Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 78 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


RTÜK BAŞKANI SEÇİLEN PROF. DAVUT DURSUN’A
YANITSIZ KALAN AÇIK MEKTUP

Ali Nejat Ölçen

Radyo Televizyon Üst Kurulu’na başkan seçilen Prof.-Dr.Davut Dursun’un bilimi, siyasallaşan İslam ideolojisine göre değişime uğratmasının ilginç iki örneğini aşağıda irdelemeye gereksinim duymamız, kendisinin başkanı olduğu kurumun olağanüstü önemi nedeniyledir. Böylesi bir kuruma başkan seçilmeseydi, onun bilimsel düşünceyi dinsel amaca yönelik kullanmasını, önemsemeyebilirdik.

11 Ocak 1996’da yayımlanan makalesinde “Yeni Bir Toplum Kurmanın Aracı Olarak Laiklik” konusunu, 8 Mayıs 1998 tarihinde yayımlanan makalesinde de, “İslam Dünyasında Demokrasi İmkanı ve Engelleri” so-rununu ele almış. Her iki yazıda, bilimsel düşüncenin inanç sistemlerine göre değişime uğratılmasının yanlış olan örnekleriyle karşılaşmaktayız. O nedenle, böylesi yanılgıların RTÜK kanalıyla topluma sinmesini özüm-seyemediğimiz için, eleştirmeye gereksinim duymak-tayız. İnancın bilime ve bilimin inanca katışmasına karşı çıkmayı bilime saygının gereği sayıyoruz.

İlk ilgimizi çeken yanılgı, onun ” ülkemizde laikliğin tanımının yapılmadığı , o nedenle birbirinden farklı yo-rumlara uğradığı na ilişkin düşüncesidir. Neden? Çün-

kü, laikliğin evrensel ve geçerli tanımı, gerici kadro-larca, bilinçli olarak yanlış yorumlanması ve dinsizlik olarak kabul edilmesi sonucu, ülkemizde bize özgü farklılar yaratılmıştır. O nedenle ilk eleştirimizi bu ko-nuya ayırdık.

1.Laikliğin Kaynağı.

Prof.Dursun’un laikliğin evrensel tanımından mı, yoksa Türkiye’de farklı yorumlanmasına ilişkin sorundan mı söz ettiği anlaşılmıyor. O nedenle:

Laiklik konusunda bir türlü üzerinde uzlaşılabilen bir tanım yapılamamış/yapılmamış olması’ndan söz etmekte “Laikliğin resmi devlet politikasına dönüştürüldüğü Cumhuriyet döneminde ne anayasalarda ne de temel idare yasalarında laiklik tanımlanmış” değildir demektedir.

Ne denli yanlış. 1924 yılında kurulan “Halk Fırkası”nın 1927’de adı “Cumhuriyet Halk Fırkası” olarak değiştirildiği kongresinde kabul edilen 4 ilke içinde “Laiklik” ilkesi de yer almıştı. Bu ilkeyle sadece yeni bir toplum yaratılmakla yetinilmiyor, Osmanlıdan farklı, ona benzemeyen, tam bağımsız ve sekular bir başka “Devlet” yaratılıyordu. Çağdaşlaşmaya, bilimsel dünyaya açılmanın temel koşulu Prof. Davut Dursun’un sandığı gibi sadece“laiklik” ilkesi değil, aynı zamanda“sekularizm”, dolayısıyla “Sekular Devlet” idi. Çünkü devlet, sekular niteliklte olamazsa, “laiklik” güvencesiz kalacaktır.

Sekularizm, dogmalardan, inanç kategorilerinden bağımsızlık anlamındadır. Sekularizm, ne dine karşıdır, ne de dinden yanadır. Din dışılıktır. Yani, sekular devlet, tüm dinlere aynı uzaklıktadır. Dini, bireylerin tercihine bırakır. Hiçbir birey, tercih ettiği din nedeniyle suçlanamaz. Bu tür tanımların, adı konularak yasalarda geçmesi mi gerekir?

Mustafa Kemal Atatürk’ün “bilim en gerçek yol göstericidir” ilkesinin yönetim ve yaşam biçimine uyarlanabilmesi için, devletin sekular nitelikte olması gerekiyordu. Prof. Davut Dursun, konuya bilimsel yaklaşabilseydi, laikliği değil, sekularizmi konu olarak ele alırdı.

2.Laikliği Dinsizlik Kabul Eden Yanılgı.

Prof.Dursun’un “laiklik” konusunda farklı yorumların or-taya çıktığına ilişkin düşüncesi doğrudur, yadsınamaz. Ancak bu farklılıkların tümü, bu kavramın, dinsizlik olduğunu ileri süren çevrelerden kaynaklandığı da yadsınamaz. Aslında laiklik ilkesine, İslam dünyasının gereksinimi var. İran’da laiklik söz konusu olsaydı, Başkanlık seçiminde bir birinden farklı kanıdaki kitleler, birbiriyle kanlı savaşımın içine düşmezlerdi. Bugün İslam dünyası laiklik ilkesini özümsemiş olsaydı, birbirlerine hasım kamplara bölünür müydü? İslam dünyasında birbiriyle dostluk ilişkileri içinde iki İslam ülkesini örnek olarak göstermek olanaklı mıdır? Ülkemizde Nurcu denilen grupla Süleymancı denilen grup birbiriyle dostluk ilişkileri içindemi dirler? Laiklik ilkesi olmasaydı, hangisinin egemenliği için aralarında kanlı savaş çıkmayacağından kim söz edebilirdi? Komşumuz Iran ve de Endonezya ya da Pakistan, Afganistan, iç savaşlardan arınabildiler mi?

İslam dünyasında kitlesel barışı sağlayacak ilkenin adıdır laiklik. Ülkemizde kendisini dindar sanan kitleler, laikliğin erdemini kavrayacak kültür düzeyinde olsalardı, Sivas ta 36 kişiyi diri diri yakmaya girişirler miydi? Laikliği dinsizlik sanan kitlelerin Cuma günlerinde “cihad namazı “kılarak kendilerince dinsiz kabul ettikleri yurttaşlarımızın iş yerlerini tahrip ederler miydi ve İstanbul’da “şahlanış mitingi” düzenlenir miydi?

Kim nasıl tanımlarsa tanımlasın, laiklik, laikliktir, dinler ve inançlar arası kinden arınmaktır. Devletin elinde, din ve dogmalar, kararların kaynağı olamaz. Bunun tersi, dinin devlet yönetmeye girişmesi ve iktidarı ele geçirme yöntemlerinin adı, dinin siyasallaşmasıdır. Hiçbir din kendi tapınağının dışına çıkmamalı ve bireylere baskı unsuru olmamalıdır. Bu ilkenin tersi, o toplumu iç ve dış sömürü odaklarına açar ve gelişmenin önünü tıkar. O yüzden Osmanlıyı da yutan Tarih, bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Prof.Davut Dursun da bu siyasanın etkisi altında, laikliğe karşı tavır alırken, dinler arası diyalogdan söz ediyor. Dinler arası diyalog, laiklik söz konusu olmadıkça gerçekleşebilir mi? Bugün Türkiye, dinler arası diyalog ve hoşgörüden söz edebiliyor ve bunun gerçekleşmesi için çaba harcıyorsa, bu olanağı sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetimize kazandırdığı laiklik sayesindedir.

Elektriği de bugüne kadar kimse tanımlamadı. Fakat üç niteliğini ölçebiliyoruz.Voltaj, amper ve direnç. O direnç

Ki, ısıyı yaratıyor, o amper ki, Prof.Davut Dursun’un odasını aydınlatıyor. Elektriğin tanımı yoktur düşüncesiyle kendisinin mum ışığında mı çalışması gerekecek?

3.Laiklik İç Barışın Koşuludur.

Farklı ve hatta birbirine zıt düşün ve inanç biçimlerinin aynı ülkede barış içinde yaşamalarının çözümünü ancak sekular devlet sağlayabilir ve bunun kültürünü de laiklik ilkesi yaratacaktır. Ortaçağ koşullarından arınmamış bir ülkeye demokrasi ne denli zor girecekse, laiklik ilkesi de o denli zor kabul edilir. Çünkü, toplumsal gelenek, otoriteye bağımlılık tutkusundan arınmamıştır.

Bir ülkede demokrasi ve düşün özgürlüğü varsa, o ülkede dine bağlı olmayanların da korkusuz yaşama hakları vardır. Laiklik, özünde “inanmamak, farklı inanmak” hakkının güvencesini sağlar. Devlet, inanç kategorilerinin dışında, nesnel, geçerli, gerçekçi ve toplumsal yarar ölçütlerine bağlı kalarak yönetim biçimi uygulamak zorundadır, iç barışı ancak böyle sağlayabilir ve eşitlik ilkesi ancak böyle gelişebilir.

Ne var ki, Prof.Davut Dursun’un yazısında bu koşulun niteliklerine rastlayamamaktayız. Örneğin, 15 Şubat 2009’dan bu yana, internette dolaşıma sokulan 11 Ocak 1996 günlü yazısında:

Dinden ve kutsaldan kopuş, Cumhuriyet dönemine kadar, bir bakıma evrim çizgisini izlerken Cumhuriyetle birlikte gerçekleştirilen radikal değişiklikler ve otoriter uygulamalarla iyice hızlandırılmıştır,diyor ve devam ediyor:O dönemin pozitivist/materyalist görüşün etkisi altında şekillenmişti. Bu zihin yapısı, dini ve geleneksel tüm değerleri mevcut toplumsal sorunların müsebbibi olarak görüyordu. Toplum, Batıya göre geri idi, onlarca sorunu vardı, bunun müsebbibi de din görülüyordu...problemlerin faturasını dine kesmek ve dini toplumsal alandan tart ve tasfiye etmek olmalıydı!

Pozitivist ve materyalist eğitimden geçerek Prof. olan bu kişi, Medresede öğrenim görseydi, bugün ya müftü ya da imam olurdu. Herhalde İktisatçı ya da sosyal bilimci olamazdı. Kendisini bugüne hazırlayan koşulları böylesi yapay ve sanal düşüncelerle yadsımaya çalışmak, bilimle bağdaşabilir mi?Bilim bir yana, dürüstlükle de bağdaşır mı?

Yukarı ki düşüncede bir çelişki de kendini belli ediyor: “Dinden ve kutsaldan kopuş Cumhuriyet dönemine kadar (yani Cumhuriyetten önce, a.n.ö) evrim çizgisini” izlediğine göre (böyle yazıyor), demek ki, toplum kendi içsel gelişimiyle dinden ve kutsaldan kopuş sürecine girmiş. Cumhuriyet ne yapmış o süreci hızlandırmış. Dinden ve kutsaldan kopuşu hem evrim olarak niteleyecek ve hem de o evrimi hızlandırmayı suçlayacaksınız. Herkes bilir ki, bilimsel düşünce, böylesi çelişkilere kapalıdır..

Bu çelişkinin yanı sıra bir yanlışlık ta şu: Batıya göre geri kalışın nedenini, sadece dinde görmek geriliğin ve sorunların faturasını dine keserek dini toplumsal alandan tart etmek, düşüncesi ile Cumhuriyetimizi suçlamak, yanlış olduğu kadar etik de değildir. Osmanlı’nın son 200 yıldaki savurgan yönetiminin sürmesi, Galata bankerlerine aşırı borçlanma, 1881 Muharrem Kararnamesiyle mali iflasın kabulü ve o kararnamede yer alan hükümlere boyun eğiş, para basmanın Fransa’nın kurduğu adı Osmanlı olan Bankaya devri, gümrük vergilerini kullanma yetkilerini kaybediş ve Sevr Sözleşmesine mahkumiyeti dikkate almadan, Cumhuriyetimize böylesi aksak tanı koymak, bir öğretim üyesi için nasıl olanaklı olabilir? Sanayi devrimine sırtını dönen, bilgi birikimini dışlayan, teknolojik gelişmelere kapalı bir ülke ve yönetim biçimi, elbette Batı karşısında geri kalacak, ve üstellik o Batıya dış borç birikimiyle bağımlı duruma düşecek, oradan gelen koşulları buyruk kabul edecek boyun eğecekti. Bugün Cumhuriyet Türkiyesi de, aynı mantık ve davranış biçimiyle tutucu iktidarlar tarafından kötü yönetildiği içindir ki, ağır dış borç yükü altında IMF’den gelen koşulları buyruk olarak kabul etmiyor muyuz, gösterişte ki direncini sürdürme gücüne sahip miyiz, Avrupa Birliği’ne üye olmak için kapı aşındırmıyor muyuz?

Cumhuriyet’in dini tasfiye etmek ve toplumsal alan dışına itmek gibi bir karar ve uygulamasına Prof. Dursun’un kanıt göstermesi olanak dışıdır. Aslında Cumhuriyet, dini değil, din bezirganlarını, dinsel softalığı, dini araç olarak kullanan mollaları, toplumsal alandan tart etmeye çalışmış ve ne yazık ki, bunda başarılı olamamıştır. Başarılı olamayışının kanıtlarından biri de Prof. Davut Dursun ve AKP iktidarının önde gelenleri değil midir?

Cumhuriyet, İslam’ı cahil kadroların elinden kurtarmayı amaçlamıştı. Bunda da başarılı olduğu söylenemez. Çünkü ülkemizde de bu din cahil hocaların elindedir ve hiçbir din, İslam’daki kadar cehalete teslim olmamıştır. Bunun en yakın kanıtı, Suudi Arabistan’ın Diyanet İşleri Başkanı Bin Baz’ın fetvasında ki cehalettir. Ona göre:

Eğer ileri sürdükleri gibi, dünya dönüyor olsaydı, ülkeler, dağlar, ağaçlar, denizler, bir kararda kalmaz-dı. İnsanlar, batıdaki ülkeleri doğuda, doğudaki ülke-leri batıda görecek, Kıblenin yeri sürekli değişecek ve böylece Kıblenin bir kararı kalmayacaktı.

Böylesi cehaletten ülkemizdeki din adamları arınabildi mi? Bırakınız din adamlarını, İlahiyat fakültesinde kimi öğretim üyeleri bile böylesi cehaletin tutsağı değil mi? Doçent iken yayımladığı kitabında Yümni Sezen (Şimdi Prof.olmuş olabilir) :

Hızla dönen bir üç boyutlunun boyutları kalkar, hız sonsuza yaklaşırsa boyut yok olur,

diyebilmektedir. Bir tümce içinde fizik bilimine ters düşen üç yanlışlık söz konusu. Birinci yanlışlık: Hiçbir nesnenin hızı ışık hızına yaklaşamaz dolayısıyla hızın sonsuz olabilmesi mümkün değildir. İkincisi, nesnenin boyutu hızına bağlı değildir. Üçüncüsü, boyut ortadan kalkmaz, eğer nesne enerjiye dönüşmüyorsa.

Bir başka örneği, Hacettepe Üniversitesinde bir zamanlar Felsefe bölümünün başkanı olan Prof. Hayri Bolay’ın kitabında görüyoruz. İsmail Fenni’nin “materyalizmi çürüttüğünü” sandığı aşağıdaki düşüncesini doğru ve gerçek kabul etmektedir. Nerede? Öğrencilere okuttuğu ders kitabında:

-Merih’den gayrisinde muhit ve şartlara göre yaratık olmadığını iddiaya yer verecek hiçbir delil yoktur.

-Ayda hiç su ve hava olmadığı doğru değildir. Kur’-an’da biz geceyi sükun ve güneşi, ay’ı hesap için yarattık buyrulduğundan ayın yalnız vakitleri tayine hizmet etmesi bile büyük fayda.

-Güneş siteminin teşkil eden gezegenlerin hacım ve kesafet yönünden eşit oldukları takdirde bunları aynı yörünge üzerinde bulunmaları ve aynı hareketi yapmaları dolayısıyla birbirlerine çarpmaları gerekirdi.

Prof.Hayri Bolay, İsmail Fenni’den aktardığı bu bilgilerin materyalizmi çürüttüğünü ileri sürüyor ve üstelik bu bilgilerin de doğru ve gerçek olduğu kanısında. Kendisine yönelttiğimiz eleştirileri dikkate almadan kitabının 4.baskısında da aynı yanlışları yineliyor.

Prof.Davut Dursun, giysi devriminden söz ediyor. Sultam Mahmut, Yunan şapkası olan Fes’i kabul ettiği zaman da mollalar, din elden gidiyor diye karşı çıkmıştı. Cumhuriyet döneminde fes yasaklandığı zaman da din elden gidiyor diye ayaklanmaya niçin girişemediler, çünkü fesle birlikle belki başları da giderdi. Buna karşın, Mustafa Kemal’in devrimleri, evrim içinde gerçekleştirilen dünyanın ilk örneğidir. Bir benzerine rastlanamaz. O erdemli Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyet, bugün kimlerin cumhuriyetine dönüştürüldü? Prof. Davut Dursun, bu soruya yanıt vermeyi bir yana atarak, Cumhuriyeti suçlamanın alışkanlığını kendi öz düşüncesi olarak mı ileri sürdürüyor yoksa bir yöntem olarak mı, bilemiyoruz.

Kendisine İsmail Hakkı İzmirli’nin “Yeni İlm-i Kelam” adlı kitabını okumasını öneriyoruz. Bakınız, İsmail Hakkı İzmirli, neler yazıyor ve İslam’a nasıl bakıyor:

Allah’u Ekber yerine Tanrı uludur denebilir.Hatta duaların Türkçesi okunarak namaz da kılınabilir. Namazın amacı Tanrı’nın anılmasıdır. Tanrı’yı her hangi bir dilde anmak, başka bir dil ile anmaya engel değildir.

Bunları yazarken, Hüsamettin Buhari’nin “Şerh’ül Camii-es Sagir”ini Serahsi’nin “Mebsut’unu ve daha da önemlisi Ebu Hanefi’nin Şuara Suresinin 196 ve A’la Suresi’nin 18,19.ayetlerini kanıt olarak kullanıyor. Prof.Davut Dursun’a o kitabı okumasını önermekten vaz geçiyoruz, kendisinin ne denli geri kaldığını öğrenmesine gönlümüz razı olmaz. Bırakalım yanlışlıklarını kendisi nasıl öğrenecekse, öğrensin..

Batı’ya karşı geri kalış süreci, Osmanlı’nın dini araç olarak kullanmasından da kaynaklanmış ve o dine saygı duymalarına yaşam biçimleri engel olmaya başlamıştı. Hemen tümü şarap düşkünüydü. Beyazıt II, Cem’i yeşil bayrakla yenilgiye uğratmış; fakat, kendisi alkol bağımlısı olarak yaşamını yitirmişti. Dışişleri Bakanı iken Reşit Paşa, 1838 ticaret anlaşmasını Londra’da Lord Palmerston ile görüşme masasına oturduğunda ilk isteği, 400 şişe Fransız şarabının Denver limanından serbest bırakılmasını rica etmek olmuştu. Lord Palmerston’un günlüğünde “Peygamberinin yasakladığı şaraba düşkündü” diye tanımlar, bizim tarihimizde büyük olarak anılan Reşit Paşa’yı.

Cumhuriyet, İslam’ın kötüye kullanılmasına engel olmaya çalıştı, ne denli başarılı olduğunu bugünler ortaya çıkarıyor.

4.Osmanlı Devletinin İkilemli Yapısı.

Osmanlı devleti, cizye vermeye razı olan farklı dinlere karşı “laik” davranış içindeydi. Bir başka deyimle, sekular idi azınlıklara karşı. Onların dinine karşı değildi, hatta koruyucusu idi. Buna karşın, “Müslüman tebaa” Osmanlının dinsel egemenliği altında yaşamaya zorunluydu. Açıkçası, Halife olan padişah ile Şeyhülislam kıskacı arasında hiçbir hakkın sahibi olamayan kul idi Müslüman uyruklular. Mustafa Kemal, onları kul olmaktan kurtarıp yurttaş bilincine kavuşturan kişinin adıdır.

5.İslam Dünyasını, Osmanlının Temsil Ettiği Yanılgısı.

Prof.Davut Dursun’un “İslam Dünyasında Demokrasi İmkanı ve Engelleri” konulu yazısında ki önemli yanlışlıklardan biri de, Osmanlı devletindeki kimi yenileşme girişimin İslam dünyasında gerçekleştiğine ilişkin düşüncesidir. Örneğin, “Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya, İslam dünyasında toprak ve bazı ticari ayrıcalıklar kazanmış, Müslümanların meskun oldukları toprakları ele geçirmiştir” diyor ki, Osmanlı’nın imzaladığı Küçük Kaynarca Antlaşması” sadece Osmanlı devletini ilgilendirmiştir, İslam dünyasına ilişkin bir antlaşma değildir. Açıkçası, Osmanlı devleti, İslam dünyasını temsil eden, onun yerine geçen devlet olarak nitelenemez.

Üstelik Prof.Dursun, Kaynarca Antlaşmasının maddelerini incelemeye vakit bulamamış olmalı. Osmanlı ordusunun 1773’de Rusya’nın egemenliğindeki Rusçuk, Silistre ve Varna’yı işgal ettiği içindir ki, Çariçe Katherine, bunu fırsat bilerek, karşı saldırıya geçmeyi sağlamış ve Osmanlı ordusunun yenilgisiyle sonuçlanmıştır savaş. Küçük Kaynarca Antlaşmasının Prof.Davut Dursun tarafından sözü edilen “Rusya’nın, İslam dünyasında toprak ve bazı ticari ayrıcalıklar edinmesi”, savı, o yenilginin basite dönüştürülmesi anlamındadır, çok eksik ve de yanlış yorum biçimidir. Çünkü, Rusya, İslam dünyasında toprak edinmiş değil, Osmanlının egemenliğindeki kimi topraklara sahip çıkmıştır. Söz konusu antlaşmanın 11. maddesidir en önemli olanı. Bu madde ile Batı ülkelerinin sahip olduğu kapitülasyonlara Rusya da sahip olur. Ve bu madde ile, Rusya’nın deniz ticaretine Akdeniz ve Karadeniz de açık duruma getirilir, tüm limanlarda gemilerinin konuşlanabilmesi olanağını edinir. Rus tacirleri bu madde gereğince vergisini ödediği her türlü nesnenin ticaretini yapabilecektir.

Bu tür ayrıcalıkları edinen Rusya, Anlaşmanın 1.maddesi gereğince:

Her türlü düşmanlığa sonsuza kadar son verilecek, iki tarafın askeri çarpışmalarından doğan zararları bundan böyle unutulacaktır.

Bu antlaşmaya boyun eğen Osmanlı devleti’nin “din” konusundaki tutumunda Rusya’ya karşı nasıl bir değişim gerçekleşti? Prof.Davut Dursun, asıl bunu incelemeliydi. İslam dışı uyruklara sekular nitelikte olan Osmanlı, Rus uyruklarına nasıl davranmayı üstendi? Ve Osmanlı’nın yazgısında , Küçük Kaynarca Anlaşması ne tür değişime neden oldu? Bir öğretim üyesi, konuyu bu boyutta ele almadıkça, öylesi bir antlaşmadan niçin söz eder, bilmemiz olanaksız. Anlaşmanın işte 7 ve 8.maddeleri:

Madde 7.Osmanlı devleti, Hıristiyan dininin hakkına saygı gösterilecek, kiliselerini koruyacaktır. Rus elçisi her ihtiyaç duyduğunda kiliselerin korunması, yardımcılarının korunması konusunda danışmada bulunabilecektir...

Madde 8.Rus rahipler ve başka halklardan olanlar Kudüs ve ziyarete değer makamları ziyaret edebilecek, onlardan hiçbir biçimde haraç ve cizye alınmayacaktır. Başka ülkelere verilen fermanlar, bunlar içinde geçerli olacaktır.

Batılı yazarlar bu antlaşmayı, Osmanlının tarihten silinmesinin başlangıcı olarak yorumlamaktadırlar. O antlaşma ki, Batı dünyasında Osmanlı’nın “hasta adam” olarak nitelenmesine neden olmuş ve devlet, saygınlığını büyük ölçüde yitirmiş , yabancı büyükelçiler, devlet kat-larında sözü geçen siyasal güce kavuşmuş oldular.

Prof.Davut Dursun’un, Tanzimat Fermanını (1939) ve de Islahat Fermanını (1856) “reform çabaları” olarak nitelemesi de yanlış. Aslında, o fermanla, azınlıklara yeni haklar tanınırken, İngiltere tacirlerine vergilerin % 12’den %3’e indirimini sağlayan hükmüyle Osmanlı’nın emeklemeye başlayan sanayileşmesi yıkıma uğramıştı. O Tanzimat Fermanını, İngiliz-Türk Ticaret Antlaşmasından bağımsız düşünmek yanlıştır. Balta Limanı Antlaşmasıyla birlikte Tanzimat Fermanı bir bütünün Osmanlıyı yıkıma uğratan iki parçasıdır. Bunun bir başka örneğini de Türkiye, 1945’de Marshall planıyla demokrasiye geçerken yaşadı. Bugün İsmet İnönü’nün tarihsel yanılgısı olarak yorumlanmaktadır. Gelişmekte olan Osmanlı Sanayini yıkıma uğratan, merhametli (!) İngiltere, 15 yıl sonra elini uzatacak ve Osmanlıyı kurtarmak için ona Islahat önermesinde bulunacak, 1856 Islahat Fermanı gündeme girecektir. 1839 ve 1856 Osmanlı devletini uçları çelikten kıskaç içine alan iki önemli tarihsel dar boğazdır ve yüzeysel bakanlar için söz gelimi “reform çabaları” olarak yorumlanmaktadır.

Osmanlı bu koşullara boyun eğerken, Mısır’da kendisinin Vali olarak atadığı Mehmet Ali Paşa, İngiltere’ye karşı çıkmış ve karşısında Osmanlıyı bulduğu için, ayaklanmayı gerekli görmüştü. Bir süre sonra Osmanlı “İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni kuracak ve onu kurtuluşun bekçisi sanacaktır.

6.Dinler, Demokrasiye Açık Olabilir mi?

Prof. Davut Dursun’un 8 Mayıs 1998 günü yayımlanan ve şimdilerde İnternet sitelerinde dolaşıma giren yazısında, kimi yerde açık, kimi yerde üstü kapalı biçimde “din devleti” ile “demokrasi” arasında ilişki ya da köprü kurmaya çalışmaktadır. Böylesi bir köprüyü oluşturabilmek için de kurnazca bir yöntem ileri sürmekte:” Din ile din anlayışı veya dini düşünceyi bir birinden ayırmaktan” söz ediyor. Bir sonraki tümce bununla çelişse de hemen ardından “vahiyle oluşturulan nasslar, kuşkusuz değişmez temel değerler ve hükümlerdir” diyor. İlk önermesine dayanarak ta “Bunlardan bizim anladıklarımız, çıkarsadıklarımız değişebilir, ama nass hiçbir zaman değişmez ve her zaman aynı kalır” diyor.

Nass değişmeyecek ve fakat Prof.Dursun’un anladığı ve çıkardığı sonuçlar değişecek, nasıl olacak bu? Ona göre olanaklı, çünkü:”Din ile dini anlayış bir birinden farklı olabilir”(miş!). Dini anlayışı, dinde farklı biçime sokarken “nass” değişmeden nasıl kalabiliyor? İslam dünyası bunun çaresini buldu ve ona,”hile-i şeriye” dediler. Prof.Davut Dursun da “hile-i şeriye” yöntemini uygulamaya çalışıyor olmalı..

O bunları yazarken, bir başka sayfada, nasıl olacağını bugün hiç kimsenin bilmediği ve yarın da bilemeyeceği bir önlem ileri sürüyor:

İslam düşüncesini yeniden inşa etmek, demokratik ilkelerin ve kurumların İslami temellerinin oluşturulması bir zarurettir,diyor.

Kendisine sormak gerekmez mi, bunu yazdığınız sayfanın bir sonrakinde:

Dinin temel kaynakları olan Kur’an ve Peygamber’in sünnetinin ortaya koyduğu tecrübe, bir siyasal rejimi değerlendirme, eleştirme veya kabul etme konusunda sağlam ölçüler sunmaktadır. Değişmez Kitap ve Sünnet, siyasal iktidarı kullananları değerlendirme aracı olarak işlev görebilmektedir,diyebilmekte.

Kitap ve Sünnet sağlam ve değişmez ölçüler sunarken ve siyasetin bu ölçülere uyması koşul olurken, Prof.Dursun un önerdiği “Dinsel düşünce” bu değişmezliği nasıl ve ne ölçüde değiştirecek? Prof.Dursun’un bu soruya nasıl yanıt vereceğini bilemiyoruz, çünkü makalesinde yanıt yok. Fakat İslam tarihinde Mutezile akımı buna yanıt vermiş, o dönemin İslam dünyasında yaratılan bilimsel düşüncenin ışıkları, batı karanlığını aydınlatmaya başlamıştı.

7.Mutezile ‘ye Göre Kur’an Tanrı Kelamı Değildir.

Mutezile, İslam’ın ilk düşünsel mezheplerinden biridir ve Abbasi döneminin ilk 30 yılında devletin resmi dini olarak kabul edilmiştir. İlkeleri belirgin biçimde ortaya konmamış olmakla birlikte, beş ilkeden söz edilebilir. Bunlardan birincisi, “tevhit” dir. Yani, Tanrı’nın “Bir” olduğu, “Birliği” İkincisi “adl”. Yani, Tanrı’nın adil olduğu. Üçüncüsü “el va’id,ve’l vaid”, yani, Tanrı’nın vaad ettiği sevap ve korkuttuğu ceza uygulanır. Fakat, adil olduğu için cehennemde sonsuza kadar yanmak söz konusu değildir, pişmanlığı kabul eder. Dördüncü ilke, iyilik etmek, kötülükten sakınmak, beşincisi de günah işleyenin “münkir” olduğuna kimsenin karar verememesi. Bu öğretinin İslam’a getirdiği en önemli yenilik, “irade özgürlüğü” idi. Aklın, Vahy’e değişiklik getirebileceğini savunuyorlardı. Kişiyi iradesiz kabul edip, sonra onu günahından ötürü sorumlu tutmanın Tanrı’nın adaletine ters düşmek olduğunu kabul ediyorlardı. İnsan aklını kullanarak iyi ile kötü arasında tercih yapabilirdi. (Bakınız:Ali Nejat Ölçen, İslam’da Karanlığın Başlangıcı, 2.baskı, Ekin Yayınlar, Temmuz 1994).

.Montgomery Watt, “ Eğer Mutezile devam etseydi, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki fark bu denli fazla olmazdı”, diye yazmaktadır.

Mutezileye göre, “Kur’an Tanrı sözü olamaz, çünkü:

Kur’an’dan önce susan Tanrı, Kur’an ile birlikte konuşmaya mı başladı? Tanrı, zaman içinde konuşma niteliğini kullanmışsa, bu niteliği kullanır kullanmaz, kendisinde değişim olmuş demektir. Oysa, Tanrı’ya değişme isnat olunamaz,diye düşünmekteydiler. Bugün, böylesi bir düşünceyi ileri sürenin yazgısı, katlinin vacip olması hükmüyle sonuçlanır, eğer o ülkede “laiklik” söz konusu değil ve devlet sekularizm dışıysa.

Bundan bin yıl öncesinin hoşgörüsüne bugünün İslam dünyasının gereksinimi var. Bu gereksinimi, Prof.Davut Dursun’un kabul edip edemeyeceğini bilemiyoruz. Yazıları, böylesi hoşgörüye kapalı olduğunu gösteriyor. İslamın siyasallaşmasına karşı çıkan bir tümcesine rastlamadık,. Tersine demokrasi ile siyasallaşan İslam arasında, bağ kurmaya çalışmakta.

8.İslam’a Karşı İslam.

Prof.Davut Dursun’un farkına varmadığı bir gerçeği, ilk kez Mısır’da Muhammed Said al-Ashmavy’nin “ İslam’a Karşı İslamcılık” adlı kitabında açıkladığını görüyoruz (Bakınız:Milliyet yayınları, çeviri:Sibel Özbudun, 1993,s.11.Aslı Kahire’de 1987’de yayımlandı)::

Allah, İslam’ın bir din olmasını istemişti, insanlar onu siyaset yapmaya kalkıştılar.

Ashmavy, siyasallaşan İslam’ın Türkiye’deki güvenilmez prototiplerini görseydi, İslam dinine belki de acırdı. Doğuş yıllarındaki hoşgörüyü özümseyen bu din, amacından saptırılarak, iktidar aracı olarak kullanılmaya başlandığı içindir ki, mezhepler arası kanlı savaşların önü alınamaz oldu. Türkiye de Hizbullah adıyla türeyen grubun, dinsiz saydıkları kişileri, işkence ederek öldürürken, bir de gavur dediklerinin keşfettiği optik araçlarla filme almalarının “Tanrı yolunda olmakla” ilgisi olabilir mi?

Hürriyet gazetesinde köşe yazarı olan Ahmet Hakan, o tarihte belediye başkanı olan kişinin (ki daha önce milletvekiliydi ) Madımak otelinin önüne yığılan gözü kanlı caniler kitlesini “Gazanız mübarek olsun demekle teskin etmeye çalışmıştı” diye o cinayetin 16.yıl dönümünde makale yazabilmektedir. Diyanet İşleri Başkanı da, 3 Temmuz 1993’den ancak bir hafta sonra “ Haksız yere adam öldürmenin günah” olduğunu söyleyebilmişti. Oysa, “haklı olanın bile adam öldürmeye hakkı olamayacağının idraki içinde değildi. Şimdi de “laik olan ile olmayan arasında olası kavganın tohumları atılıyor, bu, ülkeye ihanet etmek değil de nedir?

Konuyu burada sona erdirirken, Prof.Davut Dursun’un 8 Mayıs 1998 günlü yazısındaki bit tümcesine değinmeye gereksinim duymaktayız. Diyor ki:

İslami nass ve tecrübelerle örtüşmeyen bir yeniliğin ve çabaların Müslümanlar arasında itibar görmesi, yerleşip kurumlaşması zordur.

Bu “zor” u ilk kez Mustafa Kemal Atatürk, sekular devletin Cumhuriyetine kazandırdığı laiklik ilkesiyle çözüme kavuşturdu. İslam dünyası, bu zorluğun üstesinden gelemez ise, Batı karşısında, gittikçe daha da gerilere düşecek, günün birinde şimdiki sanal varlığın kaynağı petrol tükendiğinde de yok oluş sorunlarını yaşamaya başlayacaktır. Emperyalizm pusuda bekliyor.

Yer yüzünde dinler var oldukça, İslam’da var olmalıdır. İslam’ın var olması ve gelişmesinin reçetesi Kemalizmdir, Mustafa Kemal’in devrimleridir, onun kim-sesizlerin kimsesi olan Cumhuriyetidir, o Cumhuriyetin tam bağımsızlığı içine alan laiklik ilkesidir. Bugünün İslam dünyası Mustafa Kemal’e yakınlaşmalı, O’nun devrimlerini özümseyebilmeli ve Prof. Davut Dursun-ların düşün tarzı, tarihe karışabilmelidir.

RTÜK gibi çok önemli bir kurumun başkanı seçilen Prof.Davut Dursun’un, kendi dinsel ideolojisini bu önemli kuruma bulaştırmaması en içtenlikli dileğimizdir.

3.8.2009, Dr.Ölçen

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail