Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 77 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM’NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşını kazanabilmek için yalnız emperyalist ülkelerin ordularıyla savaşmanmış, TBMM içinde de kimi mebuslarla da savaşmak zorunda kalmıştır. Ona böylesi güçlük çıkaranların torunlarından kimilerinin, o savaşı, şimdilerde,”Sanal Savaş” olarak niteleyen, Cumhuriyet karşıtı art niyetli, bedbahtlar olarak türediler.

TBMM’nin 4 Mayıs 1338 (1922) günlü gizli celsesinde, Mersin milletvekili Salahattin Bey ile Erzurum millet-
vekili Hüseyin Avni Bey’in Mustafa Kemal’in Başkomutanlık süresinin uzatılmasına niçin karşı çıktıklarını anlamak olanak dışı. Karşı çıkmalarının gerekçesini anlatmakta da yanılgılar içindeydiler. Örneğin o günkü gizli celsede Mersin millet-vekili Salahattin Bey, Mustafa Kemal’in Başkomutanlığının uzatılmasını “yeni bir savaşa girişin gereğiymiş gibi yorumluyordu. Oysa Yunan ordusu henüz yurttan dışarı atılmamıştı.Yeni bir savaşın kaçınılmazlığı açıktı. Başkomutanlık süresinin uzatılmasına şu sözlerle karşı çıkıyordu:

Yeni bir taarruz icra etmek mi istiyorsunuz? Ve yeni bir harbin vukunu mu melhuz (gerekli) addediyorsunuz. O zaman pek ala, hatırlarsınız ki, taarruz yapacağız dediler. Bir buçuk ay sonra yapacağız dediler. Bendeniz yapamayacaksınız dedim. Dediklerim oldu. Bir buçuk ay sonra geldiler, yapamayacağız dediler. İki üç defa yapacağız dediler. İşin şekli başkadır.. Ben arzu ederim ki, Meclis Reisi Meclisteki vazifesine daha ziyade hasrü dikkat etsin.

O bunları söylerken, Mustafa Kemal, rahatsızlığı nedeniyle o günkü oturumda bulunamamıştı. O bunları söylerken, Sakarya Meydan Savaşı 7 ay önce utkuyla kazanılmış, ve fakat, Yunan ordusu, yurt dışına kovulmamıştı İki gün sonraki gizli celsede (6 Mayıs 1922) Mustafa Kemal, şu açıklamayı yapmaya gereksinim duymaktaydı:

-Efendiler, bir defa Meclisi Aliniz alalade bir Meclis değildir. Bu, Meclisi Mebusan değildir. Salahiyeti icraiyeyi de haiz ve mahiyeti ile bir Heyeti Hükümet’tir. Dünyanın neresinde görülmüştür ki, bir memleketi, bir devleti idare eden Heyeti Hükümet, bütün mukarreratını alenen ittihaz etsin.(kararlarını açık olarak alsın) Bu, dünyada mevcut değildir. Binaenaleyh, bu noktai nazardan Meclisi Alinizin yapacağı öyle müzakereler ve mukarrerat (kararlar) vardır ki, derhal millete söylemek, cihana ilan etmek gayri caiz olabilir. Bu pek mantıki ve pek makul bir şeydir.

Başkumandanlık Kanunun aleni celsede mevzuubahis olmayıp da hafi celsede mevzuubahis olması hikmeti ve esbabı ise pek suhuletle mütalaa olunabilir.(kolaylıkla düşünülebilir) Takdir buyurursunuz ki, Başkumandan olacak zatın bilhassa ordunun karşısında bulunan düşman üzerinde hükmü, nüfuzu çok büyük görülmek lazım gelir.Kim olursa olsun bir adam, bir memuriyete tayin olunurken,onun leyh ve aleyhinde söz söylenince, onun tesiri nüfuzundan hakikaten bir şey zayi ettirmek imkan ve ihtimali vardır. Biliyorsunuz bir valinin tayininde bile, bir mutasarrıfın tayininde bile bir zamanlar burada mevzuubahis ve münakaşa olunmuştu.

Mustafa Kemal, o günkü celsede çok ince bir anlatımla, Başkomutan olarak görevlendirilecek kişinin leyh ve aleyhinde bu denli ileri geri sözler söylememeliydiniz demek istiyor. Ne denli haklı olduğu daha sonra anlaşılacaktır. Sonunda ona karşıt olanlar ölçüyü kaçıracak, örneğin, 4 Mayıs 1922 günlü gizli celsede Mersin Mebusu Salahattin Bey, konuşmasına başlarken şunları söyleyecektir:

Acaba Meclis bu eline geçirebildiği varidatına ne kadar müddet ordusuna alabileceğini zan ve tahmin edebilmektedir. Niçin bu konuşulmuyor, neye konuşulmuyor? Neye tetkikat yapmıyoruz? Çünkü önümüze bir duvar çekiyor, hakkınızı verdiniz bunu soramazsınız diyorsunuz. Başkumandana aittir deniyor.

Salahattin Bey, bir süre sonra eleştirisini çok daha ağır sözlerle sürdürecek ve kimi sözcüklerinin tutanaktan çıkarılmasına kararı verilecektir.. Tutanakta arta kalan tümcesi şöyleydi:

Orduda ortada bir şey var ki, belki hiç kimsenin şeysi olmaksızın ve muktezai ahval (duruma göre) devam edip gidiyor. Bu, fesada doğru gider.

O gizli celsede Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Bey de şunları söylemişti:

Yüz binlerce sene böyle miskn adamlar, böyle müsibet adamların elinde inleye inleye denizler kadar kan döküldü. Siz zorla kafese pençelere girmek istiyorsunuz, siz milleti rezil edeceksiniz. Milletin böyle selahiyetini devretmenize imkan yoktur. Öyle mebus görmek istemem, herkes ictihadını (inancını, düşüncesini) benim gibi söylesin.

Mustafa Kemal, 6 Mayıs 1922 günlü gizli celsede, iki gün önce bu ağır suçlamalara yanıt vermek zorunda kalmıştı. Ülke işgal altındayken, Mustafa Kemal sadece düşmana karşı savaşmıyordu. Hüseyin Avni Bey’in suçlamasına gereken yanıtı vermeliydi. O nedenle yaptığı konuşmasında:

Hüseyin Avni Bey, Kanun aleyhinde idarei kelam ederken, bir çok mütelaşi (aceleci) sözler söylemiştir. Bilhassa bu sözleri arasında benim nazarı dikkatimi celb eden bir nokta vardır ki onu burada tekrar etmek mecburiyetindeyim. (Diyordu ki) Meclisi Aliye hitaben diyorum,diyor: “Bu tarzı hareketle milleti siz rezil edeceksiniz”.

Hüseyin Avni Bey(Erzurum)-Hayır Paşam öyle ifadem yoktur.
Mustafa Kemal Paşa(Devamla)-Tabii Heyeti Aliye bunu işitmiştir. Zabıt burada olsaydı, zabıt burada yok.
ustafa Kemal Paşa(Devamla)-Öyle ise şayanı teessüftür ki, zabıtta böyledir. Sonra, miskinler sözü ve milleti rezil edeceksiniz sözü vardır.
Hüseyin Avni Bey (Erzurum)-Hayır yoktur. Bir arkadaş duymuş ise söylesin. (Hayır sedaları)
Mustafa Kemal Paşa(Devamla)-Şimdi efendim, Hüseyin Avni Bey diyor ki: Vazifeler şahıslarla olmaz. Binaenaleyh şahıs, fert yoktur, millet vardır. Evet yani heyeti içtimaiye-nin kuvayı umumiyesi, Heyeti Celilenizde mündemiçtir.(Toplumun tüm gücü yüce heyetinizde mevcuttur) Her. yerde böyledir. Fakat fertler vardır. Çünkü bu heyetler bütün memleketlerde bu işleri fertlerle (bireylerle) ve şahsiyetlerle yapmaktadır. Bugün İngiltere Devleti Lloyd Georg’u eline almıştır, öteki, Puancare’yi almıştır, bir öteki bir Lenin’i almıştır. Bunlar birer ferttir. Ferdin mevcudiyetini inkar etmek bu noktadan caiz değildir..Ferdler vardır efendiler ve bunları da sözlerle inkar etmek mümkün değildir.

Hüseyin Avni Bey (E rzurum)-Müsaade buyurunuz efendim
Mustafa Kemal Paşa (Devamla)-Dur efendim ne zırzır ediyorsunuz.
Hüseyin Avni Bey (Erzurum)-Zırzır kelimesini kabul etmem. Sözünüzü geri alın.
Mustafa Kemal Paşa (Devamla)-
Mahalle kahvesi midir burası?
Hüseyin Avni Bey (Erzurum)-Milletin kabesidir.
Mustafa Kemal Paşa(Devamla)-Öyle ise riayet ve hürmet ediniz Kabe’ye.
Hüseyin Avni Bey (Erzurum)- Ben hürmetkarım.
Mustafa Kemal Paşa (Devamla)-Efendiler, söz söyleyen bir zat da Salahattin Bey’dir. Salahattin Bey sözlerinin mukaddematında (başlarında) bize taarruz edip etmeyeceğimizi sormuş, biz de edeceğiz demişiz. Ve kendisi de edemeyeceğiz demiştir. En nihayet edememişiz, kendi sözü olmuştur. Hal- buki zannediyorum taarruzun esbabı tehirini Heyeti Cel-ilenizin huzurunda bilvesile gerek ben ve gerek asker arkadaşlarım, yani Erkanı Harbiye Reisi, Müdafaai Milliye Vekili defaatle söylemişizdir. Tekrar edeyim: Sakarya Harbini müteakip taarruza devam edemeyecek bir halde idik. Bu esna-da kış bastı, kış basıca ihtiyacımızı temin edemedik. Böyle ihtiyacatı ikmal ve ihzar edemeyince harekat kesbi betaat et-miş ve yahut düçarı teehhür olmuştur. Bunu mahrem olarak arkadaşlarıma ifade ettiğimi zannediyorum. Fakat, bittabi bütün dünyaya ilan edemeyiz efendiler. Lakin, tekrar ediyorum. Kararımız taarruz etmektir. Düşmanı vatanımızın üzerinden tard etmektir. (İnşallah sesleri). Ve bu kararımızda sabit bulunuyoruz ve bunda tereddütü müstelzim hiçbir sebep dahi mutasavver değildir. Salahattin Bey Başkumandanlığın lüzum ve adami lüzumunu söylerken diyor ki,ordu haddi aza-misine varmıştır. Evet, ordumuz mükemmeldir. Fakat, itiraf edeyim, henüz haddi azamisine varmamıştır. Binaenaleyh, bir asker arkadaşımızın Heyeti Celilenize ordumuz haddi kemale varmıştır, diye beyanatta bulunması için ordunun mahiyetini ve iç yüzünü bilmesi lazımdır. Halbuki diğer taraftan işe sa-hibi selahiyet olan Harbiyei Umumiye Reisi ve Müdafaai Milliye Vekili bu noktada müşterek değildir. Bu iddiada bulunmak, tabii musip (uygun) olmaz. Ben diyorum ki, haddi azamisine dahil olmamıştır maateessüf. İrsal (yoluna koyma) ile uğraşıyoruz. Salahattin Beyden ziyade ordunun, başla-rında, bulunan kumandanlara aittir. Ordu başında bulunan arkadaşlar, Salahattin Beyle aynı fikirde değildir. Erkanı Harbiyei Umumiye Reisinden başlayınız, ordu kuman-danlarına kadar, kolordu kumandanlarına kadar böyle demiyorlar. Onlar diyor ki, bunu sen idare edeceksin, sen kumanda edeceksin bize. Senin kumanda etmene ihtiyacımız vardır, diyorlar..Bundan sonra Salahattin Bey diyor ki, bizim en büyük vazifemiz siyaset yapmaktır. En büyük vazifemiz siyaset yapmak değil, en büyük vazifemiz topraklarımızda bulunan düşmanı tart etmektir Bir an için Salahattin Beyin sözlerini kanul edelim, ben manimiyim (engel miyim) yahut başkumandan manimidir? Bunun Başkumandanlık ile ne alakası var?

Mustafa Kemal’in bu sözlerini işitince insan acaba bugün iktidarda olanlardan kimileri, Salahattin Bey’in torunları mı, diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. En önemli görevleri, siyaset yapmaktır değil, tam bağımsız Türkiye’ye sahip çıkmak değil midir? Siyaset yaparak, ülkenin üretim potansiyelini özelleştirme adı altında satışa çıkarmak mıdır? Ülke ekonomik, siyasal ve yönetsel bağımsızlığını yitirirken, nasıl siyaset yapabilirler? Ülkenin, doğasına,işgücü potansiyeline, ekonomisine, çıkarlarına yarar sağlayan siyasetin neden, asıl “siyaset” olduğunun bilincinde değiller?

Mustafa Kemal’in konuşmalarını gizli celselerde okudukça ve düşündükçe, iktidarlann, ABDile AB’nin gözetim ve denetimi altında siyaset yaptıklarını düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Ülkenin mantığı, aklı, ve kararları, işgal altında dır. Hala farkında değiliz.

O gün (6 Mayıs 1922) Mustafa Kemal, Salahattin Beyin, ordu harcamalarının denetim altına alınmasını öneren konuşmasına şu sözlerle yanıt vermişti:

Efendiler ,Başkumandan, Heyeti Celilenizi menabii maliyeyi (mali kaynakları) tetkikten ne vakit men etmiştir. Heyeti Hükümeti, yahut Heyeti Hükümetin birisini nasıl men edebilir? Menabii varidatımızla ne yapabileceğimiz hak-kındaki endişe herkesten ziyade bizim kafalarımızdadır. Nitekim, geçen gün, Harp Encümeninde bunu tetkik ettik. Paramız nedir ve azami ne yapabiliriz? Ben, bir defa daha rica ettim, arkadaşlarıma dedim ki,tetkikat yapınız, köylerde ve her yerde ne kadar tenkihat (harcamalarda indirim) yap-mak mümkünse onları da yapalım, ancak mevcut olan para-mızla gayeye doğru yürüyelim... Salahattin Bey diyorlar ki, acaba Meclisi Aliniz eline geçirdiği parayla ordusunu ne kadar müddetle tutabilecektir. Bunu görmek ve tahmin etmek lazımdır.

Efendiler, bittabi Heyeti Celilenizi bunun hakkında görüşmekten men eden bir kuvvet yoktur. Yalnız ben zannediyorum ki, bunu bir çok defalar görmüş bulunuyorsunuz. Sabık Maliye Vekilinin bu kürsüden resmi ve hususi Heyeti Celilenize mali hususta verdiği izahat ve tafsilatı kulaklarımızı doldurmuş bir haldedir. Binaenaleyh, kuvvei maliyemizi tahmin etmeyen hiçbir arkadaşımız yoktur. Yalnız bendeniz buna bir şey ilave etmek istiyorum, biz ordunun mevcudiyetini paramızla mukayese edemeyiz. ‘Paramız vardır ordu yaparız, paramız bitti, ordu infial eti’,benim için böyle bir mesele yoktur.(Alkışlar).Efendiler para vardır, para yoktur, ister olsun, ister olmasın, ordu vardır. (Alkışlar).Bunu bir misal olarak arz ederim. Bendeniz ilk defa bu işe başladığım zaman, en akil ve mütefekkir arkadaşlarım bana sordular: Yahu paramız var mıdır? Yoktur. Silahımız var mıdır? Yoktur ,yoktur, dedim. Ne yapacaksın dediler. Ordu olacak ve millet istiklalini kurtaracaktır,dedim. Binaenaleyh hepsi oldu ve daha olacaktır. (Sürekli alkışlar).

Mersin milletvekili Salahattin Bey ile Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Beyîn “zırzır” olarak nitelenen eleştirilerinden çok değil 111 gün sonra Başkumandanlık Meydan Savaşının kazanılacağını hiç kimse o gün, görebilmiş değildi, Mustafa Kemal’den başka.

Bugün AKP iktidarını arka bahçesinde, siyasal solucanlar gibi yaşayanlara, “Kurtuluş Savaşı”nı “sanal savaş” olarak nitelemek bedbahtlığına, gaflet ve dalalete kendilerini kaptıranlara buradan sesleniyor ve Mustafa Kemal’in sözlerini işitip onları utanç duymaya çağıyorum. Utanç duyacak kadar vicdanlarında kırıntı kalabilmişse.

MUSTAFA KEMAL’E KARŞIT:SANAL SUÇLAMA

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal’e karşı çıkabilmek, ancak tarihsel gerçekleri ters yüz etmekle, tersine çevirmekle, olanaklıdır. Bunu en beceriksizce yerine getirmeye çalışanlardan biri de Ahmet Doğan Şimşek adındaki kişi.

Onun mantığındaki karmaşa, düşüncelerine de yansıdığı için, tüm zamanını “Mustafa Kemal”i nasıl yadsıyabilirim onun ülkemize kazandırdıklarını nasıl küçümseyebilirim konusuna ayırdığı ve zihni, 1920 öncesini nasıl yüceltebilirim doğmasına kilitlendiği için, kendisine iletilen tarihsel gerçeklere yanıt verememekte, belki de yutkunmaktadır. Burada önemli olan bu kişi değil, onları bu aksak mantığın içine sürükleyen kadroların ihanete varan çarpıklıklarıdır.Belki bu da önemli değil, toplumu etkileyecek örgütlenmenin içinde olmalarıdır

Kan dökmeden evrimleştirerek devrimleri gerçekleştiren tek kişi tarihte Mustafa Kemal’den başkası değildir. Bugün Mustafa Kemal’e ve onun Cumhuriyetine karşı olanların hiç birisinin ailesinde burnu kanayan tek kişiye rastlanamaz. Buna karşın, O’nun yarattığı olanaklarla yetişip O’na düşman olmalarındaki çelişkinin, nankörlükle açıklanması yetersiz kalır. Asıl sorun, karşı devrimin köklerinde yuvalanıyor. O kökler de “Ilımlı İslam Cumhuriyetini öngören” dış güçlerin uşakları tarafından işlenerek, gündeme taşınmakta.

İstiklal Savaşı’nı “sanal savaş” olarak niteleyen sapkın bir e-mail iletisine verdiğimiz yanıtı ve o yanıta karşı aldığımız cevabı aşağıda bulacaksınız:

Sayın Ahmet Doğan Şimşek :Bana kadar ulaşan e-mail iletilerinizde, düşüncelerinizi yakından tanıma olanağı buldum. Konuya girmeden önce şunu belirmeliyim ki, Türkçe, eğer ana dilinizse, onu bu denli yanlış kullanmamanız gerekir. Turkçe’yi kullanmanızdaki yanlışlar, belki de aksak işleyen mantığınızın ürünüdür. Örneğin 23 Nisan 2009 günlü iletinizde CHP’yi suçlayarak “umalım da artık bu tefrikayı sürdürecek uygulaması imkansız aşağılama amaçlı düşman kurgusu yasakları sürdürmekten vaz geçerler” diyorsunuz. Ne anlama geldiği anlaşılmayan bu cümleniz şöyle sonlanıyor.”Sonuç: oyunu kuran farklılıkları hesap ederek oyunun hepsini birden oyuna nasıl katacağını bilerek ona göre kurmuştur “. Acaba “Oyunu kuran, farklılıkları dikkate alarak, o farklılıkları nasıl katacağını bilerek oyunu kurmalıydı’ mı demek istiyorsunuz, anlaşılmıyor. Siz benim öğrencim olsaydınız, bu Türkçeniz ile okulu bitirmenize karşı çıkardım.

Size bir anımı anlatmaya gereksinim duyuyorum. “1962 yılında Kiel üniversitesinde araştırmamı sürdürürken, bir ailenin yanında pansiyoner olarak kalıyordum. 9 yaşlarında okula giden oğluna her akşam Almanca öğreten hanıma sordum.

-Oğlunuz Almanca biliyor, niçin başka derslerine yardımcı olmuyor sunuz?
Yanıtı şu oldu:
-Almanca konuşmak, Almancayı bilmek değildir. Ona dilimizin mantığını öğretmeye çalışıyorum.

Siz henüz Türkçe’nin mantığını öğrenmeden, Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirmeye, Kemalizmin şeriat olduğunu ileri sürmeye yelteniyorsunuz.

23 Nisan 2009 günlü e-mail iletinizdeki bir cümleniz şöyle:

İstiklal savaşının sanal savaş olup aslında kurtulamadığımız konusuna siz sanki ben o savaşı yapanlar hain demişim gibi bir zanna kapılmışsınız. Muhatabınıza verdiğiniz bu yanıtta “İstiklal Savaşı’nın sanal savaş sandığınız anlaşılıyor. Siz ya “sanal” sözcüğünün anlamını bilmiyor ya da bilerek o savaşın gerçekleşmediğini ileri sürüyorsunuz. “sanal” sözcüğünün İngilizce karşlığı “conjectural” yani “farazi,zana ilişkin” ya da “imaginary” yani hayalı, gerçek dışı” anlamlarında kullanılır. Sanal savaş ise, emperyalizmin öncüsü ülkeler, Anadolu’yu işgal etmemiş olmalılar. Eğer işgal etmişler se, o savaş nasıl sanal olabilir. Padişah Vahidüddin’in, Halife olarak, ülkeyi işgal eden İngilizlerin savaş gemisine sığınarak ülkeden firar etmesi de mi sanal.

Eğer, zannınız bu ise, Hücurat Suresi’nin 12.ayetini size anımsatmak isterim: Ey iman edenler, zannın bir çoğundan çekinin, çünkü, zannın bazısı vebaldir. Siz, bu ayete göre vebal altındasınız, çünkü zannınız yanlış. O zaman size düşen görev, İstiklal savaşının sanal olduğunu kanıtlamak olur. Kanıtlayınız. TBMM’de Mustafa Kemal’in Başkomutan olmasına o savaş sanal olduğu için mi karar verildi. Ya da o karar da mı sanaldı? Gerçeklerin sanal olabilmesi, sizce bu denli kolay mı? Kur’an’ın 104.ayetindeki gibi “hümeze, lümeze gürühundan olmak istemiyorsanız, Kurtuluş Savaşı’nın sanal olduğunu, gerçekleşmediğini kanıtlamanız gerekir. Kanıtlayamaz iseniz, Mustafa Kemal Atatürk’ten özür dilemeniz gerekir. e-mail iletilerinizde tarihsel olaylara değinirken, tarihsel bilginizin gerçek olup olmadığını denetlemenizi öneri-yorum: Söz konusu iletinizde:

Bu durum 1960’da böyle yapılmış ve Türkeş ve arka-daşlarının da dahil olduğu grup iyi yaptıkları zannı ile ülkemizi elli yıl sürecek ABD İsrail ve Batı hegemonyasına esir düşürmüştür.

Alpaslan Türkeş’in düşüncelerini paylaşan, uygun bulan kişi değilim. Fakat, Türkiye’nin “ABD İsrail ve Batı hegamon-yasına esir düşmesine” ilişkin her hangi bir sorumluluğu söz konusu olmamıştır. 27 Mayıs 1960 ‘u izleyen yaklaşık üç ay sonra arkadaşlarıyla birlikte tutuklanmış ve yurt dışına gönderilmiştir. Ancak, 31 Mart 1975 günü kurulan dördüncü Demirel Hükümetinin ortağı olarak Başbakan Yardımcılığı görevinde bulundu. 1975’ gelinceye kadar, ABD’nin hegemonyası pekişmişti.

Sizi Mustafa Kemal Atatürk’e karşıt olan yanlış, art niyetli,çarpık kanılarınzla baş başa bırakarak sadece şunu belirtmekle yetineceğim. O olmasaydı, siz ne olurdunuz. Düşündünüz mü?

Bana ulaşan iletilerinizi irdelemek ve yanlışlıklarınızı ortaya çıkarmak, benim için zaman kaybı olsa da bunu üstlenmekten erinmeyeceğim. Çünkü sizin savunmaya çalıştığınız İslam dini, siyasallaştığı için, din olmaktan uzaklaşmaktadır, din olmaktan uzaklaştığı içindir ki, Sivas’ta Madımak otelinde 36 kişiyi diri diri yakanlar, türeyebilmektedir. İslam’ın oruç tutmak, namaz kılmaktan ibaret olmadığını anlayanlar çoğaldıkça belki bu dinin Tanrı ile insan arasında kimsenin karışmaya hakkı olmadığı bir düzeye ulaşması gerçekleşebilir..

Siz, İrak’ı, Ürdün’ü, Lübnan’ı, Kuveyt’i Sri Lanka’yı gördünüz mü. O ülkeleri görmekle yetinmeyip 8 mm.renkli kamera ile toplumsal yaşamı da filme aldım. Ve İslam dininin bu denli kötüye kullanılmasının utancını duymaktan kendimi arındıramadım.Bir gün yolunuz düşerse, Beyrut’ta Cazino de Lebon’a uğrayınız ve orada Arap emirlerinin sefih yaşam biçimini gözlerinizle görünüz. Sefahat ile sefaletin bir arada olduğunu acı içinde izleyeceksiniz. Beyrut’ta, heyetimizdeki bir arkadaşımızın yere attığı armudun koçanını arkadan gelen kişi kapıp yemeye başlamıştı. İslam mahallesiydi. Kimse kimseyi kandırmasın: İslam dünyası, şimdi sahip oldukları petrol tükendiğinde kalım dirim sorununu yaşayacaktır. Emperyalizmin teknolojik gelişmesi karşısında İslam ülkelerinin geri kalmışlığı sürüp giderse, bir gün varoluş sorunuyla karşı karşıya gelecektir. İslam dünyasında, birbirine komşu iki ülke arasında dostluk ilişkisine ait bir örnek gösterebilir misiniz? İsrail Flistini yerle bir ederken, hangi İslam dünyasından tep-ki geldi. Arap yarımadası neden susmayı tercih etti.

Sizler Mustafa Kemal Atatürk’e saldırmayı bırakınız da, İslam’ı nasıl uyarmak gerekeceğini düşünmeye başlayınız. Sözlerime son verirken, İslam dünyasının Kur’an’daki Nahl Suresi’nin 30.ayetini anımsamalarına gereksinim var: Dünya’da güzel iş yapanlara güzellikler vardır.

Güzel iş yapanlar, güzellikleri yadsıyabilir mi. Çelişkiniz burada.
Saygılarımla. 27.4.2009
Dr.Olcen

Bu iletimize A.D.Şimşek’in gönderdiği yanıt şöyle:

Sayın Ali Nejat Ölçen Beyefendi.

Önceki dosya halinde gönderdiğiniz yazıyı da gördüm. Ancak son yazdığım yazıdan dolayı çok fazla mail alıyor ve bu yazıda yaptığım gibi acele cevaplarda imla hatalarını daha çok yapıyorum. İzniniz ile yazışma trafiği yoğunluğunu biraz azalınca zatıalinize diğerlerinden farklı olarak daha dikkatli yazmak istiyorum. Tabii becerebilirsem. Çünkü bildiğiniz için ben ne de olsa alaylıyım. Saygılarımla.

Ahmet Doğan Şimşek, 27 Nisan 2009.

Yanıtında bile Türkçesi yanlış ve alaylı olduğunu söylemesi de gerçek dışı. Çünkü kendisi SSK’dan emekli bir kamu görevlisi.

Yalnız ulusu değil ulusu oluşturan biteyleri de seven devlet adamı. 21. yüzyılın varlığına gereksinim duyduğu devlet adamı. Pahalılıktan yakınan bir yurtdaşa;"Ananı al git" diyen bir başbakan onun döneminde kendisini nerde bulur du?

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail