Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 79 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

21.YÜZYILIN MUSTAFA KEMAL'İ
Ali Nejat Ölçen

21.YÜZYILIN MUSTAFA KEMAL’İ

Gelişmekte olan ve gittikçe yoksullaşacağı anlaşılan ülkelerin, ulus devletine gereksinmeleri, Kemalist devrim-lerin ilkeleri ışığında yeniden gündeme girecektir. Ulus devleti temelinde Devrimlerin kuram, kural ve kurumları, Mustafa Kemal Atatürk'ü birey olarak değil, bir sistem olarak tanımlamamızı gerektirecek. Bu sistemin adı, Kemalizm dir.

Kemalizm, kendine yeterli, dış dünyaya açık, tam bağımsız, ulusun uzun erimli yararının gereklerine göre işleyen, sömürgeleşmenin panzehiri, halkçı ve sekular ulus devletini tanımlamanın, kurumlaştırmanın adıdır. Böylesi bir tanımın, 21 nci yüzyılın yeni dünya paylaşımında, gittikçe yoksullaşan mazlum ülkelerin sömürgeleşmesini önleyen tüm gerekleri içeriyor. O nedenle Mustafa Kemal’in öğretisi, yoksullaşan ülkeler için 21 nci yüzyılın öğretisi olacaktır.

Türkiye'nin ekonomik, siyasal, yönetsel ve hukuksal tüm bunalımlarının kaynağında devlet bunalımını görürken, aynı zamanda, nedenlerini sadece, devlet ve siyaset adamlarının yanılgılarında aramanın yetersiz kalacağını düşünüyoruz. Çünkü, onların yanlışlıkları, ulus devletinin gereklerine uygun olmayan kararlarından kaynaklanıyor. O nedenle Mustafa Kemal’in öğretinin yoksullaşan ülkelerin sorunlarına çözüm olacağını düşünmekteyiz .

I.Yeni Sömürü Yöntemi

Mustafa Kemal Atatürk'ü beğenmek, sevmek ve yüceltmek yeterli değildir. O'nu anlamak ulus devletini, halkçılığı, ulusalcılığı, laikliği, cumhuriyeti anlamak demektir. O, yoksul ülkelerin bağımsızlığını kazanabileceğini, kendi olanaklarıyla ekonomik ve toplumsal gelişmesini sağla-yacağını ispat etmekle yetinmemiş; sömürgeci ülkelere karşı savunmanın araçlarını da ortaya koymuştur. Dün-yanın yeni paylaşımında, o nedenle, Kemalizm'in ilkeleri ve özellikle "ulus devlet" kavramı, 21.yüzyılda güncel-leşerek, gittikçe yoksullaşacağı anlaşılan mazlum ülkelere yeniden esin kaynağı olabilir..

Bugünün Türkiye'sinde bunalım olarak nitelenen ekonomik, siyasal, yönetsel ve hatta ahlaksal sorunların tü-münü devlet bunalımı olarak betimlemek gerekir. Böylesi geniş kapsamlı ve derinliği olan bunalımın siyaset ve devlet adamlarının yanılgı ve yanlışlıklarından kaynak-landığını düşünmek doğru bile olsa, gerçekçi sonuçlara ulaşmayı güçleştirebilir. Çok yetenekli, becerili devlet ve siyaset adamları iş başına gelse bile, bunalımın kendisi ortadan kalkmış olmaz, belki şiddeti azalmış olabilir. Bu-rada önemli olan, biçim ve öz değişimi ile yeni dünya paylaşımını yürürlüğe koyan sömürge siyasetinin içeriğine ve yöntemine tanı koyabilmek, onu doğru okuyabilmektir.

Gelişmekte olan ülkelerin pek çoğu, Türkiye'nin içinde bulunduğu bunalımları yaşamaktadır. Meksika, Şili, Arjan-tin, Güney Kore gibi. Yani, sorun tüm gelişmekte ve git-tikçe yoksullaşmakta olan ülkelerin ortak sorunu. Öyle ise, sorunun kaynağı dışsal verileri değerlendirmekle anlaşı-labilir ve çözüme ulaşmak, öylelikle kolaylaşır. Şöyle de düşünmek olanaklı: Sovyetler Blok’u dağılmasa ve dünya paylaşımında tek egemen güç olarak kalan ABDkarşısında AT, biçim ve öz değiştirerek AB' ye dönüşmeseydi ve bir rastlantı olarak ileri teknolojinin olağanüstü gelişerek ortaya çıkardığı küreselleşme olgusu ve onun türevleri olan serbest piyasa ekonomisi, monetarizm, devletin küçülmesi, özelleştirme türündeki akımlar doğmasaydı, aca-ba gelişmekte olan ülkeler şimdiki bunalımlarla karşılaşır mıydı? Karşılaşmazdı Öyle ise, gelişmekte olan ve sanayileşme sancısı çeken ülkelerin geleneksel ulus devleti ile, küreselleşme ve yarattığı türevler çatışma içine girmiştir. Nedir bu türev dediğimiz oğeler: Özelleştirme, devletin küçülmesi, denetim dışı menkul kıymetler borsası, tüketimi çığrından çıkaran TV programları, çılgınlaşan serbest piyasa ekonomisi ve de üretimi gerilere çeken monetarizmin ortaya çıkardığı tüketim toplumunun ken-disi. Bu değişim, ekonomik ve toplumsal dengeleri alt üst etmiş, yoksulluk ile zenginlik, milliyetçilik ile etnik ayırımcılık çatışmasını gündeme sokmuştur. Yoksullaşan katmanlar, kendilerini dinsel inançların, etnik farklılaşmanın, devlet karşıtlığının içinde buldular. O nedenle:

Gelişmekte olan ülkelerin hemen tümü, küreselleşmenin ve onun türevlerinin etkisinde Türkiye'deki bunalımların benzerini yaşamaya başlamıştır. Çünkü 20.yüzyılın devlet mantığı ile 21.yüzyılın devleti arasında büyük farklılıklar ve çelişkiler ortaya çıkmış, gelişmekte olan ülkelerin, yönetim biçimi, hukuksal yapısı geleneksel kültürü, bu çelişkilerin arakesitinde sıkışıp kalmıştır. Şöyle de düşünmek olası: 20'nci yüzyılın ulus devleti, 21.yüzyılda geçersizmiş gibi bir kanı, yaygınlaşmaya başlamıştır. Acaba bu kanı doğru mu, gerçekçi mi, ulus devleti etkisizleşecek mi? İrdelemeye değer konudur bu:

1. ABD ve AB ekseni çevresinde dönmeye başlayan yeni dünya düzeni, ya da dünyanın yeni paylaşımı, geliş-mekte olan ülkelerin ulus devletini ya da ulusal devletini önemli ölçüde zedelemektedir. Yeni dünya paylaşımın-da, gelişmekte olan ülkelerin küreselleşmeye katıl-maları gerekir ki, high-tech ürünlerinin pazarı olmayı sürdür-sünler; G-8'ler (ABD ve Japonya dahil) kendi teknolojik gelişmelerine süreklilik kazandırsınlar.

2. 20'nci yüzyılda gelişmiş ülkelerinin temel özelliği ileri sanayileşmiş ülkeler oluşuydu. Oysa 21.yüzyılın ileri gelişmiş ülkeleri high-tech üreten ülkeler olacaktır. Onların biri biriyle rekabeti ise gelişmekte olan ve gittikçe yoksullaşan ülkelerin high-tech ürünlerine olan taleplerine bağlıdır. Her ileri gelişmiş ülkenin amacı bu talebi çoğaltıcı önlemleri almak alacaktır. (Medya, reklam, rüşvet gibi araçlarla). O nedenle rüşvetin, yolsuzluğun devlet içinde kurumlaşması, yoksullaşan ülkeler için sadece bir rastlantı ya da kötü yönetimin sonucu değildir. Eğer öyle olsaydı, ABD' de "The Theory of Corruption" kimi üniversite eğitim programında yer alır mıydı?

3. Gelişmiş high-tech ülkelerinin pazarını ancak ve ancak "gelişmekte olan ülkelerin ulus devleti" daraltacağı içindir ki, Küreselleşmenin ideolojiye dönüşmesi, siya-sallaşması ve ulus devletinin o yoldan yadsınması amaç alınmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler, küreselleş-menin ideolojiye dönüşmesi yani siyasallaşmasıyla, kendi ulus devletlerinden yoksun düşerlerse güler yüzlü maske takınan emperyalizmin daha kolay açık pazarı olabilirler.

4.High-tech ülkeleri, küreselleşmeyi çağın gelişim koşulu ve onun türevi olan serbest piyasa ekonomisi ile sermayenin serbest dolaşımını, demokrasinin gereği imiş gibi, gelişmekte olan ülkelerde zihinlere yerleştir-diği zaman, bunun savunucuları basında, kamusal yöne-timde ve hatta öğretim kurumlarında yer edinecekler ve bu dönüşüme karşı çıkan yurtsever ulusalcı kadrolar, işe yaramazlar grubu olarak nitelenecek, tasfiye edilecek-tir.. Bugün, Türkiye'de olduğu gibi.

5. Kısa bir süre sonra toplumun büyük çoğunluğu, küreselleşmenin, serbest piyasa ekonomisinin, özelleştir-menin ve devletin küçülmesinin kurtuluş yolu olduğuna inanır duruma gelecektir.

6.Toplumun eski ve doğru inanç sistemi, deforme oldu-ğu zaman, iş başındaki devlet ve siyaset adamlarının tutarsızlıkları, yanlışlıkları, artık kendi kişisel yanlışlıkları onların görevleri olacaktır, Yetenekli, becerikli devlet ve siyaset adamları ya sahneden çekilecek ya da statülerini koruyabilmek için, uyum yolunu seçecektir. Neden? Çünkü kamu oyunun kanısı, küreselleşmeden ve onun türevlerinden yana oluşturulmuş ve ulus devletinin savunucuları susturulmuş olacaktır. Ülkemizde Erge-nekon operasyonlarında olduğu gibi.

O halde, yukarıda değinilen sorunların çözümü, yakn tarihimizde yanı başımızda: Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretisindedir.

21.yüzyılda dünyanın yeni paylaşımında, yoksul ve varlıklı ülkeler arasındaki gelir adaletsizliği, dünya barışını tehdit edecek boyutlara ulaşacaktır. Çünkü ileri teknolojinin olağan üstü gelişmesinin sonucu olan küreselleşme, siya-sallaştıkça ve yaygınlaştıkça, "çağın gelişim sonucu" biçiminde yorumlandıkça, yoksul ülkeler daha da yoksul-laşacaktır. 20.yüzyıl sona ererken dünyamız bunu kanıt-larıyla karşılaştı bile.

İleri sanayileşmiş ülkelerin uluslararası dev firmaları, hal-kın demokrasisini de tehdit ederek siyasal iktidarları biçimlendirecek, devlet özelleşirken, dev firmaların devleştiği ve devletleşeceği süreç başlayacaktır. 21.yüzyıl ha-lkın demokrasisi yerine firmalar demokrasisini ortaya çı-karacak ve. böylesi değişimin karşısında gittikçe yoksullaşan ülkelerin Mustafa Kemal Atatürk' ün ulus devletine gereksinimi, kurtuluş yolu olarak gündeme girecektir.

Devletin küçülmesi, ekonomiden uzaklaşması, uygulamaya konuldukça, ülke içlerinde de gelir dağılımındaki adaletsizliğin iç barışı zedeleyen boyutlara uzandığı görülecektir. Çünkü devlet, serbest piyasa ekonomisinin kar görmediği yörelere gönenç götürmenin araçlarından yoksun bırakılmış olacaktır. Ulus devleti, ülke içinde bölgesel gelir ve gelişme adaletsizliğini giderecek araçlara sahip olduğu içindir ki, yeni sömürü mekanizmaları tarafın-dan, yadsınacak ve o yolla ülke sömürüye daha da açık duruma girecektir. Türkiye’miz bu süreci yaş-maya başlamıştır.

2. Mustafa Kemal Atatürk’ün Ulus Devleti.

ABD'nin siyasal ve ekonomik ve hatta ileri teknolojik egemenliğine bağımlı tüm sanayileşmiş ülkeler, küre-selleşmeyi doktrin olarak siyasallaştırırken en önemli engelin ulus devlet olduğunun bilincindedirler. O nedenle AB’nin sözcülerinin AB’ye üye olmanın engelini “Kemalizm” ola-rak göstermeleri nedensiz değildir. Kendileri ulusalcı ol-malarına karşı, sömürüye açtıkları ülkelerin ulusalcı ol-malarını sürekli kınamaları da nedensiz değildir. Ulusal bilinç onların emperyalizmine karşı duruşun kaynağı olduğu içindir ki, öylesi, ülkeleri ulusal bilinçten uzaklaştırmaları gerekir. Türkiye’mizin siyasası, yönetsel erki ve medya’sı elbirliğiyle bu tuzağın içine düşmektedirler. Ne var ki, yoksullaşan ülkeleri ulus devletinden yoksun bırakmayı amaçlarken kendileri, ulusal çıkarlarını olabildiğince korumayı sürdürüyorlar. Onlar için gerekli olan ulus devleti, gelişmekte olan ülkeler için gereksiz sayılmaktadır.

O nedenle Kemalizmin köşe taşlarını ve ulus devleti kavramını yeniden yorumlamaya gereksinim duymaktayız.

Mustafa Kemal'in Cumhuriyeti Öteki Cumhuriyetler-den Farklıdır.

Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet, tüm öteki cumhuriyetlerden önemli ölçüde farklıdır. Bizim Cumhu-riyetimiz, halkçıdır, ulusalcıdır, karma ekonomiden yana devletçidir, laik ve devrimcidir.

Devrimcilik sadece ulus yönetiminde değil bireylerin ken-di düşünüş ve davranış biçimlerinde de daima ileriye doğru gelişmek, demektir. Eskimiş kurumları eskimeden önce terk etmek ve o kurumları halk için halkla birlikte çağın koşullarına uygun işleyişe kavuşturmak demektir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyeti halkçı Cumhuriyettir Halkın uzun erimli çıkarlarını halk ile birlikte korumaktır. Ekonomik, siyasal ve yönetsel kararlarda halkın yararını gözetmektir. O nedenledir ki Mustafa Kemal

Halk devri, iktisat devri mefhumuyla (kavramıyla) ifa-de olunur, demiştir.

Bu ilke halkçılığın ekonomiden bağımsız olamayacağının özlü anlatımıdır. Osmanlı dönemindeki "devletçi halk" yerine "halkçı devlet" anlayışını egemen kılmaktır halk-çılık.halkın karşısında değil, halkın içinde halktan yana devlet kurumlarını oluşturmaktır. Mustafa Kemal Atatürk, böylesi bir halkçılık anlayışını devletin temel ilkesi ola-rak betimlemiştir. O nedenledir ki, Meclis Başkanı, Başba-kan ve Başkumandan olarak üç önemli görevi üstlenerek vatanın dört bir yanı düşman işgali altındayken, 18 Aralık (1336) 1920 günlü 99.birleşiminde,T.B.M.M' ne, Cumhu-riyetin ilk Anayasa tasarısının eki olarak "Halkçılık Programı" nı sunmuştu.

Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretisinde, Cumhuriyeti ve demokrasiyi özümseyen devlet,

1.Sekular nitelikte olmalıdır. Ne dinden yana ne dine karşıdır Dogmalardan bağımsız, din dışıdır: Bilim en gerçek yol göstericidir. Sekular devlet, laiklik ilkesinin de güven-cesidir.
2.Dış ilişkilere açık fakat ulusal onurdan, tam bağımsız-lıktan yana onun koruyucusudur.
3.Doğal kaynakları ve işgücü ve de insan varlığını planlı biçimde üretime dönüştüren geliştiren, refah devleti özel-liğini taşıyacaktır.
4.Bu üç koşul, devletin ulasalcı ve halkçı niteliğini betimler
5.Adil gelir dağılımını sağlayan koşulları yaratır
6.Ekonomik,hukuk arasındaki dengeyi sağlar ve korur.
Ekonomisiz devlet, devletsiz ekonomi ve hukuksuz devlet devletsiz hukuk söz konusu olamaz (Bunun tersini 12 Eylül 1980 sonrasında Türkiye’miz yaşamaya başlamış ve AKP iktidarında bu çelişki, doruk noktasına ulaşmıştır.)
Türkiye’mizde henüz iktisat fakültesi ve iktisat öğrenimi yokken, "milli tasarruf, milli iktisat" kavramlarını ilk kez betimleyen Mustafa Kemal Atatürk'tür.
7.Mustafa Kemal Atatürk'ün devletinde, sanayileşme planının özü demokratiktir ve üretim dışı bırakılan doğal kaynakların verimlilik ilkesine göre üretime dönüşmesi koşuldur. Birinci ve İkinci Sanayi Planları bunun yer yüzündeki ilk örneğidir. Sovyetlerdeki Gossplan gibi autokratik değil, demokratiktir. Özel sektörün kar amacıyla devletin toplumsal yarar amacının birleşkesi (sentezi) olan Karma ekonominin öncülüğünü üstlenmiştir.
8.Mustafa Kemal Atatürk’ün devleti, toplumsal ve bireysel gönenci, serbest piyasa
konomisinin insafına terk etmeyen devlettir.
.Mustafa Kemal'in “Ulus Devlet”i, geleceğin devletidir. 21.yüzyılın yeni paylaşımında, Mustafa Kemal Atatürk'ün yapılandırdığı "ulus devleti" yalınız ülkemiz için değil, geri kalmış ve gelişmekte olan yoksul ülkeler için de esin kaynağı olacak ve 21 yüzyılın güler yüz takınan emper-yalizmine karşı çıkmanın, direnç göstermenin de bilincini yaratacaktır. 21. yüzyılda yalınız ülkemiz değil tüm yoksul ülkeler, Kemalizm'in ilkelerindeki "ulus devle-ti" modelini özümsemeye ve uygulamaya gereksinim duyacaktır.
10.Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyeti, ulus devletinin cumhuriyetidir. Ve O'nun Cumhuriyete temel olan ilkeleri, aslında tarihte ilk kez "ulus devleti" modelini betimle-miştir. Büyük Fransız devrimi feodaliteyi yıkarak uzun süren bunalımlardan ve kanlı iç çatışmalardan geçerek Cumhuriyete ulaşabildiği halde, "ulus devleti" modelini yapılandıramamıştı. Kemalist devrimlerin özünü ve özetini "ulus devleti" odağında bulmaktayız.

Şeriat özlemcisi siyasal Islamcı kadroların, Cumhuriyeti yadsıyan ve ortadan kaldırmayı amaçlayan devinimleri ne ölçüde ulus devletine karşı ise, serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme, küreselleşme ve tahkim dörtlüsünün bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak ulus devletini ortadan kaldırmayı öngören strateji de ulus devletine o denli karşıdır.

Mustafa Kemal’de İktisat ve Hukuk Birleşkesi

1930 yılı Mustafa Kemal’in ekonomiye, sanayileşmenin gereği olarak bakışının somutlaştığı yıldır O yıl hazırlanan ve eski harflerle yazılı aslı Türk Tarih Kurumu kitaplığında bulunan İktisat Programı’nı, ilk kez “Kemalizmin Ekonomisi” adlı kitabımızda açıklamıştık. Kemalist devrimin ilk programı olan o önemli belgede, 3.madde:

”devletin yasalarının ve adil yargıçların iktisadi giri-şimlerin koruyucu ve özendirici olmasını”

koşul görmektedir. Bir bakıma Kemalizmin özü budur. Yargı salonlarında “Adalet mülkün (devletin) temelidir” ilkesini gerekli bile olsa, yeterli görmeyen bir koşuldur; “devlet te adaletin temeli” olmalıdır. Adalet devletin ve devlet adaletin temeli olduğu sürece ancak hukuk dev-letinden söz edilebilir. Bugün, devlet adaletten ve adalet, devletten kopmak üzeredir ve hukuksuzluğun hukuklaş-maya başladığı koşulları yaşamaktan nasıl kurtulacağımızı hukukçularımız irdelemelidirler. Seçkin yurtsever birey-lerin niçin tutuklanıp neden yargılanmakta olduklarını bilmemeleri ve yargı kararından önce suçlu ilan edilme-leri, devletin hukuktan ve adaletten kopuşunun kanıtı değil de nedir? Devletsiz başıboş adalet, adaletsiz devleti, doğurur ve öylesi toplumların yönetim biçimi ancak “aşiret” sözcüğüyle betimlenebilir.

Mustafa Kemal’in devletine en çok gereksinim duyduğumuz koşulları yaşamaktayız. O’nun devleti, adaletin Cumhuriyetiydi ve O’nun Cumhuriyeti, adaletin devletiydi.. Eğer ülkemizde, yargı kararı olmaksızın telefonların dinlenmesine devlet kayıtsız kalıyor ve gizli tanıkların sözleri kanıt olarak kullanılıyorsa, o devlet aşiret yönetimine özdeş tutum ve mantık içine sürüklenmiş demektir. İyi ki bizim devletimiz böyle bir devlet değil! Ne denli güvende olduğumuzu artık hiç kimse yadsıyamaz. Yaşa-sın adaletsizlik diye bağırsak mı?

***

Ardaşık sayfada okuyacağınız Dr.İhsan Çetin’in “Yeni Dünya Oluşumu ve Eğitim Sorunu adlı yazısı, aslında Mustafa Kemal’in dönemindeki eğitim sisteminin gerek-liliğini kanıtlıyor. Gelişmekte olan ülkelerin, yazgısını genç kuşaklar betimleyeceği içindir ki, Dr.Çetin’in de belirttiği gibi, “bilinmezlerle karşılaşınca neler yapılacağını öğretecek biçimde eğitim verilmelidir”. Eğitimin amacı, zihni bilgilerle doldurmak değil, bilgileri sorun çözecek araçlar olarak kullanabilme ve bilgiye yeni bilgiler ekleyebilme becerisini kazandırmak olmalıdır. Eğitim sisteminde önemli olan, bilinmeyenleri tanımak, bilinir duruma getirebilmek onu toplumun ve doğanın ge-lişimi için kullanabilmektir Dr.İhsan Çetin böylesi eğitim sistemini öneriyor ve ilk kez, kendi makalesini eleştiren bir düşünürle karşılaşıyoruz. Türkiye’mizde bir benzeri var mı?

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail