Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 75 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


AKP’NİN KAYNAĞI:TÜRK-İSLAM SENTEZİ

Ali Nejat Ölçen

İslam’ın siyasallaşması, onu din olmaktan çıkarıp, ideolojiye dönüştürmektedir. Ülkemizde öylesi bir ideolojinin yapılanması ve devletin içinde ayrı bir devlet olarak yer alması, 12 Eylül 1980 askeri darbe ile birlikte oluşumunu gerçekleştirme olanağına kavuşmuştur.

12 Eylül 1980 askeri darbe sonrasında Turgut Özal’ın Başbakan oluşu ,onun da kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı DPTMüsteşarı olarak ataması ve 1983 yılında Milli Kültür Raporunun hazırlanması, bir belli amacın, Cumhuriyetten uzaklaşarak din temeline dayalı eğitim ve yönetim biçiminin genelleşmesi amacından kaynaklanı-yordu..21.yüzyılın başlarında türban konusunun ülkenin en güncel sorununa dönüştürülmesi, ne bilgisizlikle, ne sorumsuzlukla, açıklanamaz, tersine senaryosu dışarıda yazılan ve aktörleri içerde keşfedilen bir programın gerekliliği olarak yorumlanabilir. Milli Kültür Rapo-ru’nda, din haritasından söz edilmeseydi. Avrupa Bir-liği’nin 2004 yılı gelişme raporunda Kürt ve Alevi yurt-taşlarımızın “azınlık”lar olduğunun yazılmasına cesaret edilmezdi, Milli Kültür Raporu’nda, din temeline dayalı eğitim ve yönetim biçimi öngörülmüş olmasaydı, Av-rupa Birliği karar organlarında Türkiye Cumhuriyeti için Ilımlı İslam Devleti modelinden söz etmeye kimse cesa-ret edemezdi.

1983 yılında DPT’de hazırlanan Milli Kültür Raporu, aslında bugünkü AKPiktidarının ideolojisini ve programının özünü oluşturmaktadır. O nedenledir ki, Başbakan olan Recep Tayip Erdoğan, “demokrasi bizim için araçtır” diyebilmiştir. Türban konusunun dinsel zorunluluk olmadığını herkes bildiği halde, öteki İslam dünyasının yönetimcilerinin eşlerinin çağdaş giysiler içindeki zerafetlerine karşın, bizimkilerin umacı gibi örtünmeleri aslında Mustafa Kemal’e bir baş kaldırıdır. Karşı çıkışın siyasasıdır. Anıt Kabirde ki saygı biçimine “sap gibi duruyorlar” diyen bu Başbakan değil midir?

Sabırla yavaş ilerliyoruz sözünün gerisindeki temel kaynak 1983’de hazırlanan Milli Kültür Raporu’dur. O raporun temel dayanağı da Türk-İslam Sentezi.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçesi’nin Çankaya’yı Abdullah Gül’e açmasının nedeni de “Türk-İslam Sentezi” olabilir. Ne var ki, iktidarın içindeki oppurtinizm, o senteze yeterince bağımlılık görmediği için olacak bugün AKP’ye ateş püskürmekte.

Türk-İslam Sentezi, din temeline dayalı yönetim ve eğitim biçimini de kapsamına aldığı içindir ki, bu sentezin öncüleri, ulusalcılığın yerine ümmet bilincinin yerleşmesini amaç aldılar. Bu amacın gerçekleşmesinin engeli de onlara göre, Kemalizm, ulusalcılık, Atatürkçü düşünce, yurttaşlık bilinci, türündeki değer yargıları ve kavramlardır. Ulusu bu kavramlardan yoksun bırakacak karar ve uygulamaların adı Ergenekon Operasyonu olsa gerek..

Toplumun yurtsever, ulusalcı, tam bağımsızlıkçı dina-mikleri sindirilmedikçe, yok edilmedikçe, itibardan düşürülmedikçe 1983’ün Milli Kültür Raporu’nun ilkeleri yürürlüğe konulamaz. O ilkeler, Cumhuriyete terstir. Tam Bağımsızlığa karşıdır ve dış borç edinmeyi başarı sayan, stratejik sektörlerdeki üretim kaynaklarının yabancı sermayeye teslimini öngören mantığın kendisidir. Bu aksak mantığın sonucunda, ülkemizin coğrafyasına sahip çıkma sorunuyla karşılaşmanın olasılığı bugün kimseyi ilgilendirmemekte ve ulusumuz kendisine saygısını, güvenini yitirme sürecine sürüklenmektedir.

Bir ulusun, onu diri ve uyanık tutan ulusalcı dina-mik-lerinden yoksun bırakılması durumunda, sömürül-me-sini, bağımsızlığını yitirmesini, köleleşmesini artık kim-se önleyemez. Bugün ulusalcı, yurtsever siyasal parti-lerin üyeleri Varoşlara girdiğinde, karşılaştıklar ilk soru şu olmaktadır:

-Bize ne getirdin.

Varoşlar, fasulya. bulgur, kömür getirenlerden yanadır, sadaka ekonomisi, ülkenin ekonomisinin de üstünü örtmeye başlamıştır. Bu davranış biçimi, toplumu köle-leştirir, geleceğe ilişkin amaçlardan, kendine olan güven duygusundan ve daha da kötüsü, onur ve gururundan uzaklaştırır. Geleceği yaratacak olanın ancak kendisi olacağı bilinci geçersizleşir, ulus bütünüyle kavimleşir. Toplum Biliminde tanımlanan, klan dönemini yaşamaya başlar.

12 Eylül 1980 askeri darbenin mimarları, başta Kenan Evren olmak üzere, Milli Kültür Raporu ve Türk-İslam Sentezi ile ülkeye ne ölçüde kötülük yaptıklarının bilincinde midirler?

Gericiliği canlandıran eğitim biçiminin Adalet ve Kal-kınma Partisi (AKP)ye siyasal iktidarı sunması 1983 yılında Devlet Planlama Teşkilatında hazırlanan “Türk İslam Sentezi” temelindeki “Milli Kültür Raporu” nun ürünüdür.. Çünkü o raporun, DPT içinde düşünsel bir tasarım olarak hazırlanmasıyla yetinilmemiş, tersine bir yönerge ile tüm kurum ve kuruluşlara gönderilmiştir. Sonraki yıllarda, ulusalcılığın yerini ümmetçiliğin ve Cumhuriyet karşıtlığında şeriatın temel alınmasının gerekçeleri, o raporda tarihsel gerçeklerin çarpıtılmasını gerektiriyordu ve öylesi çarpıtmaları başarabilecek üniversite öğretim üyelerini de bulmak, zor değildi. İbrahim Kafesoğlu, Hacettepe Üniversitesinde Prof.-Dr.Hayri Bolay, bir başka üniversitede Prof.Dr. Osman Turan gi-bileri Milli Kültür Raporuna önemli katkılarda bulun-dular, tarihsel gerçekleri çarpıtarak, ters yüz ederek.

“İslam’da Karanlığın Başlangıcı” adlı kitabımızda (ilk baskısı 1991,Ekin Yayınevi) konuyu ayrıntılarıyla incelediğimiz için, o yayından kimi alıntılarla sorunu irdelemeye çalışacağız. Milliyetçi, mukaddesatçı geçinen bu kadroların, tarihi ters yüz ederek ahlak dışılığını nasıl içlerine sindirdiklerini psikoanaliz uzmanları incelemeli-dirler. Kişiler inançları uğruna yalana başvurduklarında, inançlarına saygıyı koruyabilirler mi?

1.Kurtuluş Savaşını Osmanlı Kazanmış!

Milli Kültür Raporunda Mustafa Kemal ve O’nun Cumhuriyeti yadsınmaktadır. Böylesi kadir-kıymet bilmezliğin sayısız örneklerine rastlıyoruz, bugünkü siyasal iktidarın öğretisi olan o “Milli kültür Raporu”nda. örneğin Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı Osmanlı Devletinin kazanmış olduğu ileri sürülüyor. Nasıl kazanmış, rapo-run 519.sayfası şöyle anlatıyor:

Birinci Cihan Harbi’nin sonunda yıkılarak artık kesinlikle ortadan kalktığı sanılan Osmanlı Devleti, dinin bütünleştirici ve dağılmayı önleyici rolü sayesinde, İstiklal Savaşını kazanarak yeni bir devletin Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna imkan vermiştir.

Batı’nın emperyalist devletlerinin Anadolu’yu paylaşmasını karara bağlayan Sevres Antlaşması’nı Osmanlı imzalamamış, padişah olan halife, halife olan padişah Vahidüddin, ülkeyi işgal eden İngiliz savaş gemisine sığınarak firar etmemiş, kurtuluş eylemini başlatan Mustafa Kemal’in görüldüğü yerde katlinin vacip olduğuna ilişkin Şeyhülislam’ın kaleme aldığı fetvayı, Osmanlının Sadrazamı yürürlüğe koymamış ve Dahiliye Vekili Ali Kemal, Molla Said, İngiliz Muhipleri Cemiyetini kurmamış,dinin bütünleştirici rolü sayesinde Osmanlı devleti, dağılmayı önleyerek Kurtuluş Savaşını kazanmış! Belki Erzurum ve Sivas Kongrelerini de kim bilir Osmanlı devleti düzenlemiştir.

Ordusu dağıtılmış, maliyesi Düyunu Umumiye İdaresi’ nin eline geçmiş, para basma yetkisi elinden alınmış, adı ve iskeleti orta kalmış Osmanlı, dinin bütünleştirici rolünü nasıl oynamış?

Yunus Nadi, bakınız o günleri nasıl anlatıyor:

O zamanlar, İstanbul’da yalnız bir Saray, yalnız, SulSultan ve Halife ile onun Babıali’si hain değildi.Bu hıyanet ve şenaat (alçaklık) şebekesi, hayli genişti. Padişah’ın fermanlarını ve Şeyhülislam’ın fetvala-rını,Teali İslam Cemiyeti ünvanını taşıyan hocalar cemiyetinin beyannameleri ile risaleleri takip ediyordu. Bilhassa bu beyanname ve risalelerde, Yunan Ordusu’nu Hilafet Ordusu addetmek lazım geleceği, Yunan Ordusu’nun hiç te zararlı bir heyet olmadığı, asıl kafaları koparılacak mahlukatın Ankara’da bulunduğu bütün vuzuh ve sarahatle söyleniyordu. (Bakınız:Cumhuriyet Yayını,1977;Türkiye'’i Sokakta Bul-madık,s.134).

Tarihsel gerçekleri çarpıtan ve Milli Kültür Raporu’nda bu aymazlığı göze alan kadrolara sormak gerekir: Teali İslam Cemiyeti, dini bütünleştirici ve dağılmayı önleyici işlevini, Yunan Ordusuna arka çıkarak mı sağlayacaktı? Her halde, bu milliyetçi, muhafazakar ve dinci kadroya Nahl Suresinin 116.ayetini anımsatmakta yarar var:

Yalan uyduranlar, azaptan kurtulamaz.

2.Devlet Din Haritası Çıkarmalı!

Milli Kültür Raporu’nun en özürlü yanı devlete zaman yitirmeden din haritasının çıkarılması görevini vermesi idi. Raporun 545.sayfasında bu görev şöyle açıklanıyor:

Vakit yitirmeden, Türkiye’nin din haritasının çıkarılması için devlete düşen görev ve her türlü tedbir alınmalıdır.

Mahalle mahalle, sokak sokak ve ev ev dolaşarak, çıkarılan din haritası ne amaçla kimler tarafından nasıl kullanılacak? O haritada ateistler yer aldığı zaman, ne tür işlemle karşı karşıya kalacak? Din haritası çıkarıldığında, ulusal bütünlüğün sağlanması devlet tarafından nasıl korunacak? AKPiktidarı, hangi yörede kimlere fasulya, bulgur, kömür vereceğini her halde hazırlanmış olan bu din haritasına göre uyguluyor olmalı.

Milli Kültür Raporu’nda din kavramından ne anlaşıldığı da anlaşılır değil. İşte o raporda dinin tanımı.

3.Milli Kültür Raporu’nda Din.

Söz konusu rapor dini şöyle tanımlıyor:

Din, insanla insan, insanla Allah arasındaki müna-sebetleri düzenleyen ayarlayan ilahi kaynaklı bir müessesedir

Bugüne değin, hiçbir sosyoloji kitabı dini böyle tanımlamış değildir. Ve ilahi kaynaklı olmayan dinlerin, din olmadığı sonucuna bu tanımı yapanların nasıl ulaştığını bilemiyoruz. Rapor daha da ileri gidiyor ve dini bir “diyapazon”a benzetiyor. Nasıl mı,şöyle:

Bir musiki aletinin durduğu yerde ayarının bozulması gibi, daha hassas olan insan ruhunun da. Zaman zaman ayarı bozulur. Bozulan bu ayarın düzeltilmesi için, akordunun yapılması lazımdır. Nasıl ki,aletin akort edilmesi için bir diyapazona ihtiyaç varsa, bunun için de ruhun ayarı için gerekli diyapazon Allah fikri ve dindir.

Tanrı, Vacib’ül Vucut olarak değil de “fikir” olarak ta-nımlanıyor, yani yadsınıyor, farkında değil. Tanrı’nın pisikoanaliz uzmanı ve dinin de ruhsal dengesizlikleri çözecek bir araç olduğunu yazmış olduğunun da farkında değiller. Tanrı’yı Sigmund Freud’a benzetiyor,böylesi çarpık tanım.. Oysa, o raporda, Prof. Hayri Bolay, Freud’a sövgüler düzmekte. Meğer Freud:

Din ve ahlakı, cinsiyet duygusuyla açıklamış, cinsiyet duygusunu putlaştırarak, cemiyet, devlet ve aileyi düşman olarak görmüştür. İnsana şehvetin peşinde koşmak gibi bir gaye aşılamıştır. Son yıllarda, sanatı, aşkı ve her türlü manevi hayatı öldüren seks furyası Freudizmin tabii neticesinden olsa gerek.

Hacettepe Üniversitesinde Felsefe dersleri veren Prof. Hayri Bolay’ın Freud’u anlayışı ve anlatışı bu. Ne denli acı. Başka ülkede olsa o kişinin elinden tüm akademik unvanları alınır ve kendisini üniversitenin kapısının dışında bulur.

Her halde, Tsaor’dan kaçıp,iki kızıyla birlikte dağda bir mağaraya sığınan Lut, Freud’u okumuş olmalı ki, seks furyasının etkisi altında iki kızıyla cinsel ilişkiye girerek ikisinden de birer erkek evlat ediniyor. Öylelikle, Orta-doğu dinler tarihinde peygamber olarak anılan Lut, kızlarının hem babası ve hem de kocası olmak gibi bir ayrıcalığa sahip çıkıyor. Öylelikle Lut’un iki evladı. ana-larının hem oğlu ve hem de kardeşi. Bunun sorumlusu kim? Prof. Bolay’a göre Freud olmalı.

Fakat her halde soyadı “Üzmez olan dinci yazar da Freud’u çok iyi bellemiş olmalı ki, 14 yaşındaki bir kız çocuğunu üzmeden düzmeye giriştiği için haksız yere yargılanıyor!

Felsefe’nin öğretim üyesi Prof. Hayri Bolay adlı kişinin bununla yetineceğini mi sanıyorsunuz. Hayır. O, Fransız Devrimi öncesi 1752’de Ansiklopedi yayımlayan Prof. Abbe ve Diderot’ a karşı, neden karşı, Çünkü onlar, “ manevi boşluk ve buhran doğurmuşlar”. Yol açtıkları bu buhran’ın sonuçlarını öğrencilerin okuması için yazdığı kitabında şöyle açıklıyor:

İçgüdüleri, ihtirasları dizginleyen manevi kontrol gücü kalmayınca, menfaat ve kazanma duyguları azgınlaşmış, azgınlaşan kazanç hırsıyla kapitalizmi büyük bir merhale kat etmiş, toplumda dengesizlik yaratmış, manevi değerlerin cemiyet hayatında silinmesine ve böyle bir ortamda gerçekleşen Fransız İhtilali, manevi hayatın daha da karışmasına neden olmuştur.

Fransız Devrimini böyle çarpık ve yanlış düzlemde yorumlayan bir öğretim üyesine her halde kimse rast-lamamıştır! Meğer, Fransız Devrimi, manevi hayatın daha da karışmasına neden olmuş! Oysa, o devrim, bugünkü demokrasinin ve cumhuriyetin köşe taşlarını yapılandırarak, Kralın feodaliteden edindiği diktatoryayı ortadan kaldırmıştır. Devrimin önde gelen adlarından şair Voltair, aşağıya aktardığımız sözüyle, ilk kez emeğin karşılı-ğının ücret olması gerektiğini vurgulayan kişidir ve bunu şu tümcesiyle açıklamıştı:

Burjuvazinin özel mülkiyet edinme ve kullanma hakkı, özellikle üretim araçlarına sahip olabilmesi ve işgücünün bedeli ödenerek özgürce arz olunması (Bakınız: Reinhard Kühl, Die Geschichte und Ideologie, 1980, s.25)

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde Felsefe dersinin öğretim üyesi Prof.Dr. Mübahat Küyel de bu gericiler kervanına katılacak ve Fransız Devrimini şöyle açıklayacaktır:

Protestanlık, kral-tebaa çatışması, kutsal kitaba saldırılar (herhalde İncil’i kasıtlıyor) Voltair, Diderot, d.Hollbach’ın din eleştirileri, Fransız İhtilalini, ilahi kaynaklı hakka dayanan Krallığı devirmesi, bütün bunlar yapıcı olmadı, yıkıcı oldu. (Bakınız:Felsefeye Giriş,1985,s.132)

Bu denli çok yanlışı, bir tek tümce içine herhalde kimse sığdıramaz. Bir kez, 16.Louıs, ilahi kaynaklı Kral değil-di. Gücünü toprak ağası derebeylerden (feodalite’den) alıyordu. O devrim aynı zamanda kiliseye de kar-şı idi. Prof. Küyel, farkında değil. Krallığın iktidarını ortadan kaldırmış ilk dönem sancılar içinde geçmiş olsa da Cumhuriyete kapıların açılmasını sağlamıştır. Feo-dalite’nin yerine burjuvaziyi ve burjuvazinin kültürünü yerleştirmiştir. Ekonomiye getirdiği yenilik ise, emeğin karşılığında ücret ödenmesi kuralıdır. O devrim ger-çekleşinceye kadar emek, (alın teri) feodalite düzeninde ücret ile değil boğaz tokluğuyla karşılanıyordu. O devrim sayesinde emek piyasası doğdu. Karl Marx bu piyasaya sermayenin emek tarafından yaratıldığı öğretinizi katmıştır.

Bir Felsefe öğretim üyesi, ülkemizde nasıl olur da Fransız Devrimini bu denli basite indirgeyebilir, anlamak olanaksız..

DPT’de 1983 yılında hazırlanan Milli Kültür Raporu’nda örümcek ağları arasında bir başka tümce de şu:

Pragmatizm, pozitivizm dolayısıyla çeşitli maddeci görüşlere dayanan eğitim sonucu, köksüz, muallakta, yıkıcı ideolojilerin pençesine düşen gençler yetişmiş ve onlar da eylemci ve anarşist olmuşlardır.

Abdullah Öcalan, pozitivizm ve pragmatizmin ne olduğunu öğrendiği için terörist olmuş olmalı. Selim III’ü hançerleyerek, Genç Osman’ı tecavüz ettikten sonra boğarak öldürenler de pozitivizmi öğrendikleri için terörist olmuşlardır. Kubilay’ı katl edenler de; 1993’de Sivas’ta 36 aydını yakarak yok edenler de maddeci görüşlere dayanan eğitimin sonucu bu cinayetleri işlemiş olmalılar.

Milli Kültür Raporu’nda yeralan bu çarpık ve aksak mantığın öğrencileri, bugünün iktidarında yer alanlar olsa gerek.

4.Ahlak Dışı Ahlak Anlayışı

Milli Kültür Raporu’nun 717.sayfasında:

Japon bankaları, binlerce kişilik personeline manevi-yat eğitimi yaptırarak, servet arttırma yoluna gitmiş ve başarılı olmuştur,

deniyor. Maneviyat eğitiminin (nasıl bir eğitimse) para kazanmayı arttıracak araç olmasının “ahlak” kavramı bir yana, “maneviyat” sözcüğü ile de ilişkisini kurmak her halde bu maneviyatçı kesimin uzmanlık alanı olmalı. Maneviyat eğitimiyle artan kazancın kimin cebine girdiği sorusu, Milli Kültür Raporu’nda kimseyi ilgilen-dirmemiş olmalı.

Milli Kültür Raporu, “Din ve Ahlak Planlaması” yapılmasını öneriyor. Sanki ahlak planlanırsa (nasıl planlanacak) ahlaklı topluma ulaşacağız. O nedenle:

İnsan ve onun manevi ihtiyaçlarını merkez alan bir kültür meydana getirilmelidir,

deniyor raporda. Bunlar, kültürü giysi ya da sırta giyilen cübbe sanıyor olmasınlar. Bununla yetinildiği sanılmamalı:

Maneviyat eğitimi, dini ve ahlaki terbiye, milli ve tarihi şuur.Bunlarla önce insanımızı teşvik edeceğiz. Kalkınmayı gerçekleştirecek model insan tipini çoğaltma imkanına erişeceğiz. Çünkü, insana ve onun ruhuna önem vermedikçe, maddi kalkınma yeterli olmayacaktır. Model insanın yetişmesi, kalkınmayı önleyici zararlı felsefe ve ideolojilerin önlenmesiyle mümkündür.

denilmekte.Model insan nasıl biri olmalı. Prof.Dr. Mehmet Kaplan’dan geliyor yanıt:”Büyük Türkiye Rüyası” adlı kitabında model insanın nasıl biri olduğunu öğreniyoruz:”Model veli insan”.

Model veli insan, nasıl biri. Zihnimize takılan bu soruyu da Doç.Dr.Mehmet Bayraktar “İslami İlimler Araştırma Vakfı’nın 1985 yılında düzenlediği seminerde açıklıyor:

Allah’ın adeta ekonomik isim ve sıfatları olarak tabir edeceğimiz birbirinden güzel sıfatları..malik’ül mülk el-gani, el-rahim, el-veli, el- nafi..

olan “model veli insan”.ı Prof.Dr. Beşir Hamitoğulları olmasaydı, tanıyamazdık Meğer, bu malik-ül mülk, el-gani, el-nafi model insan, “homo islamicus’ imiş:

Çünkü,diyor Homo İslamicus, hayat ve ölüm karş-ısında diğer anlayışların oluşturduğu insan tipinden daha güçlüdrü ve daha yücedir. Maymundan gelmiş değildir. Ölünce bitsin, tükensin. İslam için ölüm, ahir-ete, bir başka ölümsüz dünyaya açılan bir aşamadır.

Homo İslamicus, Gazze’de İsrail saldırılarıyla yaşamını yitirdiği için hiç kimse üzülmemeli, çünkü onlar birer homo islamicus, maymundan gelmedikleri için, gide-cekleri yer ahiret olacak, orada yeni bir aşamaya ulaşacaklar.. İsraile teşekkür etmeleri gerekmez mi? Kısa yoldan homo islamicus’ları ahirete gönderdikleri için.

Tüm bunları anladık ta, Tanrı’nın adeta ekonomik isim ve sıfatlarının nasıl olduğunu anlayamadık. Bu sıfatlar, Tanrı’yı Tanrı olmaktan uzaklaştırıyor gibilerden bir kuşkuya kapıldık

Milli Kültür Raporu, “ahlak” kavramını yan yollardan böyle açıklarken, G.Tümer-R.Ayas adlı iki kişinin “Din Kültürü ve Ahlak” bilgisi adlı ders kitabından en sonun-da ahlakın ikiye ayrıldığını öğreniyoruz! Yüksek ahlak, yüksek olmayan ahlak.. Yüksek ahlak, nasıl bir şey? Şöy-le::

İnsanın kendisini ilme, sanata, mesleğine ve Allah’a adaması ve böylece hiçbir çatışmaya ve kavgaya girmemesi

Bu iki yazarın “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi “adlı ders kitabında ilginç bir önerileri de var:

İnsanlar, bütün yaptıklarını, ettiklerini düşünerek ve denetleyerek gerçekleştirmek zorunda olsaydı, her eylem için karar vermesi gerekseydi, bu yükün altında ezilirdi.

Miskin toplum yaratmanın bundan daha başarılı reçetesi olur mu?

5.Milli Kültür Raporu Cumhuriyet Eğitimini Suçlama.

Cumhuriyet eğitimini suçlamanın mimarı Prof. Hayri Bolay. Sayıların dilinden anlamadığı için aşağıdaki rakamlara bakarak, okur yazar olan nüfusun daha fazla suç işlediği sonucuna ulaşıyor.

.Yıl......... Okur- yazar........... Okumaz yazamaz
1965.........48 323 kişi................ 37 377 kişi
1969........ 42 802....................... 18 712 "

Sayıların dilinden anlamayan ve matematik kültürden yoksun kalan bir kişi nasıl Felsefe’nin öğretim üyesi olabilir anlamakta güçlük çekiyoruz. Üniversitenin kapıları cehalete açık kalacak mıdır.

Bu rakamlardan doğru sonuca ulaşabilmek için, suçlu sayısının okur yazar grubun içindeki oranın merak etmek ve suç işleme eğilimi adını alacak o oranları karşılaştırmak gerekirdi. Hatta daha geniş bir zaman dilimi içinde olayı incelemesi gerekirdi. Biz daha geniş zaman dilimi içinde konuyu inceleyerek, en çok suç işleme oranının yarı cahil nüfusta olduğunu sonucuna ulaştık:

Yıllar......İlkokul......... İlkokul.....Oran........... Y.Okul......Y.Okul ....Oran
..............mezunu........ sanık .....(binde)....... mezunu.... sanık.... (binde)
.......... ..(1000.)........................................... (1000)........................
1982.... 14216.........10377....... 0.73.......... 844........... 127....... 0.15
1990.....22680......... 32796...... 1.44..........1497.......... 584....... 0.39

ÇARE:
İslam dünyasının gerilerde kalması, bilimde, teknikte ve insan-çevre ilişkilerinde çağın gelişimine uyum sağla-yamaması karşısında, bugün doğanın kendilerine sun-duğu petrol kaynağı tükendiğinde varoluş sorunuyla karşı karşıya gelecektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık sürecinde bilimin gerçek yol gösterici olmasını özümseyen ve laiklik ilkesini benimseyen yeni yapılanma söz konusu olma-dıkça, İslam dünyası ile gelişmiş ülkeler arasındaki uçurum daha da artacaktır.

İslam dünyasındaki iktidar oligarşisinin İslam’ın ilkelerine saygı duydukları söylenemez. Çünkü o iktidar oligarşisinin sefahati ile yönettiği kavimlerin sefaleti arasındaki çelişki, İslam’ın yazgısına dönüşmüş gibidir.

Bu yazgıyı ortadan kaldıran devinimlerin tümü Anadolu’da Mustafa Kemal Atatürk gerçekleştirdiği devrimler sayesinde yaratıldı. İslam dünyası Kemalist devrimleri örnek alması gerekirken, ülkemizde AKP iktidarıyla birlikte o devrimleri tersine çevirecek eğitim, yönetim ve hatta yasama ve yargı erkleri de öz ve biçim değişikliğine uğratıldığı bir süreç içine girildi.

Batı dünyasının tüm devletleri, ABD dahil ulusalcı politikaları özümser ve uygularken, Türkiye’yi ulusalcı doktrinden uzaklaştırmaya çalışılması ve geri ödenmesi olanaksızlaşan dış borç yükü altında siyasal iktidarların buna boyun eğmesi, ülkemizin devletiyle birlikte varoluş sorununun bir gün gündeme getirebilir. Ülkenin doğal ve işgücü kaynakları bu denli sorumsuzca emperyalizmin güdümüne ve hatta sahipliğine bırakılmasına dur diyecek yeni bir siyasal oluşumu ülkemiz aydınları, emekçileri yaratabilmelidir.

Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun Anıtkabiri’ne sığınarak ülkenin sorunlarına çözüm bulunamayacağını da kitleler artık bilmeli ve öğrenmelidir. Ulusu miskinleştiren, kendisine yabancılaştıran ve değer yargıları ter yüz edilen, amaçları gelecekten geçmişe gerileyen toplumların yaşama şansı kalmamıştır. Kendine güve-nen, sorumluluğunun bilincinde yeni bir toplum ve ulus anlayışı yaratmak zorundayız.

İktidarların yolsuzlukları, haksızlıkları, umursamazlık-ları ve umarsızlıkları, toplumu çaresizliğe etmemeli ve toplum geleceğini kendisinin yaratacağı bilincinden uzaklaşmamalıdır. Basına, halkın uzun erimli yararını amaç alan siyasaya ve Mustafa Kemal’in bizlere emanet ettiği Cumhuriyete, o Cumhuriyeti koruyacak sekular ve ulusalcı devlete gereksinim yeniden yaratılmalıdır. Mustafa Kemal’in kendisinden daha önemlidir O’nun bizlere bıraktığı devrimler. O devrimleri çağın koşullarına uygun biçimde yönetim ve yaşam biçimine çevi-rebilmeliyiz.

AKPgibi geriye özlem duyan siyasal iktidarlar, çağın gelişen koşulları tarafından daima tasfiye edilmişlerdir. Öylesi iktidarlar kalıcı olamazlar, günün birinde tarihin çukurunda kaybolup giderler, sadece zaman yitirmemize neden olurlar.

Bilim yalnız akıl işi değil fakat;aynı zamanda yürek işidir. Yürekten yoksun bilim, bilim olamaz. Bilim adamları tarihte özverileriyle de ünlüdürler. Onlar gerçeği anlamak, tanımak, ölçebilmek için yaşamlarını hiçe saymasalardı Batı bugünün uygarlığına ulaşamazdı. Hıristiyanlığın insan zihnini ve onurunu hiçe sayan hegemonyasını yıkmasalardı, bugünün demokrasisini tanımış olmayacaktık. İslam dünyasının demokrasiye ve laiklik ilkesine gereksinimi var. Milli Kültür Raporu’nu temelde bu açıdan eleştiriyoruz. Anadolu aydınlığını tekrara karanlığa çekmeye, dinin gereği sandığı için. Aslında, laiklik ve sekular devlet, aydınlığı karanlıktan kurtaran sistemin adıdır. Ne yazık ki, Cumhuriyetin okullarında yetişen bu kadrolar ona hasım olabildiler.

Bugün gündemdeki tüm sıkıntı ve olanaksızlıkların kıskacından kurtuluşun çaresi,. Cumhuriyet ile demokra-sinin bütünlüğünde dir. Bu bütünlüğün temeldeki koşulu laiklik ilkesi ve laikliğin de güvencesi sekular devletin kendisidir.

DPT’de hazırlanan ve bugünkü AKP’yi yaratan Milli Kültür Raporunu, “çare” olarak bu bölümde sunmaya çalıştığımız düşüncelerin ışığında yadsıyor, eleştiriyor, 12 Eylül 1980 askeri darbenin böylesi bir girişime sessiz kaldığı için de o darbenin mimarlarını kusurlu buluyoruz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail