Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 1 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


A.SAĞ KESİMDE MODEL ARAYIŞLARI

Baker Planı.

24 Ocak kararlan, mimarlarında da düş kırıklığı yaratmış olmalı ki, 1985'in sonuna doğru, DYP, alternatif model olarak "Baker Planı"nı ileri sürdü. 24 Aralık 1985 günü S. Demirel, Baker Planını şöyle açıklıyordu:

"Üretim, ödemeler dengesi, denk bütçe ve enflasyonun kontrolü, Baker planıdır. Yani, ihracat, devalüasyon ve sıkı parayı esas almak yanlıştır. Onun yerine kalkınmayı tahrik edelim üretime gidelim ve enflasyonu kontrol edelim.Halbuki, Türkiye bugün hala ihracat, devalüasyon ve sıkı para ile meşguldür".

DYP'nin o zamanki genel başkanı Hüsamettin Cindoruk," aşırı sakıncalı olduğu için Dünya, IMF modelini terk ediyor, bizim alternatif modelimiz Baker planıdır" demekteydi. ABD'nin Hazine Bakanı James Baker'in borçlu ülkelerin dış borçlarını ödemelerini sağlamak amacıyla getirdiği önlemler paketinin o yıllarda Türkiye'ye alternatif model olarak benimsetilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Aradan geçen 5 yıl içinde neler değişmişti de, sayın Demirel bir daha Baker planından sözetmez oldu? Bugün Başbakan olan sayın Tansu Çiller'in Eylül 1991'in ilk haftası sona ererken TUSİAD'a açıkladığı, UDİDEM, (Ulusal Dinamik Denge Modeli) o yılların Başbakanı Demirel'i hayli etkilemiş olmalıki yanında oturan Genel Başkan Yardımcısı Çiller'i başıyla onaylıyor ve Türkiye'nin 500 gün sonra düzlüğe ulaşacağını müjdeliyordu. Neydi bu UDÎDEM ve şimdi niye ki bundan hiç kimse söz etmiyor?

UDİDEM modeli .

Sayın Çiller'in ekonomiden sorumlu devlet bakanı olduğu zaman kendi Ulusal Dinamik Denge Modelini yine kendisinin bir yana ittiğine tanık olduk. O modeli sadece siyasal amaç için ileri sürdüğünü, ekonomik geçerliliği olmadığını bilmiyordu da sonradan mı geçersiz olduğunun farkına vardı, bilemiyoruz. Ama bir şeyi iyi biliyoruz ki, UDİDEM, iktisat biliminin temel ilkelerine de ters düşüyordu. İktisat okutan bir kişinin böylesi bir modeli nasıl ileri sürdüğünü anlayabilmiş değiliz. Bu tümcemizi ağır bir eleştiri olarak niteleyenler olabilir. Ama şimdi söyleyeceklerimiz eleştirimizin hiç de ağır olmadığını ortaya koyacaktır. UDİDEM şunu ileri sürüyordu:

"Kredi faizleri, döviz kurları, girdi maliyetleri, ücretler, sübvansiyonlar gibi konularda, OECD ve AT ortalamalarım yakalamalıyız."

Olabilir, ama nasıl? Model onu da açıklıyor. Şöyle:

"Her yıl yüzde 6 ile 8 arasında istikrarlı büyüme sağlayarak... Emeğin GSMH'dan aldığı yüzde 20'nin altındaki payını OECD deki yüzde 54'lük düzeye çıkararak... Kredi faizlerinin yüzde 35'lerden yüzde 4.5-5 lık reel seviyeye çekilerek, kamu bankalarının tümünü özelleştirerek vb."

Eğer yüzde 35 cari faiz haddi ise onun reel düzeyi zaten yüzde 4 dolayındadır. Çünkü bir cari değerin reel düzeyi onun, fiyat endeksi (planlama dilinde deflatör) ile bölünmesi sonucu elde edilir. UDİDEM bu kuralı bilmiyor olmalı. Acaba tüm bankaları özelleştirirken, kimler faizlerleri denetim altına nasıl alacak, ortadan kalkan devlet otoritesiyle mi? Emeğin GSMH içindeki payını yüzde 20'lerden OECD ülkeleri düzeyi olan yüzde 54'e yükseltirken, yüz 6 ile 8 gibi çok yüksek büyüme hızını nasıl gerçekleştirecek? Bu iki sav birbirine zıt olduğuna göre, hangisinden vazgeçilecek? Ekonominin istikrar içinde hızla büyümesinden mi, emeğin GSMH içindeki payının artmasından mı? Bırakalım yüzde 6 ile 8 arasında büyüme sağlayacak kadar iç ve dış tasarrufun yeterli olup olmadığı sorunsalını, acaba her ekonomik çabanın özel sektöre aktarıldığı bir ekonomide sermaye-emek çatışması buna olanak verecek mi?

UDİDEM, bu soruların hiç birisine kendi iç çelişkisinden ötürü yanıt getirmiyordu. Baker planını savunarak, ihracattan ve devalüasyondan yakınan Sayın Demirel, UDİDEM'le bu kez ihracatı savunur olmuştu. Çünkü model'de şöyle bir ilkeye yer veriliyordu:

"Dış ve iç borçlar, nüfus ve ihracat artışı karşısında, üretim artışı zorunluktur".

Bu tümcedeki gramer yanlışlığından daha önemlisi, mantık yanlışlığı. Ekonominin kendi iç potansiyelini aşarak ve zorlayarak üretim artışı yaratılmak isteniyorsa, iç ve dış borca başvurmak zorunluğu doğar. Yani, borcun artışı üretim artışını zorunlu kılmaz, tersine, potansiyel üstü üretim artışım amaçlamak borçlanmayı zorunlu kılar. Türkiyenin 1970 lerden sonra içine düşürüldüğü çıkmaz burada. Şimdi sayın Çiller Başbakandır, nasıl bir model uygulamakta olduğunu merak ediyoruz. Galiba giysilerinin modelini ekonomik modellere tercih ediyor.

A.SOL KESİMDE MODEL ARAYIŞI

Sağ kesimde durum böyle de sol kesimde farklı mı? Hayır. Sol kesimdeki siyaset adamları da kendilerini dışsal model aramanın sevdasına kaptırdılar. 1985 den sonra siyasal parti kuruluşuna geçildiği zaman, DSP'nin
program çalışmalarında, "İşçi Yatırım Fonları" ile "Üretim Yatırım Fonları" türünde iki kavrama yer verildiğini görürüz. İşçi Yatırım Fonu'na karlı özel sektörden pay aktarılacak ve bu pay da hisse senedi ya da nakit biçiminde olacak. Özel sektörde pek çok girişimin zarar etmesinin kar etmesinden daha karlı olacağı bir model yaratılmak mı isteniyordu bilemiyoruz ama bir daha da bu İşçi Yatırım Fonundan söz edildiğine tanık olmadık. Ne denli yanlış ve uygulanamaz bir öneri olduğu anlaşılmıştı herhalde.

Model arayışları 1980 asker müdahalesinin ortaya çıkardığı siyasal vakumda kendisini daha çok gösterdi. Yeniden kurulan CHP de bu alışkanlığın dışında kalamazdı elbet. O da kuruluşunun hemen ertesi haftasında, Arjantin Büyükelçiliğini ziyaret ederek daha sonra da o ülkeye Partinin bir temsilcisini göndererek, Arjantinde enflasyonun ne tür başarılı bir modelle, yüzde 4000 1er-den yüzde 80'e düşürüldüğünün gizini öğrenmek istedi. Oysa "üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomik ve sosyal durumu beş ciltlik Handbuch (el kitabı) halinde 1992 yılında yayımlanmıştı. O yayına başvurmak yeter de artardı bile.

Bu Handbuch'un 2 nci cildindeki 144 ve 180 nci sayfalar arasında, Arjantin'in ekomonik ve sosyal yapısına ilişkin ayrıntılı bilgiler var: 20 yıldan beri kişi başına Yurt İçi Hasıla artışının yılda yüzde 1.9'un üzerinde çıkmadığını ve tasarruf eğiliminin yüzde 18 ile Türkiye'nin 1965 lerdeki düzeyinde olduğunu görüyoruz. Fiyat artışı o ülkede 1989'da yüzde 4923 ve 1990 da yüzde 1344 iken yüzde 80'e düşürülmesinde uygulanan model değil, tüm banka hesaplarına iktidann el koyması ve savunma harcamalarının yüzde 19 dan yüzde 6.9'a indirilmesinin rolü olmuştur. Türkiye'ye ,benzerlik sadece biriken dış borç yükünün aynı düzeyde oluşudur. Her iki ülkede yeni doğan bir bebek anasının göğsünden ilk südünü, dış ülkelere 1500 dolar borçlu olarak, emmektedir.

CHP'nin bugünkü yönetiminde yer almamış olan bazı üyelerin de model arayışı içinde olduklarını görüyoruz. Bir araya gelen bu seçkinler heyetine "Pera-palas Grubu" adının verildiği işitilmekte. Bunun nedeni, İstanbul'da Perapalasta toplanıp ülke sorunlarını aralarında tartışıyor olmaları. Bir araya gelip tartışmak, elbette saygı duyulacak bir olay. Keşke ileri sürdükleri düşünceler sosyal demokrasiyi geliştirici yönde olsaydı. Ne çare ki öyle değil o düşüncelerin kimileri yeni ve doğru, ama yazık ki doğru olanlar yeni değil ve yeni olanlar da doğru değil. Yayımladıkları bir broşürü okurken bu sonuca vardık, ister istemez.

Perapalas modeli

"Türkiye için Değişim ve Yenileşme Önerileri" adını taşıyor Perapalas grubunun çalışması. Merakla "Ekonomide Yeniden Yapılanma" bölümünü okuyor ve ilk tümcede irkiliyoruz:

"Devlet, vatandaşın yaşamını kolaylaştıran ve vatandaşların en genel ihtiyaçların karşılayan teknik bir örgüttür".

Nasıl olur? Devlet bir örgüt değilki, onu örgüt olmaya zorlamaya toplumun gücü yetse bile, öylesi örgüt olan bir devlet yine de teknik olamaz, siyasal varoluş nedeninin ortadan kalkmasında da toplum rıza göstermez. Devlet, teknik bir örgüt olsa, kuvvetler ayırımı ilkesi ortadan kalkar, faşizme doğru yol alınmış olur. Eğer devletin siyasal işlevini üstlenen bir başka kurum mayeyi çoğaltırken, emeğin sömürüsüne yol açan bu olayda, teknik devlet nasıl çare bulacak?' Kapitalist gelişmenin sonucunda ortaya çıkan holding, karter ve de tröstler karşısında, rekabeti nasıl, hangi araçlarla sağlayacak, vergi alırken, Bütçenin gelir hanesinde acaba daha çok dolaylı vergiler mi ya da tersine dolaysız vergiler mi yer alsın kararını hangi sosyal sınıftan yana ortaya koyacak? Vergi adaletini, gelir dağılımındaki dengeyi, sektörler arası yatırım tercihini, kaynak kullanımına ilişkin politikaları teknik devlet nasıl ortaya koyabilecek?

Devletin ekonomideki yeri sadece ortam hazırlamakla sınırlandığı zaman, bu ortamın kimden yana nasıl işleyeceğine ilişkin ne tür kurumlar oluşturulması gerekeceği belirgin biçimde ortaya konulmalıdır. Otonom yatırımlar kategorisine giren alt yapı harcamaları ile sosyal amaçlı gidelerin sahipsiz kalmaması için, devlet eninde sonunda o alanlarda yatırım yapmak zorunda kalacaktır. Özel sektör kendisine kar getirmeyecek o alanlara girmeyeceği için, o boşluğu ekonomi dışı bırakılan bir devlet nasıl doldurabilir. Gelişen teknoloji otonom yatırımlarla uyarılmış (induced) yani tüketim artışının yarattığı yatırımlar arasındaki farkı giderek ortadan kaldırırken sadece ortam hazırlayıcı devlet, gerice yörelere gelişmeyi nasıl hangi araçlarla taşıyabilir?

Kapitalist düzenin en sakıncalı yanı onun konjonktüre! ekonomik bunalımlarıdır ve o bunalımlara sadece gelişmiş ekonomiler, dayanışma ve de kendi iç potansiyelleri ile direnebilirler. Türkiye gibi dış borç yükü altında ezilen, bütçe açığını hala yüzde 10 ların altına indiremeyen, aşırı nüfus çoğalması ve iç göçler nedeni ile alt yapı yatırımlarına yeterince kaynak ayıramayan bir ülkede devlet, ekonomi dışında kaldığı zaman, olası ekonomik bunalımların çaresi ne olacaktır? 1975 lerin petrol şokundan hala kendisini kurtaramamış ve sanayileşmenin gerektirdiği bol ve ucuz enerjiye kavuşamamış Türkiye, ekonomi dışı bir devleti sırtında nasıl taşıyabilir? Bugün kurnaz ve vergi' ödemeyen pa-halıcı kapitalizm, daha da azgınlaşmaz mı? Siyasete bugünkünden daha fazla ağırlığını koymaz mı?

Devletsiz toplum tasarımı dışında, onu otonom yatırımlardan ve tüketim artışının ürünü olan uyarılmış yatırımların bir bölümünden soyutlamak, Türkiye gibi bir ülkede gerice yöreleri daha geri, yoksul katmanları daha da yoksul hale getirecektir. Bugün özelleştirme akımının ne denli başarısızlıkla sonuçlanacağını görmek ve o akımın neden olacağı felaketi şimdiden sezinlemek için fazla akıllı olmak gerekmiyor.

"Ekonomide Yeniden Yapılanma" adlı tebliğdeki bir yargıya değindikten sonra bu konuyu şimdilik burada, sizleri daha fazla sıkmamak için, bırakmak istiyoruz. Dünya, giderek tek pazar ve tek ekonomi haline gelmektedir" deniyor. Dünyanın tek pazar ve tek ekonomiye doğru yol aldığı hem gerçek değil ve hem de gerçekleşmesi olanaksız. Belki Avrupa günün birinde bunu sağlayabilir. Ama o Avrupada, Sovyetler Birliği dağılıp süper güç olmaktan çıktıktan sonra, ABD karşısında kendi siyasal ve ekonomik kimliğini koruyabilmenin savaşımını verdiği ve bunun öncülüğünü de Almanya mın üstlendiğini görüyoruz. Bunun Dünyanın tek pazara ve tek ekonomiye doğru yol aldığı biçiminde yorumlanması yanlış olur. Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SDP) nin yayın organı, Die Neue Geselschaft (Yeni Toplum) dergisinin Temmuz 1993 baskısı bu konuya büyük ölçüde yer verdi. Karsten D. Voigt'in makalesi konuya açıklık getirmesi bakımından önemli. O makaleyi Türkçeye dönüştürerek yayımladığımız zaman sorun daha da iyi anlaşılacak. İlk satırlarında, Karsten Voigt, "1993 yılında Avrupa'nın dış politikası ve güvenliği üç soru çevresinde yoğunlaşmıştır" diyor. "Avrupa topluluğu ne durumdadır. Doğu ve Güneydoğu Akdeniz ülkelerini nasıl stabilize edebiliriz, tüm Avrupanın güvenliği ve barışı yönünde hangi adım atılabilir?". Bu soruları gözden geçirirken gelip Maasricht Anlaşmasına takılıyor ve bu engeli aşmanın güçlüklerini sayıyor. Ve kendi kendisine soruyor: " süper güç olmak mı zorundadır? Yoksa, bir küçük Roma İmparatorluğu Avrupa’sı ya da büyük Avrupa Evi yapılandırmayı Acaba Avrupa Birleşik Devleti'ni mi, yoksa Avrupa Devletler Birliği’ni mi kurmak istiyoruz. ABD gibi, bu Birlik, bir mı istiyoruz? Bir Avrupa kalesini mi ya da, doğusu, batısı, güneyi ile bütün komşularını içine alan ve ayrışmayan çeşitli coğrafya Avrupa’sını mı istiyoruz?" Bunları soruyor, yanıt bulmaya çalışıyor, Karsten Voigt.

Görülüyor ki tek pazara ve tek ekonomiye doğru yol almak uzaktan göründüğü gibi ne kolaydır ve ne de kısa vadede gerçekleşmesi olanağı vardır. Avrupa uzaktan göründüğü gibi ne şovenizmi aşabilmiş ve ne de din tutkusundan kendisini arındırmıştır. Hala üstünlük duygusunun etkisi altında karar vermekte. Bir başka deyişle Avrupa nın hedefi Avrupa Devletler Birliğini ya da Birleşik Avrupa Devletini kurmaktır. Avrupa dışındaki dünya, kendisi için tehlike oluşturmadıkça o dünyaya sadece pazar olarak bakmayı sürdürecektir.

UZLAŞMA UYUTMACASI

1980 asker müdahalesinin gerekçelerinden birini siyasal partiler arası uzlaşmazlığa bağlamaya, Türk toplumu inandırılmış gibidir. Oysa hiç bir uzlaşmazlığın asker müdahalesine gerekçe oluşturamayacağına ilişkin demokrasi bilincine tüm toplumumuzun gereksinimi var. Bunun yanısıra, toplumun tüm katmanlarıyla, siyasal düşün ayrılıklarının bir çatışmaya yol açmayacak, hiç bir farklı düşüncenin zor kullanılarak kabul ettirilmesine girişilmeyecek demokrasi bilincinin de toplumda yerini bulması gerekir. O zaman uzlaşma denilen ve kimin kiminle niçin uzlaşacağı belli olmayan bir aldatmacanın peşine düşülmez. Kendi düşünce ve inancının geçerliliğine güven ve saygısı olmayanlar ancak o inanç ve düşüncenin bir bölümünden ödün vererek uzlaşmaya yanaşır ya da o ödünü bir taktik olarak geçici süre için vermeye razı olur. tiki ne denli yanlışsa ikincisi de o denli içtenliksizliktir.

Her düşüncenin uzlaşma koşulu olmaksızın kendi taraftarlarını o düşüncenin çevresinde toplayabilmesi ve bunu zor kullanmadan yapabilmesi demokrasinin hem gereği ve hem de erdemi. Laikliğin, ülke yararına olduğuna inanan kadrolar o ilkeden nasıl ödün verebilir. Laikliği yadısyanlar ödün veriyor mu? Uzlaşma, neden sadece aydın ve demokrat kadroların ödevi olarak onlara kabul ettirilmek isteniyor? Sivas ilimizdeki vahşet, karşımızda duruyor. Suçluları savunan sağ eğilimli avukatlar yargı önünde olay çıkarmaktan utanç duyabildiler mi?

Bir düşünce tüm çelişkilerinden arınarak doğru ve gerçek bir düzeye ulaşmışsa, Sun Yet sen'in dediği gibi, inanç haline dönüşecektir. Düşüncenin çelişkilerinden arınmadan inanca dönüşmesi onu dogma haline sokar. Öyleyse, sadece dogmaların katılığından sözetmiyoruz. Çünkü biliyoruz ki inancın da kendi iç çelişkileri olacak ve o çelişkilerden arınması gerekecektir. Tartışmaya açık olacaktır çağdaş düşünceler. Doğmalardan farkı da radadır. Yeni Yaklaşımlar adı altında yukarıda sözünü ettiğimiz yayının ilk tebliği, "Sivil Demokratikleşme Programı" adını taşıyor. Toplumsal Uzlaşım'dan söz edil mekte. Şöyle:

"Sivil demokratikleşme amacına ulaşmak için toplumsal uzlaşma sağlanması zorunludur. Uzlaşandan anlaşılması gereken anlaşma türü, hem zor kullanım yoluyla gerçekleştirilen anlaşmalardan hem de birbirine çok benzeyen tarafları uyuşması sonucu varılan anlaşmadan farklıdır.

Bir uzlaşma arayışı söz konusu olacaksa, taraflar bir birini niceliksel olarak değilse de niteliksel bakımdan, bir diğer deyişle taşıdıkları değer bakımından başa baş kabul etmelidir. Örneğin, bir beyaz ile bir siyah, ya da bir sağcı ile bir solcu.."

Bu tümcelerdeki gramer yanlışlıkları bir yana, siyahla beyazın uzlaşım yoluyla gri olmasının yöntemini anlamak olanak dışıdır. Beyazın beyaz, siyahın siyah olarak kalması her iki rengin de erdemidir. Sol sol olarak, sağ da sağ olarak kalsın. Bu iki değer kategorilerinin başa baş kabul edilmesi neden söz konusu olsun. Yerine ve işlevine göre elbette farklı değerde olacaktır, olmalıdır ve bu toplumsal zenginliğin temel koşuludur. Birbirine zıt iki değer kategorisinin çatışmaya dönüşmesini önlemenin çaresi hiç bir zaman uzlaşma olamaz. Eğer Tarih gerçekleri yazıyorsa, olmamıştır da. Olması da yanlıştır, zaman kaybıdır. Diyalektik süreçler er ya da geç bir çatışmayı su yüzüne çıkarır. Burada önemli olan soruna uzlaşma yanılgısıyla yapay çözüm aramak değil, kitleleri, bunlardan birini tercihte serbest bırakmaktır. O sözünü ettiğimiz serbestlik demokratik kurumların
oluşmasından geçer ve demokrasinin özünü oluşturur.

Her değer kendisine karşıt başka bir değeri yaratır. Başlangıçta ortaya çıkan bu zıt ve farklı değerden elbette biri, ötekisinden farkı düzeyde olacaktır. Kendi gelişim sürecine eşdeğer düzeye ulaşmadan onları başa baş kabul etmek olanaklı mıdır? Hayır. Demokratik işleyişin özü, değer kategori erinin dış müdahaleler olmaksızın kendi gelişim doğrultusunu izleyebilmesidir. Bugün Türkiye'de çekilen sıkıntıların tümü o gelişim süreçlerinin devletin resmi ideolojisinden güç alan müdahaleleriyle tıkanıklığa uğramasından kaynaklanıyor. Kısacası uzlaşmazlıkların kaynağı devletin kendisi.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail