

18 Temmuz 1921 günü İsmet Paşa’nın Eskişehir cenubu garbisinde, Karacahisar’da bulunan karargahına giderek, vaziyeti yakından mülahaza ettikten sonra, İsmet Paşa’ya umumi olarak şu direktifi verdim:” Orduyu, Eskişehir şimal ve cenubunda topladıktan sonra, düşman ordusuyla büyük bir mesafe koymak lazımdır ki, ordunun tanzim, tenkis ve takviyesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya şarkına kadar çekilmek elzemdir.”

Ordumuzun Sakarya’nın doğusuna kadar çekilmesi, Mustafa Kemal ‘in öngördüğü stratejinin gereğiydi. Neden ve niçin böyle bir stratejiyi öngörüyordu? Bunu şu sözleriyle açıklıyor:

Temmuzda (1921) Yunan ordusu taarruza başladığı zaman, milli hükümetin ve mücadelenin tekamülatı, (gelişmesi) bizim umumi seferberlik ilanımıza ve bu suretle milletin bütün menabiini ve vesaitini (kaynaklarını ve araçlarını) , başka hiçbir mülahazaya tabi olmaksızın, düşman karşısına toplanmağa henüz müsait ve mütehammil görülmemişti. İki ordu arasında kuvvet, vesait ve şerait nispetsizliğinin başlıca bariz sebebi budur. Bunun neticesinde, henüz fırkalarımızın, bilhassa vesaiti nakliyesini tedarik ve ikmal edemediğimizden, kabiliyeti hareketleri yok idi.

TBMM’nde Ordumuz birliklerinin Sakarya’nın doğusuna çekilmesinin ağır eleştirilere neden olacağını o tarihte Mustafa Kemal biliyordu. Ve şöyle düşünüyordu:

Bu tarzı hareketimizin en büyük mahzuru, Eskişehir gibi mühim mevakiimizi ve çok araziyi düşmana terk etmekten dolayı efkarı umumiyede hasıl olabilecek manevi sarsıntıdır. Fakat az zamanda, istihsal edilecek muvaffakıyetli netaiçle, bu mahzurlar kendiliğinden zail olacaktır.

Görülüyor ki, Eskişehir ve yöresinin geçici olarak düşmana bırakılması ve Yunan ordusunu Sakarya’nın içlerine çekerek orada yenilgiye uğratılması, Kurtuluş savaşının stratejik omurgasını oluşturmaktaydı.

Nitekim TBMM’inde Mustafa Kemal ve arkadaşları ağır eleştirilere uğrar. Necati Akgül, bu eleştirileri de yanlış yorumlamakta ve İsmet Paşa’nın başarısız geri çekilişinden kaynaklandığını ileri sürmektedir.

TBMM’nin 30 Temmuz Gizli Celsesinde Heyeti Vekile Reisi Fevzi Paşa sorulara yanıt verir:

Eskişehir’in işgali bizi sulha icbar edemez. Zaten, Eskişehir’in bizim için en mühim olan fabrikaları kısmen buraya nakledilmiştir. Şimendifer akşam tahrip edilmiştir.Düşmanın istifadesini mucip hiçbir şey bırakılmamıştır. Bu suretle düşman mehafili, tabiidir ki, gazetelerin yazdığı gibi değil, hakikati gördükleri için ordumuzun tamamen karşılarında bulunarak, zaten tebliğlerinden anlaşıldığına göre bir bölüğümüzü dahi esir edememişlerdir. Yani cüzi tam olarak esir edilmiş bir kuvvetimiz yoktur.

Fevzi Paşa bu tümcenin sonunda çok önemli bir noktaya değiniyor. Şöyle:

Ordumuz bulunduğu hatlarda muannidane muharebeye devam etse, bu kadar deliliğe düşse idi, daha çok efradın bir çok malzemenin esir düşmesi muhakkaktı.

Önemli bir gerçeğin ifadesidir bu sözler: Yunan ordusunu Sakarya ‘nın doğusuna çekmek orada Meydan Muharebesini kazanmak. Yunan Ordusu, Eskişehir’e girmeden, kuvvetlerimiz, Sakarya doğusuna’ya nasıl celb edi-lecekti? İşte o günlerdedir ki, Mustafa Kemal, “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır”, diyecektir

Tarihe mal olmuş kişileri örneğin İsmet Paşa’yı kanıtlarıyla birlikte eleştirmek belki olanaklıdır, fakat: kanıtsız sanal tasarımlarla kötülemek sorumsuzluk ya da art niyetle açıklanabilir.

5.Malcolm x simgesiyle gelen e-mail iletilerinde, Türkiye’nin önde gelen ünlü devlet ve siyaset adamlarının hemen pek çoğunun Yalçın Küçük tarafından sabetaist olduğu savına yer veriyor Her halde Yalçın Küçük’ün elinde turnusol kağıdı var, kimin sabetaist olduğunu hemen anlıyor. Kimi zaman da soyadının ilk hecesinden kimin sabetaist olduğunu öğreniyor! Örneğin, Cemal Gürsel’in soyadının ilk hecesinden sabetaist olduğunu anlıyor! Ona göre , soyadının ilk hecesi “Gür”ün aslı “Gur” miş ve “Gur” da sabetaizm için geliştirdiği ono-mastique (yani isim uyarlama sanatı) ile tutarlılık içindeymiş. İşte böylesi bir dehaya sahip! Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) iyi ki ünlü değil, yoksa Yalçın Küçük’ün elindeki turnusol kağıdı ya da geliştirdiği “onomastique” sanatıyla sabetaist olmaktan kendisi kurtaramayacaktı. İşin tuhafı, sebataist olarak saptadığı kişilerin hiç biri bugün yaşamda değil. Hüsamettin Cindoruk hariç. Kitabının adını “Tekeliyat” değil “Lekeliyat” olarak koymalıydı.

6.380 yıl önce dünyaya gelen Sabetay Sevi, Tekeliyat kitabını okusaydı, kurduğu akıma kimlerin bulaştırıldığını görür belki de kahrından ölürdü. Onun amacı tüm dünya Yahudilerini kurtarmaya gelen “Mesih”olmaktı.

Yahudileri kurtarmak için önce onları Tevrattan kurtarmak gerekiyordu. Tevrat’ın günah saydıkları ona göre sevaptı. Yahudilerin ancak böyle özgür olacaklarını varsayıyordu. İşte sabetaycılık bu. Şimdi kimlerin sabetay-cı olduğu daha iyi anlaşılıyor, değil mi?

Saygılarımla.

3.11.2007

***

İSMET PAŞA KOMPLEKSİ: SY. MALCOLM X’e YANIT

Ali Nejat Ölçen.

Sy.Malcolm x, İnönü’yü savunmamı yadırgayan yanıtınızda gerçeğe ters düşen kimi konuları açıklamaya gereksinim duyuyorum.

Önce, beni yeterince tanıdığınızı sanmıyorum. Eğer tanımış olsaydınız, ”Tarihi kendi siyasal ideolojinize göre çarpıtmaya uğraşıyorsunuz, ama sonuç vermez size inananlar sadece sizinle aynı siyasi görüşe sahip kişilerdir” demezdiniz. Bu yargınızda iki yanlış var. Biri benim hangi ideolojide olduğumu bilmeniz olanaksızdır. İkincisi Tarihi çarpıttığımı ileri süremezsiniz, nasıl çarpıttığımı kanıtlamanız gerekir. Kanımca asıl siz, tarihi çarpıtanlara bilerek ya da bilmeyerek arka çıkmakta, destek vermekte ve üstelik bunu e-mail aracıyla yaygınlaştırmaktasınız. Ben de yakın tarihin çarpıtılmasını yadsıyan gerçekleri açığa çıkarmakla kendimi görevlendiriyorum..

Benin özümsediğim ideoloji “Kemalizm” dir. Bu öğretiyi, “Kemalizmin Ekonomisi” adlı kitabımda yeterince somut kanıtlarını belirtmeye çalıştım. Kemalizmin, 21. yüzyılın yoksullaşan ülkelerini Emperyalizmin kıskacın-dan kurtaracağı düşüncesini galiba açıklayan ilk kişi benim.

Tarihin diyalektiğini şöyle özetliyorum: Tarihe yön veren olayların tümü sonuçlarıyla değerlenir. Eğer Mustafa Kemal’ın idamı, Dürri Efendinin Fetvası ile sonuçlansaydı, şimdi O, Osmanlı Tarihine “asi” olarak geçecekti.

Yalnız İsmet Paşa’nın değil, hemen herkesin 19 Mayıs 1919 öncesindeki düşünceleri Tarih karşısında geçerliliğini yitirmiştir, Mustafa Kemal’den başka hiç kimse, Kurtuluş Savaşı’nı ulusun başlatabileceği kanısında değildi. Bunlar arasında İsmet Paşa’nın bir özelliği vardı; Mustafa Kemal’in en güvendiği kişi olarak Garp Cephesi Komutanı olmuş, Birinci ve İkinci İnönü utkularını Anadolu Harekatına kazandırmış, Lozan antlaşmasının mimarı olarak misakı milli sınırları içindeki Cumhuriyetin köşe taşlarının inşasına katkıda bulunmuştur.

Fatih Rıfkı Atay’ın, “Mustafa Kemal, hükümet reisi olarak kendi davasını yürütebileceği bir ikincisini aradığı vakit aklına ilk gelen İsmet Paşa olmamıştır. Fethi Bey olmuştur” biçimindeki saptaması, gerçeği değiştirmez. O tarihi izleyen olaylar, İsmet İnönü’nün değerinden yana, Fethi Bey’in aleyhine gelişmiştir.

Asıl yadırgadığım, 12 Eylül 1980 sonrasında ABD-AB çaprazında ülke çıkarlarını korumaktan yoksun düşen siyasal iktidarlar eleştiri dışında kalırken, Tarihin tozlu sayfaları arasından, İsmet İnönü’yü karalamaya neden gereksinim duyulduğudur. Tarihin hiçbir döneminde Anadolu insanı böylesi umutsuzlukların ve sorunların içine sürüklenmemişti. 19 Mayıs 1919 öncesi bile şimdiki kadar karamsarlığı gündeme taşımamıştı.

Bu açıklamadan sonra asıl konuya giriyorum.

Kazım Kara Bekir’i elbette Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları arasında gören ve O’na minnet duyguları besleyen kişiyim. Ne var ki, O’nun Kemalist Devrim’lerin karşısına çıkan kişi olduğu da yadsınamaz. Bunun kanıtını aşağıda sunuyorum: İzmir’de Türkiye İktisat Kongresi’ne Divan Başkanı seçildiği zaman, “Arap harflerinin terk edilip, Latin harflerine geçileceği haberine gösterdiği tepki” şöyleydi:

Maalesef içimizde tebaa sadıka diye asırlarca yaşayan herifler tarafından zerkedilen ve şeytankerane olan fikirler, bizi seven ve ırkımızla temasa geçen ecnebilerce de şayanı kabul görülmemektedir. Acaba bu Latince kabul edilebilinir mi? Bu, kabul edildiği gün memleket hercümerce girer. Avrupa’nın eline güzel bir silah verilmiş olacak. Bunlar, alem-i islamiye’ye karşı diyecekler ki Türkler ecnebi yazısını kabul etmişler, Hıristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın şeytanca fikri budur..

Alfabe ile din arasında böylesi yanlış ilişki kuran ve “Yazı Devrimi”ne karşı çıkan bir komutanla Mustafa Kemal’in yıldızı barışabilir miydi?

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kazım Kara Bekir Paşa’yı nasıl değerlendirdiğini görmek gerekiyor. NUTUK’ta, 8 Teşrinevvel (Ekim)1919 günü Mustafa Kemal, Kazım Kara Bekir Paşa’dan bir telgraf aldığını belirtir.

Telgrafın içeriği şöyleydi:

Heyeti Temsiliye’den Zatı Samileriyle, Rauf Beyefendinin ve bu kıbalde olan zevatın müessiriyeti aliyenin mebus olduktan sonra, bir veçhile hükümete karışma-yarak daima Meclisi Milli’deki grubun başında nafiz ve kabinenin şekli terkibi ve ricalinin kıymet ve hüviyeti ne olursa olsun, daima Meclisi Milli içinde nafiz ve mu-rakıp bulunmağı en mühim bir hadisei muvaffakıyet ve elzemüttabik bir karar eylerim.

Millet Meclisi kurulmadan, Kazım Kara Bekir Paşa, Hükümetin kimlerden nasıl oluşmasına ilişkin önerisi için, “elzemültatbik (uygulanması gerekli) bir karar addederim” diyebiliyor. Mustafa Kemal O’nun bu davra-nışını yadırgadığını şu sözlerle belirtir:

Efendiler, Kazım Kara Bekir Paşa’nın bu mütalea ve teklifi, telgrafnamenin sonunda söyledikleri gibi, vatan ve milletin halası (kurtuluşu) mevzubahis olduğu bir devirde ve benim izah ettiğim veçhile, memlekette hiçbir teşkilat ve “meclis” yokken .. hükümet teşkiline veya teşekkül edecek hükümete dahil olmağa heves etmek elbette doğru olmazdı. Bu tarzı hareket, memlekete, memleket ve millet menafine hizmet emelinden ziyade, şahsi hırs ve menfaat veya hiç olmazsa cehalet atfetmekte, itikadımca asla isabetsizlik olmaz.

Eskide kalmış bu sözleri anımsatmaktan üzüntü duyduğumu belirtmeliyim.. Ne var ki, eski defterler karıştırılmak isteniyorsa., bunun yansız, ön yargısız olması gerekir Kazım Kara Bekir’i eleştirmek, İsmet Paşayı eleştirmek elbette olanaklıdır. Fakat karalamak asla doğru bir davranış olmaz ve “İsmet İnönü kimin maşasıydı” biçimindeki bir soru da asla, sorumluluk ahlakıyla bağdaşmaz.

Sy.Malcolm x, Ali Nejat Ölçen’in “ideolojisine göre Tarihi çarpıttığını” iddia ediyor, o halde, kimin tarihsel gerçekleri çarpıttığı ortaya çıkmalı ve sy.Malcolm x, aşağıdaki sorulara yanıt vermelidir. Çünkü, sy.Malcolm x tarafından suçlanan kişi bu soruların yanıtını beklemeye hak kazanmış demektir:

1. Necati Akgül, İnönü için “Sivas kongresinde bile savunduğu Amerikan mandacılığı mantalitesiyle” davrandığını yazmıştır. Oysa Sivas Kongresine İsmet İnönü katılmamıştır, katılmadığı bir kongrede Amerikan mandacılığını nasıl savunsun? Necati Akgül’ün bu yanılgısını onaylamak mı tarihi çarpıtmaktır, karşı çıkmak mı? Kim tarihsel gerçeği çarpıtıyor, sy.Malcolm x, yanıt verir misiniz?

2.İnternet iletinizde, Yalçın Küçük’ün “ Albay İsmet, Kurtuluş mücadelesinin merkezi Ankara’ya katılmakta tereddütlü davranmıştır, bir kez katılmak üzere gelmişse de sonra geri dönmüştür” biçimindeki kanıtsız savına yer verdiniz. Buna karşı, Mustafa Kemal, NUTUK’nda bu konuya değinir. İsmet Paşa, ben Ankara’ya muvasalattan (ulaştıktan) sonra, Ankara’ya yanıma gelmişti. Beraber çalışıyorduk. Fakat Cemal Paşa’dan sonra, Harbiye Nezareti makamına Fevzi Paşa Hazretleri geldi. Müşarileyhin sureti mahsusada talebi üzerine ve bilhassa mühim bir maksatla kendisini mevzuu bahis tarihten birkaç gün önce İstanbul’ göndermiştim” diyor. Mustafa Kemal mi yanlış söylüyor, Yalçın Küçük mü yanlış yazıyor. Kim tarihsel gerçeği çarpıtıyor, sy.Malcolm x, yanıt verir misiniz?

3.Necati Akgül, İnönü’nün Altıntaş bozgununun nedeni ve Eskişehir’in Yunan ordusunun işgalinin sorumlu olduğunu ileri sürüyor, siz de bunu destek-liyorsunuz. Bunun da yanlış olduğunu Mustafa Kemal’in NUTUK’ taki açıklaması ortaya çıkarmaktadır. Şöyle: Mustafa Kemal, 18 Eylül 1921 günü İsmet Paşa’nın Eskişehir cenubu garbisinde, Karacahisar’da bulunan karargahına gittim, diyor ve ne tür emir verdiğini de şöyle açıklıyor:Orduyu, Eskişehir şimal ve cenubunda topladıktan sonra, düşman ordusuyla büyük bir mesafe koymak lazımdır ki, ordunun tanzim, tenkis ve takviyesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya şarkına kadar çekilmek elzemdir.

Sy.Malcolm x, size soruyorum. Eskişehir’in şarkına çekilmek İsmet Paşa’nın başarısızlığının mı, Mustafa Kemal’in buyruğunun mu sonucu? Tarihsel gerçek kim tarafından çarpıtılıyor, yanıt verir misiniz?

4.Kurtuluş Savaşında Yunan ordusunun yenilgiye uğratılmasındaki temel strateji neydi? Onu Sakarya cebinin içinde yok etmek. Bu stratejinin mimarı kimdi? Mustafa Kemal. Garp Orduları Komutanı İsmet Paşa, ordumuzu Sakarya’nın şarkına nasıl çekebilirdi.Bunun yanıtını TBMM’nin gizli celsesinde Fevzi Paşa’nın açıkladığını belirmiştim. O açıklama şöyleydi: Eskişehir’in işgali bizi sulha icbar edemez. Zaten Eskişehir bizim için lmühim olan fabrikaları buraya nakletmiştik. Şimendifer akşam tahrip edildi..Ordumuzu bulunduğu hatlarda muannidane mu-harebeye devam etse, bu kadar deliliğe düşse idi, daha çok efradın bir çok malzemenin esir düşmesi muhakkaktı.

Fevzi Paşa’nın bu açıklaması mı gerçek yoksa Necati Akgül’ün zihnindeki varsayım mı, sy. Malcolm x, yanıt verir misiniz?

Önceki iletimde, Ordumuzun 1921 Temmuzunda, Sakarya şarkına çekilmesi buyruğunu Mustafa Kemal’in ver-diğini açıklamış ve “bu tarzı hareketimizin en büyük mahzuru, Eskişehir gibi mühim mevakiimizi ve çok araziyi düşmana terk etmekten dolayı efkarı umumiyede hasıl olabilecek manevi sarsıntıdır. Fakat, az zamanda, istihsal edilecek muvaffakiyetli netayiçle , bu mahzurlar kendiliğinden zail olacaktır, dediğini size NUTKUkaynak göstererek anımsatmıştım. Eskişehir’in işgalini sorumluluk olarak yorumlamak ve bu sorumluluğu İsmet Paşa’nın omuzlarına yüklemek yanlıştır, demiştim. Bu sözümün doğru olmadığını ileri süremezsiniz. Çünkü:

Yakın tarihimiz için geçerli üç kaynak vardır ve bu dört kaynakta yakın tarihimiz yazılıdır.

1.Nutuk

2.TBMM tutanakları,

3.TBMM’nin Gizli Celsesinde Mustafa Kemal’in ve dava arkadaşlarının konuşmaları.

4.Kongre tutanakları, imza altına alınan belgeleri

Bu dört kaynak dışında yazılan ve söylem ve yorumlar, “laf-ı güzaf” dır.

Sy.Malcolm x, 4.11.2007 günlü yanıtınızda, gerçekleri

göz ardı ederek, konuyu hangi yöne kaydırmak istediğinizi anlamakta güçlük çekiyorum: İsmet İnönü’yü “koca bir milleti korkunç bir kayboluşa sürüklemiş bir adamdır. İsmet İnönü’yü bilenler, karneyle ekmek almak zorunda kalanlar ve elif cüzlerini toprağın altına saklayanlardı” biçiminde karalıyorsunuz. 1939 yılında başlayan ikinci dünya savaşında, İsviçre’de bile ekmeğin karneye bağlandığını ya bilmiyor ya da unutmuş görü-nüyorsunuz. Dışalım ve dışsatımın durduğu ve yurt için-de kıtlık ekonomisinin uygulandığı dönemin koşulları-dır ki, o savaşta (sizi haksızlığa düşüren tümcenize) karşın, “koskoca millet korkunç kayboluşa sürüklenmemiş “tersine en az zararla ayakta kalabilmiştir. Siz eğer o dönemi anımsıyorsanız ve bugün hayattaysanız, Cumhur-başkanı İsmet İnönü’nün politik öngörüsü sayesindedir.

Sy.Malcolm x, 30 Ekim 2007 günlü e-mail iletinizde, Meclis’in cepheye gönderdiği dört kişilik heyette Dr.Rıza Nur da vardır. Rıza Nur, cephedeki tetkikattan sonra yazdıklarıyla, hatıratında İsmet Paşa’yı fena hırpalamıştır,diyorsunuz. Ne var ki, bu söylediğiniz de gerçekle çelişiyor. Dr.Rıza Nur, cepheyi inceleyen heyetle birlikte Ankara’ya döndüğü zaman TBMM’nin 2 Ağustos 1337 (1921) günlü gizli celsesinde bir tek tümceyle bile olsun, İsmet Paşa’dan söz etmez. Tersine bakınız konuşmasında neler söyler:

Tekrar arz edeyim, gittiğimiz zaman hakikaten zabtü raptı yerinde mükemmel bir ordu bulduk. Emrü kumanda kemali mutavaatla (itaatla) yukarıdan son neferine kadar gitmektedir, buna çok memnun olduk. Saniyen, zabitan (subaylar) ve efradın (erlerin) maneviyatını pek yüksek bulduk. Bu bir hakikatı ahzdır. Fakat bunun yanında diğer bir şey gördük. Maatteessüf, ordu ricat esnasında bazı aksamı zayi etmiştir. İyi bir ordu, esaslı

bir çekirdek mevcuttur Elde güzel bir ordu mevcuttur. Kıtaat vardır ki, 24 saatte 84 km. yol yürümüş, şayanı takdirdir. İftihar etmeliyiz ve güzel işi de söylemeliyiz, şerefi her kime aitse, o şeref hakikattir. Fakat bunun yanındaki kusurumuz, askerin bir defa çarığı yoktur..

Bunları söylüyor Rıza Nur. Bu sözleriyle mi, İsmet Paşayı fena hırpalamış oluyor! Dr.Rıza Nur, o konuşmasında acı bir dille Mudafaa-i Milliye Vekilini (Fevzi Çakmak Paşa’yı) eleştirir. İsmet Paşa’yı değil. Eleştirinin odak noktası da ordunun yeterince lojistik desteğe sahip olmamasıyla ilgiliydi. Bu durum ise, Fevzi Paşa’nın değil, tüm ülkenin ne denli yoklar içinde savaşı kazandığının kanıtıydı.

Dr.Rıza Nur’un anılarında yazdığı mı gerçek, TBMM’insöyledikleri mi, sy.Malcolm x, yanıt verir misiniz?.

Sy.Malcolm x, 30 Ekim 2007 günlü e-mail iletinizde konu dışına çıkarak bu kez, Kıbrıs Barış harekatına “rah metli Türkeş, CHP’den Deniz Baykal gibileri bu onurlu harekata destek vermişti” diyorsunuz. Alpaslan Türkeş’ bu onurlu harekata destek vermiş olsaydı, bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) CHP Grup Başkan Vekili olarak kürsüde konuşurken, Alpaslan Türkeş, Birinci Cephe Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı olarak

-Kıbrıs’a niye gittiniz, diye sorar mıydı?

Ona şu yanıtı vermiştim:

-Sizin doğduğunuz ülkeye gittiğimiz için özür dileyecek değiliz. Kıbrıs’a savaşmak için değil, barışı götürmek için gittik. (TBMM Tutanak, 30.7.1977)

“Zaferle sonuçlanan 1974 Barış Harekatı ise, zannedildiği gibi Ecevit’in değil, Erbakan’ın cesaret ve gayretiyle gerçekleşmiştir” biçimindeki düşüncenizin ne denli yanlış olduğunu belirtirsem, bu e-maildeki sayfalar yet-mez. Onu ayrıca önemli bir konu olarak, ele alacağım.

Ancak şunu belirtmeliyim ki, gönderdiğiniz 4 Kasım 2007 günlü yanıtınızın son tümcesine değinerek konuyu kapatacağım. Diyorsunuz ki: İnönü hakkında o kadar şey var ki, yazılacak, inanmazsınız. Ve bütün bu yazılanları/ yazılacakları basit bir karalama kelimesi ile ifade ederek örtebileceğinizi sanmayın.

Sonra da İsmet İnönü’nün Şark Seyahati Raporunu okudunuz mu diye soruyorsunuz. Ben de size daha önce yazılan Celal Bayar’ın Şark Raporu’nu okudunuz mu diye sormalıyım.

Eğer yazılacaklar şimdiye kadar ve sizin iletinizde de yer alanlar gibi olacaksa, elbette inanmayacak ve tersinin doğru ve gerçek olduğuna ilişkin kanıtları siz ulaştırmaktan erinmeyeceğim.

Bu yanıtı sonlandırmadan önce, İnönü döneminde “elif cüzleri”ni toprağın altında saklayanlardan söz etmenizin 1353 sayılı yasa ile ezanın Arapça okunmasının yasaklanmasını ileri sürmenizin, konumuzun dışında kaldığını söylememe gerek yoktur sanıyorum. Fakat siz İsmet İnönü gibi bir devlet ve siyaset adamını karalamak için Tarihin tozlu sayfalarını karıştırmayı sürdürenlere arka çıkabilirsiniz. 1977 yılında İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk’ün gözetiminde bir semti harabeye çeviren panzerlerin paletlerinin tahrip etiği Kuran sayfalarını göstermemi ister misiniz?

Size bu konudaki yanıtımın ayrıntılarını “Islamda Karanlığın Başlangıcı” adlı kitabımın Mutezile ile ilgili bölümünde bulabilirsiniz: Bundan 1300 yıl önce yani Milattan 700 yıl sonra İslam dünyası, şimdiki gibi bu denli bağnaz değildi ve birbirlerini suçlamadan Kuran’ın Tanrı kelamı mı Hadis mi olduğunu tartışabiliyorlardı. Islam, dogmalara yenik düşmemişti.. Namaza davetin yani “Ezan” ın Türkçe olması keşke devam etseydi. Ve onun insan sesiyle okunduğunu duyabilseydik. Bugün Ezan okunuyor mu sanıyorsunuz? Ezan, müezzinler tarafından okunurdu. Şimdi müezzinlerin yerini, teyp’teki bandların aldığını yadsıyabilir misiniz? Nakli ezan’a “Ezan” diyebilir misiniz.? Teypdeki pilin gücü azaldığında “Allah-ı Ekber”in nasıl anlaşılmaz yayvan bir sese dönüştüğünü duymadınız mı?Ezan’ı ilk okuyan Bilal Habeşi’nin kemikleri sızlamıyor mu? Siz, Kilise ya da Havra türündeki tapınakların ticaretle iç içe olduğunu gördünüz mü? Altı dükkan olan Camilere Tanrı’nın evi diyebilir misiniz? Bu konuları açarsanız, hangi dönemde Islam dininin amacından saptırıldığının size sayısız örneklerini sunabilirim

Devlet ve siyaset adamlarını din kurumunu kullanarak eleştiriye kalkışırsanız, size bugünün kötü örnekleriyle yanıt vermeme yol açmış olursunuz. Gene de, din ve siyaset çaprazını tartışmaya hazırsanız, her zaman her konumda beni muhatap alabilirsiniz.

Size saygı duyduğum adınızla hitap etmeyi çok istedim. Neden “Malcolm x” gibi bir simgeyi kullanıyorsunuz?

Saygılarımla.Ali Nejat Ölçen

****

Okuyucularımız, malcolm x’in kim olduğunu merak edebilirler. Genellikle Cumhuriyete saldıranların kişiliklerini gizlediklerini görüyoruz. Başbakan R.T.Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül’de kimliliklerini gizlemiyorlar mı? Cumhuriyetimizin olanaklarını kulla-narak, Mustafa Kemal Atatürk’ün parlamenter sisteminde siyasal iktidara sahip olduklarını unutup karşı çıkmıyorlar mı? Osmanlı’nın saltanatı sürseydi, bugün tırmandıkları düzeylere uzaktan bakmak zorunda kalmazlar mıydı? Çankaya yerine Yıldız Sarayının önünden geçebilirler miydi?

Malcolm x’ simgesini kişinin niçin kullandığını kendisini neden gizlediğini merak edenlere bilgi sunmaya gereksinim duyuyoruz:

1925 yılında doğan Amerikalı zenci Malcolm Little (Küçük Malcolm) olarak anılır; ne var ki, belli bir suçtan ötürü hapiste geçen yaşamı sonrası 1950 başlarında, 25 yaşında “Kara Müslümanlar” örgütüne girer ve o örgütün lideri Elijah Muhammed’in yakını olmayı başarır. 1964’de örgütten ayrılarak, siyah ulusalcılık hareketini sürdürecek olan “Afro-American Unity”i (Afrika-Amerika Birliği’ni) kurar. Bu girişimi kendisinin yaşamına mal olacaktır. İki örgüt arasında gerilim öylesine yükselir ki, karşılıklı şiddet olaylarına alan oluşturur. 1965’in Şubatında New York’da öldürülür. Malcolm adının sonuna x simgesini koyar amacı Amerika’da zencilerin bağımsız İslam Cumhuriyetini oluşturmaktı.

Malcolm x simgesini kullanan kişinin Amerika’daki Malcolm x’e benzemek istemesinin nedeni anlaşılıyor,değil mi?

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail