Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 1 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


DOĞU AVRUPA'DA DEVRİM: DEMOKRATİK SOSYALİST EYLEMLER İÇİN DERSLER

Yazar:Andre Gunder Frank.
Çeviri ve yorum: Ali Nejat Ölçen
Kaynak: The Political Economy of Development and Underdevelopment. Charles K. Wilber - Kenneth P. Ja-mesoh. Mc Gravv-Hill.

Batı Dünyası, Sovyetler Birliğinin dağılmasını yalnız kendi çıkarları ve oluşacak yeni dengeleri tanımak yönünden değil fakat aynı zamanda, olayın gerisindeki toplumsal, siyasal ve ekonomik nedenleri de bilimsel gözle irdelemektedir. Charles K. Wilber ve Kenneth P. Jameson 'un editörlüğünü yaptığı "Gelişmiş ve Gelişmemişlerin Politik Ekonomileri" adlı yayımında, A. Gunder Frank'ın ilginç bir makalesi var. Bu makaleyi, yorumlayarak okuyucularımıza sunmayı yararlı bulduk. Özellikle Sovyetler Birliği dağılıp, ABD tek süper güç olarak belirirken, Avrupa Birliğinin oluşması çabalarına karşın, kimi ülkelerde ortaya çıkan milliyetçi akımlar, etnik bölünmeler, ekonomik ve toplumsal bunalımların neden olduğu Özerklik arayışları, şiddete dönüşen eylemler, tarihsel süreç içinde bu makalede gözden geçirilmektedir. Bu incelemeden, Türkiye için pek çok olayın açıklanışına ilişik ip uçları ele geçirebiliriz. A. Gunder, bu makalesinde, Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde, siyasal ve ideolojik dönüşümlerin neden olduğu toplumsal olayların, birbiri üzerindeki etkilerini de inceliyor. Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da PKK'nın biçimlendirdiği şiddet eylemleri, demokrasi araçlarının ya da demokratik hak ve özgürlüklerin oralara taşınıp güvenceye alınması veya tersine şiddete şiddetle karşı çıkılması ile çözülebilecek tek boyutlu bir olay mı yoksa öteki ülkelerde ben-

zerlerine rastlanan özerklik taleplerinin yoğunlaşan bir uzantısı mı? Türkiye’nin bugünkü siyasal, ekonomik ve toplumsal yapısıyla bu sorun çözülebilecek mi?

Makaleyi dilimize çevirirken, bu yüzden açıklama yapmak ve kendi yorumumuzu yer yer makaleye katmak gereksinimi duyduk. Duygusal kalıpların dışında, bu günlerde tüm dünyayı saran ve sarsan dönüşümlerin bilimsel yorumunu Gunder Frank'ın makalesinde görebilmenin okuyucularımız için ilginç olacağını düşünüyoruz.

SOSYAL DEMAKRASİ İÇİN DERSLER

A. Gunder Frank

Doğu Avrupa’da, öncüleri dahil herkes için sürpriz olan olayların ortaya çıkışı ve ivme kazanması, sosyalizmin teorisini ve ideolojisini, demokrasi ve sosyal demokrasinin ve toplumsal olayların doğasını gözden geçirmeyi gerektiriyor. Bunun yanı sıra bu sosyoekonomik sürecin nedenleri ve sonuçları, bir bakıma, 1989 devriminin en olumlu biçimde kabul görmesinden daha da ilgi çekicidir. Bunun irdelenmesi, en azından bir düzüne alınması gerekli dersler ortaya çıkarır. Ayrıca, toplumsal dönüşümler yaratan katılımcı toplumsal eylemlerin rolü de yeni bir değerlendirmeyi gerektiriyor. Başlayıp devam eden bu olaylar, daha önceliklerden de önemlidir. Doğu Avrupa’da tüm sınıfları kapsayan toplumsal eylemler hakkında daha önce yazdıklarım, massif ve hızla büyüyen şimdiki olaylara ilişkin pek fazla bir bilgi vermiyordu.

Batıda daha çok orta sınıf (aydınlar) ve Güneyde emekçi yığınlardan kaynaklanırken, Doğuda bütün sınıfların katılımıyla toplumsal eylemlerin ortaya çıktığı görülüyor. Doğudaki eylemlerin lider kadrosu, aydınlar

arasından çıkmışken, emekçi kitleleri ve orta sınıfı da kapsamına aldı. Kadınlar da bu yeni toplumsal eyleme katıldılar. Eylemlerin toplumsal yapısı, geleneksel kurumların egemenliğine ve yasallığına başkaldıran, daha az hiyerarşik ve daha çok otorite karşıtı niteliğe sahiptir. Toplumsal eylemlerin niteliği ve türü ve onun katılımcıları, doğu Avrupa’da ve kısmen Sovyetler ki tüm beklentilerin ötesinde, şimdi daha başka analizler yapılmasını gerektiriyor.

1989'da Doğu Avrupa’daki toplumsal eylemler ve siyasal dönüşümlerin barışçıl karakteri ilgiyi çekiciydi. Romanya hariç bu eylemleri bastırmak için ordu gücü az ya da hiç kullanılmadı. Romanya'da da, Muhafız Alayının, kendiliğinden birdenbire ortaya çıkan halk ayaklanmasını bastırmaya yeltenmesi, ordu tarafından başarılı biçimde önlendi. Romanya'da yalnız ordunun rolü bakımından değil, halkın kendiliğinden, birdenbire ayaklanması yönünden de doğu Avrupa’nın başka yerlerindeki toplumsal eylemlerden farklılığı var. Buna karşın, Doğu Almanya'da ve Çekoslovakya'da Kilisenin, Macaristan'da barış ve çevre eylemlerinin, Polonya'da Katolik kilisesi ile Dayanışma örgütünün devinimleri, daha soluklu, derin ve örgütsel köklere sahip. Sovyetler Birliğinün Rusya bölümünde, toplumsal eylemler ve kluplerin çokluğu (ülkemizdeki bunun karşıtı demokratik kitle örgütleridir.) perestroyka ve glasnost'un desteklenmesinde önemli rol oynadı. Gerçekten komünist partisinin genel sekreteri Mikhail Gorbatchev, parti dışında ve içinde, toplumsal eylemlerin ivme kazanmasında ısrar etmiştir. Tüm bu barışçıl nitelikli toplumsal eylemleri ve onların toplumsal dönüşümler üzerindeki etkisini yeni bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekir.

Demokrasi talebi, demokrasinin anlamını derinleştirip genişletmeyle ilgilidir. Biz parlamenter ve ekonomik demokrasinin ötesinde, sivil demokrasiyi önermeliyiz. Bu demektir ki, parlamenter siyasal ve ekonomik demokrasinin daha da ötesinde, örneğin, yolsuzluklar ve bireylere yönelik ayrıcalıklar yadsınmalıdır.

(Türkiye de özellikle son yıllarda devletin desteğiyle sürdürülen yolsuzluklar ve belirli kişi ve gruplara tanınan ayrıcalıklar, ekonomik demokrasinin en çirkin örneklerini sergilemektedir. Üstelik halkın duyarsızlığı ve tepkisizliği de yaratıldığı için, devletin kurumları ya bu soyguna seyirci kalmakta ya da katılmaktadır. Gunder Frank, burada, katılımcı demokrasinin yolsuzluğu ve ayrıcalıkları yadsıyan erdemini dile getirmiş oluyor. Bir gün Türkiyeli temelinden sarsacak olan toplumsal eylemlerin çıkış noktasında, devlet eliyle sürdürülen yağmalamanın rol oynayacağını şimdiden tahmin etmek için fazla akıllı olmaya gerek de yok. Yağma ve soygun, ülkemizde ekonomik sektör haline dönüşmüş ve devletten teşvik görmeye başlamıştır. Devletle içiçeliğinin sınırlarını görebilmek için TBMM de araştırma konusu olan hayali ihracat tutanaklarını incelemk yeterli.ç.)

Yerel demokratik katılımcılık ve katılımcı demokrasi, başka kurumlan da içeren, az ya da çok örgütsel ve keza spontane ve hızlı değişim formlarını ifade eder. Demokrasi anlayışımızın, o nedenle de gelişmeye ve değişmeye gereksinimi var.

Parti politikalarının rolü en azından göreceli olarak, barışçıl toplumsal eylemler ve demokrasiye olan talepler nedeniyle azalmıştır. Pek çok eylemler ve onların üyeleri, parti politikalarını yadsıyor ve veya ona güvenmenin ne olduğunu yeniden tanımlıyor. Halkı ve onun taleplerini, başka biçimde harekete geçirmek ve örgütlemekle yetinmeyerek, eylemleri parti karşıtlığı olarak ta ortaya koyuyorlar. Belli ki komünist partisine karşı tavır aldı onlar, fakat, her hangi başka bir parti de kurmadılar. Pek çok toplumsal eylemler, özgürleşmenin ivedili hedeflerini gerçekleştirdikten sonra bile siyasal bir partiye dönüşmediler. Doğu Almanyada "Neues Forum" (Yeni Forum) un ulusal kongresinde, mevcudun %80'i gelecek seçimler için partiye dönüşüm düşüncesine karşı çıktı. Çekoslovakya’da "Civic Forum", programı ve master planı olmayan gevşek bir örgüttü. Macaristan’da, Alternatif Solun kurucusu da, amaçlarının teorik eğilimde olduğunu ve parti olmadığını açıklamıştı.

Bununla birlikte, kimi eylemlerin üye kadrosu, partilerde (keza komünist partisinde) kayıtlıydılar ve yeni bir parti oluşturmayı aralarında düşünenler de vardı. Eylemlerinin örgütsel bağımsızlığı, sırf eylem olarak, mi-litancaydı ve partinin polik talepleri ve gerekleri uğruna kolayca kendilerini feda etmeye hazırdılar. Niyetleri demokrasiye katkıda bulunmaktı, siyasal parti olmak değil.

Doğu Avrupa’daki toplumsal eylemlerin tümünde, milliyetçilik ve kavimcilik (etnik) unsurlar egemendi. Bu unsurlar, halkı toplumsal eylemlere yöneltti. Sovyetlerin Baltık Cumhuriyetlerinde, milliyetçilik toplumsal eylemlerde, etkili bir güçtü ve taleplerin ifade biçimiydi. Öteki etnik, ulusal ve dinsel farklılar ve talepler, halkı Sovyet iktidarına ve birbirlerine karşı eyleme yöneltmiştir. Trans-Kafkasya’da ve Asya bölgesinde de öyle. Tüm bu eylemlerin her biri, etnik ve milliyetçilik yönünden farklı ama sonuçları aynıdır. Eylemlerdeki etnik ve milliyetçi talepler, her grup tarafından, az ya da çok ayrıcalıklı sınıflar, jeopolitik ekonomik üstünlükler ya da mağduriyetler hatta son zamanlarda bu durumdaki değişiklikler tarafından fazlasıyla etkilenmiştir. Aşırı milliyetçi ve etnik temele dayanan eylemler, ulusal devlett kurma taleplerini de kapsamış ve bağımsız devlet kurmaya göz dikmiş olduğu için öteki eylemlerden farklıydılar.

Devlet sorunu, toplumsal eylemlerin siyasal partilerle ve devletle ilişkilere kısmen de olsa bir meydan okuma niteliği kattı. 1989 devrimi, daha çok kendisini yenilemeye niyetli olmayan hükümetin ve devlet gücünün ufalmasına yönelik barışçıl toplumsal eylemler tarafından gerçekleştirildi. Devletin siyasal boşluğunda, doğu Av-rupanın toplumsal eylemleri kendisini, devletin yeniden düzenlenmesi zorunluğu karşısında buldu. Lech Wale-sea, en büyük yanlışlığı, Polonya’da hükümet olmakla yapmış olduğunu açıklayarak, fakat "başka da çare yoktu" demiştir. Doğu Almanya’da Neues Forum, Çekoslovakyada Civic Forum, parti olmaya karış direnmiş fakat, devletin yeniden yapılanmasına katılmaktan da kendisini alıkoyamamıştır. Kimi toplumsal eylemlerin üyeleri de siyasal parti için militan olmaya mecbur kaldı. Örneğin, Çek muhalefet lideri Vaclav Havel, devlet başkanı oldu.

Gerçekten de özgürleşme (liberasyon) sonrası en ivedili konu, devlet hakkında ne yapılacağı sorunudur. Ülke içinde ve dışında Almanya’da, Romanya’da devletin küçülmesi -Tanrı korusun- Sovyetlerin nükleer dişini gösteren tehdidi karşısında, büyük yanılgı olur. Nükleer düğmeye basmanın süper devlette sorumlusu kim olacak? Doğu Berlin ve Bükreş’te, sokakta kamu düzenini kim koruyacak? Özgürleşen toplumsal eylemler, var olan kurumlara uymaya, onları yeniden düzenlemekten daha çok mecbur kaldılar. Büyük demokrasi için umut, var olan kurumları ortadan kaldırarak kendi kurumlarını oluşturan toplumsal eylemlerde yatıyor.

Eylemlerin partiye ya da devlete dönüşmesi olayı yeni değildir. Pek çok siyasal parti, toplumsal eylem olarak başlamış, devletten farkı olmayan yönetim biçimiyle sonuçlanmıştır. Altmış yıl iktidarını sürdüren Meksika Devrim Partisi (PRI-Mexico Partido Revölucionario İnstitucional) "Kurum" adını alarak, partiye dönüşümün sonucudur. Doğu Avrupada, Sovyetler Birliğinde ve başka yerlerde komünist partiler, (emekçi sınıflar adına küçük burjuvazinin öncülüğünde), toplumsal eylemler sonucu siyasal yaşama geçtiler.

(Türkiye'de de toplumsal eylemleri yönlendiren kitle örgütlerinin örneğin demeklerin, sonraları siyasal partiye dönüştüklerine tanık oluyoruz. Osmanlı döneminde, 1908'de parlamenter sistemi getiren toplumsal eylem, ittihat ve Terakki Cemiyeti tarafından yönlendirilmiş hatta iktidara dernek olarak geldikten sonra, siyasal partiye dönüşmüştür. Cumhuriyet Halk Partisi 'nin de Anadolu ve Rumeli Mudafai Hukuk cemiyeti olarak doğduğunu anımsamalıyız.ç.)

Doğu Almanya'da gerçekçiler ile aşinalar arasında yeşil hareket-parti ayrışımı olarak ortaya çıkan çatışma, toplumsal eylemlerin dışsal (belki de içsel) koşullarını yapılandırmıştır. Herhalde, ekonomik, siyasal ve başka gerekler, orada devlet iktidarının güdümünde, ekonomik olanaksızlık ve başka dengesizliklerden ötürü, toplumsal eylemleri ilkelerden ödün vermeye itmiş olabilir. Bunun gibi Polonya’da, Dayanışma, şimdi IMF'nin acı ilacını halkın boğazından aşağıya itmek zorundadır ve bu, kamu oyunda şok etkisi uyandıracaktır. Milliyetçi (bazen de etnik eylemler) çoğu kez, bağımsız devlet olmaya göz diker ya da etnik bütünlüğü olan komşu bir devlete katılmayı araştırır. Onların itici gücünü oluşturan ekonomik bunalımlar yüzünden, güçsüz olduklarını fark etmek oldukça güçtür.

(Bu satırlarıyla Günler Frank, bir bakıma Türkiye'deki

bağımsız Kürt devleti kurmayı amaçlayan PKK eylem-lerinin anlaşılmasına da ışık tutuyor. Onların güçsüz olduğunu anlamak, içinde bulunulan ekonomik bunalım nedeniyle güçleşti ve ekonomik gerilik, PKK eylemlerine uygun ortamı hazırladı PKK’yi sadece güç kullanarak ortadan kaldırmanın, olayın toplumsallaşması gibi bir sakıncası olduğunu da gözden uzak tutmamak gerekir. Yöre halkını PKK ile Devlet arasında tercih yapma durumuna sokmadan, sorunun nasıl çözüleceğine ilişkin bir yöntemin bulunduğunu sanmıyoruz. Asıl şanssızlık, Türkiye'de dirayet ile aklı, strateji ile sabrı birleştiren devlet adamının son 40 yıl içinde ortaya çıkmamış olmasıdır.

Doğudaki Kürt sorununu ortaya çıkaran etnik, ekonomik ve siyasal nedenlere, Cumhuriyetin kuruluş yıllarındaki siyaset adamlarının daha gerçekçi ve doğru yaklaştıklarına, Uğur Mumcu'nun ölümünden sonra Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan araştırmasında tanık oluyoruz. 1950’lerden sonra Doğuda, sosyal ve ekonomik kalkınma yerine, el öpüp yanak okşayan politikalar izlenmesinin ağır faturasını Türkiye şimdi ödemeye başlamıştır. Atatürk devrimlerini sorgulamayı zihinlerinden geçirenler, önce bu önemli sorun karşısında kendilerini sorgulamalıdırlar. ç.)

Doğu Avrupa’da ve Sovyetlerde derinleşmiş ekonomik bunalımlar nesnel olarak halkları geniş kapsamlı siyasal sonuçlara ulaştıran toplumsal eylemlere yöneltti ve buna olan isteği harekete geçirmeye yardımcı oldu. (Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu'da da durum böyle.ç)1970 ile 1980'in son yıllarına Sovyetler Birliğinde durgunluk dönemi denebilir. O yıllar, ekonomik bunalımlardan ötürü yaşam standardında büyük düşme olmuştu. Latin Amerika, Afrika ve dünyanın başka yerlerinde doğu Av rupa’da da yaşam standardında önemli düşmeler ve gerilemeler oldu, yeni sanayileşen doğu Asya (NIC) ülkelerinde de. Bütün bu ekonomik değişimler ve baskılar, (etnik ve milliyetçi) toplumsal eylemleri canlandıran talepleri ve devinimleri yarattı ve alevlendirdi. Çok iyi bilinir ki, ekonomiden kaynaklanan kinlenme, toplumsal gruplar arası refah farklılaşması ve alışılmış yaşama standardının düşmesi olayıyla beslenir. Ekonomik bunalımlar, kutuplaşmayı daha çok arttırır, yoksulu daha yoksul zengini daha zengin yapar, kadınlarla çocuklar daha da yoksullasın

Böylesi değişim kinlenmeyi ve harekete geçmeyi her iki grupta da yaratır. Mağdur olanlar (Gunder, bunlar için düşük ayrıcalıklılar diyor) düzene karşı yaşam düzeylerini korumaya çalışır. Bulgaristan’da Türkler; Romanya’da Macarlar; Macaristan’da Çingeneler; Sırbistan’da Arnavutlar; Yugoslavya’da Sırplar; Çekoslovakya’da Bohemler ve Sovyetlerde Azeriler bu etnik grubu kapsar. Öte yandan, yüksek ayrıcalıklılar da, yoksul, işsiz, aylak komşusunu sırtında taşımaya kendisini zorlayan düzene karşı kinlenir. Bu yüksek ayrıcalıklılar kategorisi, sosyalizm ile kapitalizm sınırının ötesinde, kendilerini yeşil otlaklar diyarında görür. Kimi Ruslar, Ermeniler, Litvanyalılar, Estonyalılar ve Litvanyalılardır bunlar. Bu kategori, gözünü Batı'nın çekiciliğine çevirmiş olan doğu Almanya’daki kimilerini de kapsıyor.

Ayrıcalığın ölçütü ne olursa olsun, Sovyetler Birliğinde binlerce etnik Alman, Polonyalı, ve Romanyalı, birden bire, Cermenciliğin eski çağını keşfettiler ve Federal Cumhuriyetteki Alman mucizesine gönüllerini kaptırdılar. Geniş ölçüde (etnik, milliyetçi ve öteki grupların ötesinde) artan ekonomik kinlenmeden kaynaklanan taleplerine bu durum ivme kazandırdı. Talepler kolayca yaygınlaşıp politize oldu ve ekonomik, siyasal deneyimlerde, sivil demokraside ifadesini buldu. Etnik ve milliyetçi talepleri ifade etmese bile, ekonomiden kaynaklanan kinlenme, doğu Avrupa ve Sovyetler Birliğinde geniş ölçüde halkın harekete geçmesini yaratan temel unsur oldu. (Bu satırlar, şimdilerde Rusya'da Jirinovski'nin ortaya çıkışım açıklamıyor mu? ç.)

Bununla birlikte stratejik ve siyasal değişimler, yeni bir dünya hazırladı ve toplumsal eylemlerin uyarılmasına yardım eden bölgesel koşullar da siyasal taleplerin yarattığı toplumsal kımıldanışlara başarı sağladı. Özellikle Brejnev doktrinin doğu Almanya'da yürürlükten kalkması önemliydi. Belki de Gorbachev, doğu Almanya'da siyasal ve ekonomik değişimler için, baskı uygulamak amacıyla Brejnev doktrinine geri dönmüş olabilir. Örneğin, Macaristan Dışişleri Bakanı, doğu Almanyadan gelen göçlere sınır kapısını açmadan önce, Sovyet elçisinin izini almıştır. Doğu Almanya’yı ziyareti süresince Gorbachev, Erich Honecker'in yanağına ölüm öpücüğünü kondururken, 9 Ekim olaylarında, asker müdahalesinin kabul edilmeyeceğini ima etmişti. Bazı raporlar, onun, Sovyet Birliklerinin doğu Alman devletinin herhangi bir saldırı karşısında göstericiler ile asker arasına gireceği tehdidinde bulunduğundan söz ediyor.

Perestroyka ile glasnostun eylemlere ivme kazandırdığı aşikardır. Ama aynı zamanda bu eylemler perestoyka ile glasnostu teşvik eden unsurlar oldu. Polonya ve Çin, ekonomik yeniden yapılanmanın siyasal reformlara ciddi sınırlamalar getirdiğinin farkındaydı. Macaristan örneği, bunun böyle yapılması gerektiğini ve de yapılabileceğini gösterir. Belki de Gorbachev, bu dış dünya deneyimlerini göz önünde tutarak, glasnostun, perestroykanın başarısının vazgeçilemez koşulu ol

duğunu belirtmişti. Başarılı bir perestroyka da Sovyetler Birliğinin rekabetçi dünya ekonomisinde süper statü edinmesi şöyle dursun, gücünü koruyabilmesinin vazgeçilemez koşuldur. Belki de, Brejnev doktrinin siyasal alanda yürürlükten kalkması ve doğu Avrupa’da Sovyetlerin kimi ekonomik yükten kurtulması, birbiriyle çelişkili de görünse, Sovyetler Birliğinde, ekonomik gelişmeyi teşvikin ve stratejik güvenliğin korunmasının ekonomi-politik ön koşuluydu.

Kısacası, bu siyasal ve stratejik değişimler, toplumsal eylemlerin başarısına ve ivme kazanmasına yardımcı olan önemli bir unsurdu. Bundan başka, dünya ekonomik bunalımları ve Sovyetler Birliği ve doğu Avrupa’da ki belirtileri, ekonomiden kaynaklanan kinlenmelerin yaratılması ile siyasal değişimleri meydana getiren ekonomik sıkıntıların her ikisi de yardımcı unsur oldular. Açıktır ki, bu ekonomik, siyasal ve stratejik koşulların önemi, yeni açıklamaları çağrıştırıyor.

Demokratik başarının coşkusu ve özgürleşmenin balayı, bütün bu ekonomik işlemleri ve kutuplaşan sorunları halk treninin vagonuna yerleştirmiştir. Lokomotif, siyasal islimle yol almakta ve yakıt ise, toplumsal eylemlerin kendisiydi. Basın özellikle (Batıda bu hep böyledir) bütün bu süreçleri özgürlüğe ve demokrasiye geçişin jübilesi olarak algılar. Ne var ki, toplumsal değişimin doğası coşkulu bir süreçtir ama sorunlar sadece siyasal coşkuyla çözülemez ki.

Daha da kötüleşen ekonomik yoksulluğun acı gerçeği, Polonya ve daha çok Yugoslavya halkını etkiledi. Macaristan, Çekoslovakya, Bulgaristan ve doğu Al-manyada, durum daha kötü değil ama yine de acıklı. Sovyetler Birliğinde ücretler daha da kötüleşti. Romanya, besin maddesi dışsatımını duraksatmanın sonucu,

geçici olarak mutlu ama kısa süre sonra, aynı sorunlar kendisini gösterecek. Bu ülkelerde pek az insan, ekonomik gerçeklerin bu siyasal trenin güdümünde yönlendirildiğinin ancak farkındadır.

Polonyada (ve tehdit edilen başka yerlerde) şimdiden temel ekonomik paket, sanki acımasızca, tren yönünde gidiyormuş gibi, toplumsal eylemin yolcularına yol boyunca yer değiştirtiyor. Sonuç olarak yolcuların öfkesi artarak siyasal baskılardan çok ekonomik yoksulluğa yöneliyor. Bu öfke daha fazla ayrıcalıklı kimi yolculara, makiniste hatta birbirlerine ve daha sonra da tüm demiryol sistemine karşı yönlecek. Açıktır ki, her yolcu yeni kazanılmış demokrasinin ve katıldığı toplumsal eylemlerin yararını görmekte İsrarlıdır. Ama hala kimi istenmeyen yolcuları trenden indirmeyi vaad eden makiniste güveniyor. Sırp lider Miloseviç ve onun destekçileri bunun ürkütücü örneğidir. Etnik ve milliyetçi vagonlar, Yugoslavya’da, Sovyetler Birliğinde trenden kopmak üzeredir. Baltık’ta, Slovenya’da ve doğu Almanya’da, öndeki vagonlar ya serbest kalabilir ya da daha çok Batı'ya yönelen lokomotife bağlanırlar. Ekonomi politik seçeneğin, katarın arkasındaki vagonlar için daha elverişli olduğunu söylemek ise zor.

Önceleri özgürleşmenin taşıtı gibi işlev gören toplumsal eylemler, keza kendiliğinden başlayan siyasal, demokratik gelişimi tehdit edici hale gelebilir. Gerçekten de, ekonomik ve siyasal doğum sancısı çekilirken ortaya çıkan kimi toplumsal eylemler, yeni kazanılmış demokrasiye karşı diktatörcü popülist tepkileri içeren ama önceden fark edilmeyen sonuçlarıyla etnik, milliyetçi ve sınıfsal çatışmanın taşıyıcısı da olabilir. (Bu satırlar, Rusyada Jrinovsk 'yi destekleyen kinlerime olayının doğuşunu açıklamıyor mı?ç.)


Devrimlerin tarihsel mukayesesi ve onların 1789, 1848, 1917 ve 1989 deki toplumsal (milliyetçi olmayan) eylemleri için Rusya’nın konumuna uygun düştüğü söylenebilir. Örneğin, 1989 devrimi, bazı tarihsel kökleri bakımından doğu Avrupa ve Sovyetlerde devam eden sürecin sonucu olarak algılanabilir. 1789 devrimi, ba-langıçta barışçıldı fakat devlet gücüne sahip çıktıktan sonra, şiddete başvurdu ve karşı devrime dönüştü. Feodalizmin karşıtı olmayan ve kapitalizmin işini kolaylaştıran bir devrimdi o.

(Gunder Frank'm 1789 Fransız devriminin feodalizm karşıtı olmadığına ilişkin bu düşüncesine karşı olan tarih felsefecisi kimi bilimciler de var. Örneğin Rienhard Kühnl, Geschichte und Ideologie adlı kitabında, Fransız devriminin toplumsal, ekonomik ve siyasal yönlerini inceleyerek "Fransız Devriminin ekonomik ve siyasal nedenleri" paragrafında şunu vurgular: Devrimin birincil nedeni burjuvazinin temsil ettiği ekonomik güç ile gelişmeye -özgürlüğe- engel olan feodal düzen arasındaki çatışmadır ki bunun böyle olduğunu hiç bir ders kitabı belirgin olarak ifade etmez. Bunun yanısıra iki önemli neden vardı: 1. Burjuvazinin ekonomik ve siyasal gücü arasındaki çelişki, 2. Ekonomik bunalım.. Feodalizm kavramı hakkında bilgisi olmayan kitap yazarları, ekonomik olarak daima güçlenen burjuvazinin, ona uygun siyasal gücü nasıl olııp-ta yadsıdığını açıklayamaz. Feodalizmin kucağında gelişen burjuva toplumu ile feodalizmin kendisi arasındaki çatışma.. Böyle yazıyor Reinhard Kühnl. Burjuvazinin, feodalizmin kucağında gelişmesi, bu gün gerice yörelerin ve hatta kimi ülkelerin temel sorunudur. Kanımızca Gunder Frank'a karşı olan bu düşün biçimi 1789 Fransız devriminin en azından feodal düzene ve krallığın matlakiyetçi yönetimine karşı burjuvazinin bir başkaldırısıydı. ç)

1848 devrimleri, devlete karşı barışla şiddetin karışımı bir saldırıydı, kanlı biçimde bastırıldı. Üstelik o devrimler, işçi sınıfının yönlendirdiği toplumsal eylemler aracılığıyla politikalarının bazılarını, tutuculara kabul ettirebilmiş te değildir.

1917 devrimi, Şubat'ta barışçıl olarak başlar ama sonra Çar yönetiminden Kerenski hükümetine iktidarın geçmesi için daha fazla güç kullanılır. 1917 Ekim - Kasım aylarında, başlagıçtaki amaç hükümeti etkilemek için barışçıl tehdit niteliğinde idiyse de daha sonra devrimci süreç, devlet gücüne karşı silahlı saldırıyı hızlandırdı. Başarılı oldu ve iç savaşa yöneldi. Komünist Partisi'nin iktidarı ortaya çıktı. Ama işçi sınıfı eylemleri, Avrupa'da savaş sonrası hemen her yerde yenilgiye uğradı. Hatta Rusya'da işçiler, devrimci gücün pek az bir oranını oluşturuyordu, iç savaşta bu oran daha da azaldı. I. Dünya Savaşı süresince Lenin, Brest-Litovsk'ta bir dizi barış yaptı. Rusya'nın ganimetteki payı azalmıştı. Buna karşın II. Dünya Savaşında, galip tarafta, fatih olarak, Yalta ve Postdam'da kendisinin merkezi Avrupa için egemen rol oynayacağının farkına vardı ve süper devlet statüsünü kazandı.

1968 devrimleri geniş çapta toplumsal eylemlerdi, hiçbiri devleti tehdit etmediği halde asker gücüyle bastırıldı. Yeni toplumsal eylemlerin özellikle farklılığı, işçi sınıfına dayanmama ya da o sınıf tarafından yönlendirilmemesiydi. 1968 göstermiştir ki toplumsal eylemlerin benimsenmesi için, geleneksel sanayi işçi sınıfının ve onun komünist partisi ve hatta, liderler kadrosunun da ötesine kadar ulaşması gerekir.

1989 devrimi geniş ölçüde ve derinliğine, barışçıl toplumsal eylem olarak başladı. Eylemin kahramanlarının da umduğundan daha fazla ve daha hızla, sivil demokrasinin sivil topluma yerleşmesini sağladı, siyasal

zgürleşmeye işlerlik kazandırdı. Önceleri ürkülen "Domino Kuralı" umulmadık biçimde, bu kez işlemedi. Ne iç ve ne de dış ordu gücünün müdahalesiyle de karşılaşmadı. Fazla bağımsız Romanya'da ordu halk hareketini destekledi ve savundu da. (1968 eylemlerinin Türkiye'de nasıl başlayıp devlet gücüyle nasıl yok edildiğine ilişkin analize daha sonraki kitapta yer vereceğiz, ç.) Rejimlerin uyuşuk direnci, Sovyetler Birliği'ndeki politikaların ve koşulların değişmesi sonucunda zaten etkisini yitirmişti. Kimi durumda kamu düzenini sağlayan devlet gücünün ve kurumlarının, eylemler karşısındaki tahribi, batılı yorumcuların alarm olarak algıladığı çöküşü getirir. Belki bu alarm, parlamenter siyasal demokrasinin ötesinde, sivil toplumda sivil demokrasiye ilişkin, Abraham Lincoln'un halk tarafından halk için halkla birlikte ilkesine kadar uzanarak, yeniden formüle edilmesindeki başarısızlığı yansıtıyor.

Aynı zamanda, bu sosyopolitik dönüşümlerde temellenen ekonomik yapılanma ve işlemler, önemi ölçüsünde ilgi çekmemişti. Bununla birlikte, ekonomik yaşamın katı darbesi, bu toplumsal eylemlerin ve siyasal işlem-lerin sakıncalı yöne geri dönmeyeceği umuduna rağmen, sapma tehlikesini daima taşır. 1789 ve 1989 gibi devrim yılları olarak tarihe geçecekse, 1790'ın benzeri olan 1990 ve onu izleyen 10 yıl için olası tehlike nedir? Bir karşı devrimin yakın gelecekte olup olmayacağını şimdiden tahmin etmek bile istemiyoruz... Sovyetler Birliği, eko-nomik kayıplar yüzünden, siyasal arenada yenik düştü ve Birlik parçalandı. Rusya, Sovyet olsun olmasın göreceli olarak zayıflamıştır ama mutlak anlamda yeniden canlanacak ve güçlenecektir.

(Bu son yargı, yani Rusya'nın yeniden canlanıp güçlenmesi, Gunder Frank'ın bir kitaptan aktardığı alıntıdır

ve bu düşünceye kendisinin de katıldığı anlaşılmakta. Belki de kısa bir süre sonra, bunun böyle olacağını tahmin etmek fazla yanlış olmasa gerek. En azından uzay yarışından çekilerek ve savunma harcamalarında silahsızlanma savını ABD'ye kabul ettirerek ekonomiye daha çok kaynak ayırabilme olanağını kazanmıştır, ç)

Bütün bu olaylar ve gerekler nedeniyle varolan sosyalizm önemli değişime uğradı. Bu olayları ve değişimleri, birinci derecede açıklayıcı unsur, gerçek (olmayan) sosyalizmin Batıyla rekabet karşısında, doğu Avrupayla Sovyetler Birliği'nde uğradığı kayıplardır. Merkezden planananan ekonomilerde göreceli olarak büyüme başarılı olur. Ağır sanayi ve kimi ülkede geniş ölçekli sanayileşen tarımda hatta büyüme olağanüstüdür. Sosyal güvenceler gelişir. Ama ne var ki, esnekliği olmayan bu ekonominin büyümeyi sürekli olarak sağlayamadığı anlaşılmıştır. Batıda ve doğu Asya'da (NIC) teknolojik devrime ve özellikle kompütürleşmeye, ekonomisi merkezileştirilmiş doğu Avrupa'nın ve Sovyetler Birliğinin ayak uydurması olanaksızdı. Bundan başka, toprak da yitirdiler. Bunlar toplumsal eylemlerin ve devrimlerin çıkış noktasını oluşturdu. Bununla birlikte, ekonomik kayıplara karşın sosyalizmin, milliyetçilikle hiçbir ilintisi olmadığı da anlaşıldı. Yugoslavya'da Macaristan'da (bundan önce) Polonya'da sonra da Bal tık'ta, Ortaasya'da, Transkafkasya, Ukrayna, doğu Avrupa ve başka yerlerde, milliyetçilik, ekonomi-politik düzene karşı meydan okumuş ve demokratik şelf determinasyon talebinde bulunmuştur. Ekonomik başarıyla birlikte böylesi bir talep, ekonomiyi piyasalandırmak kadar bile gelişemedi.

Doğu Avrupa'ya ilişkin bu tür bir gözlem, dünyanın öteki yerlerine kısaca bakmamızı gerektiriyor. İlginçtir ki, tüm Afrika, Latin Amerika'nın büyük bir bölümü, Asya'nın bir kısmı şimdilerde rekabetten kaynaklanan benzer kayıpların acısını çekiyor, yaşam standardının felaket ölçüsünde düşmesi, dünya ekonomilerinden dışlanması gibi. Bunlardan pek çoğu, doğu Avrupa, belki Polonya, Romanya, Bolivya, Arjantin (belki Burma) ve Afrika'nın büyük bir bölümü, ekonomileri en çok sıkıntı çekenler ülkeler listesinin başında yer almaktadır. Doğu Avrupa'nın dışındaki öteki ülkelerin çoğunda Toplumsal eylemler, gelişti ama, bunların hiçbirinde ya benzer sonuçlar elde edilmemiş ya da geniş kapsamlı hedefler söz konusu olmamıştır. Afrika'da siyasal ekonomik biçimlenmede cephe değiştirme ve sosyalizmden uzaklaşma ve Doğu Afrika'nın ülkede etnik ve ulusal bağımsızlığı desteklemesi, herhangi bir dramatik değişim olmaksızın başarıya ulaştı. Latin Amerika'da ise siyasal demokrasiye dönüş, tersine direnişlere karşın pek çok toplumsal eylemlerle ancak gerçekleştirildi. Demokratik-leşmenin dramatik süreci, Arjantin'de, insan hakları eylemlerinin değil de, daha çok Arjantin ordusunun ABD'nin yardımı ve tüm Batı'nm desteğiyle İngiliz ordusu karşısındaki yenilgisinin sonucuydu. Burma'da toplumsal eylemler ordu gücüyle bastırıldı. Şili'den Jamaika'ya, Gabon ve Srilanka'ya kadar, pek çok ülkede, olanlar aşağı yukarı aynıdır. Bu ülkelerin herhangi birinde toplumsal eylemler, doğu Avrupa'daki eylemler gibi güç kullansa ve tehdit unsuru taşısaydı kana bulanmış olurdu.

Bu ülkelerin hiçbirinde, açık biçimde, sosyalizm bir yana, kapitalizmin yerine geçecek başka bir sisteme ilişkin ciddi girişimlerin olmayışı ortak özellikleridir. Tersine, ekonomik düzenlemeler her yerde sağa doğru,

siyasalaşma eylemi olarak görünür. Bundan başka doğu Avrupa'da sosyalizmin kaybı, kapitalizmin sosyal maliyeti ne denli yüksek olursa olsun, piyasalaşmayı hızlandırdı. Latin Amerika'da, yeni demokrasilerin hiçbiri, geriye dönüş şöyle dursun, reform öngörmez, Şili'deki gibi ihracata dayalı büyüme, mutlak büyümeyi, Arjantin'de ise mutlak daralmayı getirecek: Demokratik açılımın kendisi, demokratik hükümetlerin halka kabul ettirmek zorunda oldukları (IMFnin müdahalesi de olmadan) baskıcı önlemlerin tehdidi altındadır.

Gerçekten de, İran bu deneyimlere karşı, ilginç bir istisna oluşturuyor. Tepeden tırnağa silahlı Şah rejimi, fırtınaya uğramışçasına derinden gelen si-lahsız barışçıl halk kitlelerinin toplumsal eylemiy-le düşürüldü. Bununla birlikte, aşına lider Ayetul-lah Humeyni tarafından yönetilmiş, zafer için de geriye kayarak din temeline dayalı teokratik Şii devletinin yapılanmasına dönüştü. Humeyni, Sov-yetlerin komünist ve ABD'nin kapitalist şeytanlarını suçladı ve halkını on yıl, İslam komşusu sünni Irak'la savaşarak korkunç biçimde feda etti.

Keza, sosyalist ve pek çok kapitalist ve karma ekonomilerin kaybı, dünya pazarlarındaki rekabete dayanıklı olmamasıyla açıklanabilir. Açıktır ki, herhangi bir rekabetin daha az kazanıp daha çok kaybeden doğasında bu hep böyle olmuştur. Kazananlar ve kaybedenler arasındaki seleksiyonda bu süreç, sosyalist ya da kapitalist olsun, daima rekabete dayanıklı olmayı gerektirir. O nedenle, soysa-lizmin ekonomik kaybı, ya da kazancı kendiliğinden dünya pazarlarındaki rekabet karşısında kapita-lizmin kazanç ya da kaybıyla göreceli olarak aynı-dır. Bir sistemin başka bir sistemin yerine geçmesi, ekonominin daha başarılı biçimde rekabet edece-ğini garanti etmez, yarışı yitirmek devam edebilir.

(Bu düşünceden, bizim siyaset adamların alacağı önemli dersler var. Özellikle KIT 'leri özelleştirerek kaynak yaratabileceklerini ve onların Genel Biitçe'ye yük olmaktan bu yolla uzaklaştırılacağını sananlar için. Tüm kurumları kapsamına a fan ekonomik yapı bozukluğuna aranacak çözüm, bütünün parçaları üzerindeki kısmi düzenlemelerden geçemez. Türkiye ekonomisi, sermaye ve emeğin marjinal verimliliğini arttıramadıkça, yabancı sermayeı/i çekmek ve ihracatı arttırmak pahasına, Türk parasının değer yitirmesini ve reel ücretlerin düşmesini, dahası yatırımları gereksiz kılan yüksek faiz konjonktürünü politik olarak uygulamayı sürdürdükçe, ne enflasyonu aşağı çekebilir ve ne de öteki sektörleri, bu genel hastalığın dışına taşıyabilir. Sonuç er geç toplumsal patlamayı getirebilir ç.)

Sosyalizmden doğu Avrupa ekonomilerinin uzak-laşarak,daha çok piyasalaşmaya yönelmesi ve dünya rekabetiyle entegrasyonu, giderek artan ekonomik güçsüzlüğü doruk noktasına çıkaracak. Çünkü, doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği'ndeki ekonomik bunalımlar, kısa dönemli olmaktan çok daha derinlerdedir. Derinleşen bunalım, piyasanın tepkisi, her ikisi birden pazarlarda mal kıtlığı, yeni işsizlik, gemi azıya alan enflasyon koşulları içinde refahın çöküşünü getirecektir. Bütün bunlar-özellikle sonuncusu- kadınlar ve çocuklar üzerinde dayanılmaz yükü daha da arttıracak. Sovyetler Birliği'nde Gorbachev, perestroyka ile ekonomik büyümenin hızlanmasını öneren Abel Agabegyan'ın hastasıydı. Sonuç ekonomik (ve siyasal) yıkım oldu. (Abel Agabegı/an 'in "The Challenge: Economics of Perestroika. London, Hutchinson. Bakınız: Prestroykanm aynı zamanda ekonomik büyümeyi de taşıyacağım savunuyordu Agabegyan. ç)

Doğu Avrupa'da da ekonomik yeniden yapılanma,

geçiş ekonomisinin bozulmasını çeşitli biçim ve ölçüde mutlaka kapsamına alacak. Polonya'da, ekonomileri güçsüz olan ve giderek de güçsüzleşen Yugoslavya'nın güney ve doğusu ile Sovyetler Birliği'nde olduğu gibi, bu daha da vahim olur. Romanya, özellikle Çavuşesko'nun uyguladığı dış borçları ödemeye yönelik ihracat politikası yüzünden güçsüzleşti. Çok fazla o]an besin maddesi ihracatım durdurmak, tarımda yeniden canlanmayı, geçici de olsa getirebilir ama, sanayide bu böyle olmaz. Doğu Almanya'da, yardım için verilen tüketim mallarından satınalmak için gelen batı Almanlar, Marklar arasındaki 10:1 hatta 20:1 değer farkından ötürü, "tükenmiştir" etiketleriyle karşılaştı. Uzunca bir süreden beri AT'ın eşsiz üyesi olan doğu Almanya, batı Alman pazarlarına gimekte AT'la bütünleme tasarımına sahipti. Bununla birlikte doğu Almanya'da devletin güçsüzlüğü, onu, AT'da, Avrupa'da ve Almanya'da yetersiz siyasal ve ekonomik pazarlık gücüyle yalnız bırakmıştır. Çek ve Macaristan devleti, daha fazla pazarlık gücü sergiliyor ve halka yarar sağlıyor. Her yerde entegrasyona atılan adım, ilkin doğu Avrupa'nın produktif aktiflerinin batı Avrupa firmalarına satışına neden olabilir ve bunların kimileri de reel yatırım yerine servet soygununa girişir. Doğu Avrupa'da parası az olanlar, yabancılar için serbest aktiflerini açık arttırmaya çıkarmıştır. Sadece bazı küçük girişimciler kooperatifleşerek pazarlarda rekabet etmesi gereken gerçek firmaya dönüşebilir.

Piyasalaşmaya ve özgürleşmeye doğru, toplumsal eylemlerin ortaya çıkardığı siyasal ve ekonomik hareket, kaptilasit olsun sosyalist olsun, kutuplaşmayı başka tür kutuplaşmaya dönüştürebilir. Yolsuzluk ve ayrıcalıklar, komünist partisinin egemenliğini tam olmasa da, geniş

ölçüde ortadan kaldırdı ama, bunun yerine etnik gruplar, sosyal sınıflar arası gelir ve statü farkını, kutuplaşmayı getirdi. Met ve cezirde azınlıklar, suyun yüzünde kalacak ve çoğunluk ta belki ilk düzeyinden daha da aşağıya inecektir.,Bu da etnik, ulusçu ve uluslararası kutuplaşmayı geliştirebilir. O nedenle kutuplaşma, daha da etnik ve milliyetçi gerilimi, çelişkileri şiddetlendirir ve eylemler devlete karşı yönelir. Daha fazla ayrıcalık sahibi olan bölge ve halklar, kendi durumlarını belki de, batı ve doğu ile ekonomik ve siyasal ilişkileri daha da iyileştirebilirler, ama ayrıcalıktan yoksun azınlık hatta az ayrıcalıklı çoğunluk artan ölçüde de marjinalleşecektir. Birleşik Batı Avrupa rüyasının gerçekleşmesi umudu zayıflayabilir...

Sorun, gelecekte, farklı sosyalizmlerin mümkün olması sorunudur.. Nasıl ve ne tür olacak bu? Kendisini sosyalist sanan kimilerince, ileri sürüldüğü gibi, Sovyetler Birliği ve de doğu Avrupa hiç te sosyalist değildi. Zaten soruya "hayır" yanıtı verenler, mevcut gerçek sosyalizmin uzun dönemli kayıpların, 1989 devrimine yol açtığını düşünerek, gerçek sosyalizm olmadığını, Stali-nizm ve sosyalizmden sapma olduğunu ileri sürüyor. Bu unsurdaki ideolojik karışım, aşikar ki, o kayıpların sosyalist davayla bağdaşmasından ve gerçek sosyalisti ona acıveren yeni bir değerlendirmeyi yükümlenmeye mecbur etmemesindendir. Gerçek sosyalist, mevcut (olmayan) sosyalizme ilişkin kendi eleştirisinden daha çok "biz"i, "onlar"dan ayırmakta direnmeye ihtiyaç duyar. Bu kuramın pratik sonucu, gerçek sosyalizmin köşeyi aşarak yoluna devam etmesi olur.

Ne varki sosyalizmin gerçek uygulanabilirliği ve onun teorik ilintisi, en iyi anlamda, tüm dünyanın sosyal, siyasal, ekonomik gerçeğiyle çatışıyor. Eğer kendi

kendisini değiştirmek için bile neden var idiyse, sorun yok. Gerçek sosyalizmi denemiş ülkeler için zaten değişme olanaksız gibidir. Ve eğer o, gerçek sosyalizm değil idiyse, var olmayan bu sosyalizmi yadısyanlar potansiyel gerçek sosyalizmi de yadsımayı sürdürür. Gerçekten onlardan pek çoğu, piyasanın sihrine ilişkin inançlarını koruyabilir, yazık ki, aşırı sağ politika içindedirler. Öte yandan, önceki deneyimin faydalarından yoksun kalanlar, sosyalist (olmayan) eski rejimin istikrarlı düzenini arayacaktır. Bunlar arasında, birazcık kaybı olanlar eski küçücük kazançlarını anımsaylara, eski, komünist türde olmasa da, belki "faşist" bir düzenin yeniden canlanmasını bile isteyecektir. Sadece eski partiyi benimsemiş olanlar, yeni sosyal demokrasiye sahip çıkmaya çalışacaktır. Sosyal demokrat unsur, Sosyalizmi ya da komünizmi her hangi biçimde denemeyen veya istemeyenler için çekici olamaz. O nedenle sosyalizme, demokratik ya da herhangi bir türdeki biçimine ilişkin tüm' deneyimlerin sakıncalı olduğunu günah çıkarırcasına düşünmek te gerçek dişiliktir.

İkincisi, anti-stalinci, sübjektif niyetlerin karşısında, sosyalizmin stalinci teorisine, onun objektif argümanlanyla sahip çıkması. Sosyalizmin teoride ve pratikte değişime uğramasının ötesinde, bu argümanın tüm dünyadaki uygulamayla çelişkili olduğu anlaşılıyor. Satinist sistemin, başarısızlığı ve çöküşü, yetersiz kalışındandır, şimdi olduğu gibi. Sosyalizm, kapitalizm, karma ekonomi, islamcı ekonomi politikası, ya da halkın seçtiği başka bir sistem, ne olursa olsun, yaşamın gerçeği olan dünya ölçeğindeki rekabetten kaçınamaz. Rekabet edebilir oldukça, koopertifleşme en iyi seçenek olur.

Üçüncüsü, gerçek sosyalizmin alternatif yorumunun, dünya sosyalizmi olması. Gelecek için bunun gerçekçi olmamasının ötesinde, ne anlama geldiğini tasarlamak güç. Dünya sosyalizminin rekabetin geçmişte bin yıl boyunca olduğu gibi gelecekte de yaşamın gerçeği olarak hükmünü yürütmesi karşısında kapitalizminden farkı ne olacak.

Demokratik sosyalizm olmayan sosyal demokrasinin şansı nedir? Bir zamanlar Batı'da ve Doğu'da sosyalist, Mikhail Gorbochev kendisi de, sosyal demokrasi için, sosyalizmle demokrasinin istenir (desideratum) en iyi karışımı (terkibi) olarak yeni ve ilginç bir değerlendirme yapmıştı. İsveç'e ve bazan Avusturya'ya doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği için, Gobachev da dahil, bir model olarak bakıyorlar. Yeni Birleşik Avrupa Ülkesi için, mimari tasarımda, pek çok sosyalist ve sosyal demokrat, sosyal demokratik etkilerin, eğer demokratik sosyalist değilse, Doğu'dan Batı'ya yanısmasını görmek istiyor. Keza, bütün Avrupa başka bir İsveç olmayı arzuluyor. Avrupa uygarlığı îçin ne düşündüğü Gandi'ye sorulduğu zaman sadece, "iyi bir düşünce olabilir" yanıtını vermişti. Ne yazık ki bu iyi düşünce, katı gerçeklerin bazıları karşısında bile hesaba katılmıyor.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail