Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 79 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


DÜNDEN BUGÜNE CHP

Ali Nejat Ölçen*

(* Genç araştırmacı Ersan Barkın ve arkadaşlarıyla birlikte yayımladıkları NASIL dergisindeki söyleşinin özeti )

Cumhuriyetimizin yazılı tarihi, CHP’nin arşividir. Örneğin,1923’de Cumhuriyetin açıklanmasını izleyen günlerde, Mustafa Kemal, siyasal partilerden birinin iktidarıyla ülkenin yönetilmesini amaç almıştı. Demokrasi, ülkeye ancak böyle yerleşebilirdi. Bu düşünceye kendisi öncülük ederek “Halk Fırkası” nı kurdu. Nasıl, hangi koşullarda kuruldu, Halk Fırkası’nın yönetimi nasıl oluştu, hangi üyeler hangi görüş ve düşüncede idiler, bugün bu soruların yanıtını bilmekten yoksunuz. Çünkü, 12 Eylül 1980 ile birlikte CHP’nin arşivine el konuldu, hiç kimse o tarihsel arşivin nerede olduğunu bilmiyor. Umudumuz SEKA’ya gitmemiş olması ve günün birinde CHP’ye geri dönmesidir.

Halife olan padişah ile şeyhülislam kıskacı arasında yüzyıl’lar boyu, Anadolu insanı, her tür haktan yoksun yaşamaya tutsak edilmişti. Eğer, Anadolu aydınlanacaksa, yaşayanlar, niçin yaşadığını ve hangi haklara nasıl sahip olacağını bilmeli, devlet, onun inanç ve kanılarına karışma hakkını kendisinde görmemeliydi. Gerçekleştirilen tüm devrimlerin yaratıcısı “sekular devlet” kavramıydı, bu kavramın sahipliğini de Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Fırkası üstlenmişti. Özetle: Saltanat yerine Cumhuriyet, kul yerine yurttaş, dogmalar yerine bilim.

Bu üç boyutlu devrimlerin tümü, “evrim” içinde gerçekleşmiştir ve evrim içinde devrim’in, tarihte bir ben-zeri de yoktur.

Cumhuriyetimizi var eden koşulların tümü, Mustafa Kemal Atatürk-İsmet İnönü sentezinin ürünüdür. İnönü, hiç-bir zaman, Mustafa Kemal olamamış fakat, ondan kop-mamıştır. Zaten, hiçbir devlet ve siyaset adamı, Mustafa Kemal gibi olamazdı İsmet İnönü’nün büyüklüğünü, Mustafa Kemal Atatürk’ün devletine sahip çıkmasında görüyoruz. İkinci dünya savaşına girmemenin diplomatik başarısını sağlayabilmiştir. Ne var ki, İnönü’nün CHP’si, bir Mustafa Kemal’den yoksun olduğu için, Marshall planıyla ABD’nin başlangıçtaki güler yüzlü emperyalizmine Türkiye’nin kapılarının açılmasındaki sakıncayı sezemedi. CHP’yi bu kararıyla eleştirirken bir dış koşulu da gözden uzak tutmamak gerekir: Stalin döneminde, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı kendi coğ-rafyasına dahil etmeye ilişkin açık ve kapalı talepleri karşısında devlet politikası, kendisini Kuzey’den gelmesi olası tehlikeye karşı savunmayı ilke kabul etmişti. Sovyetler Blok’unun 1990’lı yıllarda dağılmasına değin bu politika, sürdü. Böylesi kurgulanan dış politika, dünya barışının bekçisi ve koruyucusu izlenimini uyandıran ve Batı’yı Nazizm’in çizmesinden kurtaran ABD’nin tek seçenek olması koşulunu ortaya çıkarmıştı.

1945’de Missury zırhlısının İstanbul’a gelişiyle başlayan ABDhayranlığı, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetini kendisine ba-ğımlı duruma getireceği, İnönü dahil, o dönemin hiçbir siyaset adamının zihninde kuşku yaratmamıştı. Sorunuzun yanıtı olarak Mustafa Kemal’in “tam bağımsızlık” ilkesinin İnönü dönemi ve sonrasında da CHP, tara-fından yeterince korunamadığını söyleyebiliriz. Önemli fark şudur:

Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomik gelişme modeli, planlı sanayileşme yöntemine dayanır. 1936 Sanayi Planında ele alınan yatırım projelerinin hemen hiçbiri, onu izleyen Celal Bayar döneminin son yılına kadar ele alınmamıştı. Örneğin, Mustafa Kemal’in 1930’lu yıllarda Sovyet Rusya’dan sağladığı tarım uzmanları tarafından Türkiye’nin Zirai Bünyesi konulu yaklaşık 500 sayfayı aşan araştırmada, “Alkoloid” tesislerinin kurulması öngörülüyordu ve 1936 İkinci Sanayi Planında verimlilik hesapları ile birlikte proje olarak yer almıştı, Mustafa Kemal sonrası CHP ve de Demokrat Parti(DP), böylesi bir projeye sahip çıkmadı. Et-Balık Kombineleri yapımı ve hatta sentetik Benzin projesi, Yunus Balıklarının teknik yöntemlerle korunarak balık yağı dışsatımında değerlendiril-mesi Kütahya Azot tesisleri projesi de aynı yazgıyı paylaştı, göz ardı edildiler. Celal Bayar İktisat Vekili olarak ikinci sanayi planını Millet Meclisine sumasına ve savunmasına karşın ne Başbakan ve ne de Cumhurbaşka-nı olduğu zaman bu projelerin adını anmadı. İkinci Dünya Savaşı koşullarında kaynak yetersizliğinin buna neden olduğu düşüncesini geçerli bulmak olanaklı değildir, çünkü,1945 sonrası örneğin Marshall Planı bu amaca yönel-tilebilirdi.

İnönü döneminde parti içinde,1940’lı yıllarda, “Mustakil Grup”un oluşturulması çok önemli bir adım idi, tek partili sistem içinde “muhalefet kanadı” oluşturulmuştu. Musta-killer Grubunun 1942 yılında hazırladığı İktisadi Raporu, bugünün Devlet Planlama Teşkilatının 1000’in üzerindeki kadrosuyla hazırlayabileeğini sanmıyorum.

İnönü de “kendine yeterli ekonomi” politikasını uygulamış 1948 yılında hazırlanan kalkınma planı ne yazık ki, daha sonraki Demokrat Parti iktidarı tarafından yok sayılmıştır. Bugün DPT’nin yok sayılması gibi.

1971 askeri müdahelesi, Demirel desteğinde ki sağ ve gerici örgütlenmeye karşıymış gibi görünüm altında, sol örgütlenmeyi yok etmeyi amaçlamıştı. Bugünün Ergenekon operasyonuna benzer tutuklamalar birbirini izledi. Ecevit’in CHPgenel sekreteri olarak 1971’e yüreklice kar-şı çıkışı onu umut durumuna çıkardı ve İnönü’nün yerine genel başkan olmasının yolunu açtı

12 Eylül 1980 askeri darbe, sol eğilimi ve CHP’nin Kemalist dokusu’nu ortadan kandıran, bugünün AKP’sini yaratan sonuçları getirmiştir. Özellikle 1983 yılında Turgut Özal’ın Başbakan yardımcısı daha sonra Başbakan oluşu, kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ın Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olarak atanması, 1983 yılında Milli Kültür Raporunun, Türk-İslam Sentezi ekseninde hazırlanması, din temeline dayalı eğitim ve yönetim biçiminin alt yapısını oluşturmuştu. Bu rapor, yönerge olarak kamusal yönetimin her kademesine tebliğ edilmiş, Cumhuriyetle üstü kapalı hesaplaşmanın açık ve cepheden hesaplaşmaya dönüşmesinin yöntemini amaçlanmıştı. Bugünün AKP’si o projenin ürünüdür.

25 Şubat ve 27 Nisan ve PKK, aslında Cumhuriyete meydan okumanın provalarıdır. Gelecekte, “Türk-Kürt-İslam” Sentezi’nde odaklanan “Federatif İslam Cumhuriyeti” ile burun buruna gelirsek kimse şaşırmamalıdır. Bu sisteme karşı çıkması olası dinamikleri yok etmenin aracıdır Ergenekon Operasyonları. Avrupa Birliği ve ABD’nin ülkemizdeki insanlık ve hukuk dışı uygulamalara seyirci kalmaları başka nasıl açıklanabilir?

CHP, ne denli etkin olmaya uğraşırsa uğraşsın, başarı sağlayamayacağı açıktı. Çünkü 12 Eylül 1980 sonrasının Türkiye’si’nden ancak bugünlere ulaşılmıştır. Bugünlerin temel özelliği, paranın para kazandırmayı amaçlayan ekonomisi, şirketleşen devlet ve (devleşen değil, birbirini ve devleti de satın alan) devletleşen şirketler ve yazgısına boyun eğen, umarsız, tepkisiz, miskinleşen toplum.

Kanımca bugünün sorunu, Türkiye’miz için, artık ideolojik farklılıkların ötesinde Mustafa Kemal’in Çankaya’sına, Mustafa Kemalin ulusuna ve Mustafa Kemal’in devletine sahip çıkma sorunudur, ne sol ne de sağ sorunu değildir. 28 Şubatın Sincanı, 2010 sonrasının Türkiye’si olabilir. AKPrejimine muhalif partiler ve CHPbunun ayırtında mıdır, bilemiyorum.

Toplumda ya da siyasal arenada, CHP’nin 1973 ve 1977 seçimlerinde başarı kazanmasında, ne “halk sektörü”, ne sosyal adalet”, “sosyal güvenlik” ve de “emek” gibi de-ğerlerin etkili olduğunu (o dönemi ayrıntılarıyla yaşamış bir kişi olarak) düşünmüyorum. Akgünlere bildirgesini İstanbul da ne İl Başkanı Aytekin Kotil, ne de Genel Sekreter Orhan Eyüpoğlu okumuş değillerdi. Hiç birimiz se-çim alanında Halk Sektöründen, Öz yönetimden ya da sosyal adaletten söz etmedik. Bunları konu alsaydık, belki de dinleyici bulamazdık. Akgünlere Bildirgesinin sonuna Bülent Ecevit’in yerleştirdiği bir tümce kitleleri coşturuyordu: “Ne Ezen, ne ezilen, hakça bir düzen”.

İsmet İnönü gibi birini yıkıp, genel başkan olan kimdir merakıyla kitleler, meydanları dolduruyordu. Onun 1971 askeri muhtıraya Genel Sekreter olarak yüreklice karşı çıkması, gençleşme gereksinimi duyan CHP’nin umut-larını İnönü’den alıp, Ecevit’e aktarmıştı. CHP, yeniden diriliyor gibiydi.

CHP’yi devinime geçiren ve kitleleri peşinden sürükleyen, ne ideoloji ve ne de ilkelerdi, sadece ve sadece “umut” denilen gizemdi. Türkiye’nin şimdi buna gereksinimi var. CHP, bugünkü yapısı ve olaylara bakış açısıyla bu gereksinimi karşılayabilir, değerlendirebilir mi, bilemi-yoruz.

Ne var ki, bugün, genel başkan Deniz Baykal hangi konumdaysa, CHP, siyaset düzleminde o konumdadır. Bu konum ise stabil yani belirgin değildir. Nasıl bir ekonomi politikası izlenmesi gerektiği, monetarizmin nasıl reel ekonomiye dönüştürüleceği, geri ödenmesi olanaksızlaşan dış borç yükünden kurtulmak için nasıl bir büyüme stratejisi izleneceği, hangi ekonomik sektörün önceliği olması gerektiği, teknoloji tercihinde, istihdam açığı yaratmayacak biçimde, ne tür karar alınacağı, istihdamdaki tıkanıklığın ve artan işsizliği hangi araçlarla nasıl çözüleceği, sağlık ve eğitim sektörlerinde eşitliğin nasıl sağlanacağı, sosyal politikalarda devletin işlevinin nasıl düzenleneceği ve de AKPile başlayan, ülkenin bağımsızlığını zedeleyen, özelleştirilen temel sektörlerde devlet etkinliğinin yeniden nasıl yaratılacağı, adaletsiz gelir dağılımının nasıl giderileceği, din temeline dayalı eğitim çizgisinin “bilimin gerçek yol gösterici” çizgisine nasıl çekileceği, sosyal hu-kuk devleti koşullarının yeniden nasıl yaratılacağı sorun-larında CHP’nin kapsamlı, çözümlü tasarımı var mıdır bi-lemiyorum.

Bugün, CHP’nin toplumsal desteğe yeterince sahip olamaasını, sadece CHP’nin değil, aynı zamanda halkın yanılgısı olarak ta kabul etmek gerekir. 12 Eylül 1980 askeri darbe, bugünün daha çıkarcı ve yazgıcı halk yığınlarını ortaya çıkarmıştır. Toplumun siyaset dışına itilmesi çok yanlıştı. Çağdaş toplumlar siyasetle birlikte yaşar. Bu, siyasetçiyi yaratmasının da yoludur. Siyaset kültürü ancak böyle gelişir. Tanık olduğum bir gerçek şudur. CHPüyelerinden kim varoşlara giderse, “ne getirdin “ sorusuyla karşılaşmaktadır. AKPahlak dışı çok yanlış bir alışkanlığı “sosyal yardım” adı altında yürürlüğe koymuştur. DPT’de ha-zırlanan “Milli Kültür Raporu, “Din haritası hazırlanma-sı” görevinin devlete verilmesini ön koşul görmüştü. Eğer böylesi görev yerine getirilmiş ve din haritası hazırlanmış ise, AKP, kimlere bulgur, fasulye, kömür veri-leceğini biliyor demektir. Bu, Cumhuriyetin, demokrasinin, insan onurunun ve ahlakın yozlaştırılması değil de nedir?

CHP’nin parti yapılanmasında yanılgılar olmadığını düşündüğüm sanılmamalı. Ne var ki, kendi ilke ve prog-ramına uygun davranmayan parti yapısı, bugünün sonucu değil. Böylesi bir sonuçta, Ecevit’in 1977 seçimleriyle birlikte göze aldığı yanlışlıkların da payı var. Örneğin:

Halk Sektörü ilk kez 1970 yılında tarafımdan ortaya atıl-mıştı. Hacettepe Ekonomi bölümünde çalıştığım zaman, Ecevit’in kontenjanından TBMM’ne üye olduğumda bu sektörü bana kurduracağı vaadine güvenmiştim. Dr. Alev Coşkun, özyönetimin uygulayıcısı olacaktı. Vedat Dalo-kay’ın, kentleri iç göçe karşı korumak amacıyla “Uydu Kentler” projesi ele alınacaktı. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) Halk Sektörü ile Köykentler’in bir bütün olduğu kanısındaydı. Sonradan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olan Cahit Kayra ile Akgünlere Bildirgesini hazırlarken, Genel Başkan Ecevit, “Tüm sosyal güvenlik kurumlarının, Emekli Sandığı, SSKve BAĞKUR un bir çatı altında toplanması ilkesini beğeniyle karşılamıştı. Bu ilkelerin hiç biri Ecevit’in Başbakan olduğu hiçbir dönemde söz konusu olmadı ve adı bile anılmadı.

Tüm bu aksak yapılanmaya karşın, o günlerin CHP’si bugünlerin CHP’sinden daha fazla halka yakındı. Umut olmayı yitirme aşamasına henüz adım atılmamıştı.

Bugünün CHP’si önce kendi içinde demokrasiyi yeniden oluşturmak zorundadır. Genel başkan adayı olabilmeyi delegelerin yüzde 20’sininin (hem de divanda) imzasına bağlayan koşul, demokrasiye aykırı olduğu kadar, genel başkanlık tekelini de yaratmaktadır. Bundan rahatsızlık duyması gereken kişinin Deniz Baykal olması gerekir. Genel Başkanlığının sürüp gitmesini tüzüğün bu koşuluyla sağlaması, örgüte ve de kendisine güvenmezliğin ürünü olarak yorumlanabilir. Bu koşul, CHP’nin eskimesi, etkisizleşmesi sonucunu getirmekte.

CHP, sekular devletin laiklik ilkesini amacından saptırma, gerici yığınlara ödün verme biçiminde algılama lüksüne sahip olmamalı. Kara çarşaflı kadına CHP’nin rozetini takarak onu partiye üye yapmak, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetiyle bağdaşamaz. CHP’nin böylesi oppurtunizme gereksinimi olmamalıdır.

CHP’nin ekonomik siyaseti belirginleşmeli, temel üretim tesislerini özelleştirme adı altında blok satışla, elden çı-karmaya karşı tutumunu açıklamalıdır. Ülkenin siyasal, ekonomik ve etnik kuşatma altına sürüklenmesine nasıl karşı çıkacağını belirlemelidir.

AKPiktidarını eleştirmekle yetinmek, CHP’ye siyasal iktidarın kapılarını açamaz. Eğer amaç, iktidar olmak ise, topluma ülkenin darboğazdan çıkışının çarelerini açıklamak zorundadır. Yönetici kadronun “parti içi iktidar” ile yetinmesi süreci terk edilmelidir. Şimdilerde yeni siyasal oluşum özlemlerinin kaynağında sadece AKP’nin yanlışları değil, fakat, aynı zamanda CHP’nin ülke sorunlarına yabancılaşmasının da payı olduğu yadsınamaz.

CHPgençleşmeli ve genç kadrolar, CHPiçinde Türkiye’-yi tartışma olanaklarına kavuşturmalıdır. 1973 ve 1977 se-çimlerindeki başarı, aslında gençlerin başarısıydı. Kadın Kolları ve Gençlik Kolları, CHP’nin yüreği ve beyni idi. Bugün CHP, bu yürekten ve beyinden yoksun düşmüştür. CHP’nin kendi içine kapalı olmaktan kurtulması, CHP’nin yönetim burjuvazisinden kurtulmasıyla olanaklıdır. CHP’nin 1970’li yıllarının öğretisinin güncelleşmesine ve bünyesindeki gençlerin tüzel kişiliklerini kazanmasına gereksinimi var.

Özetle, CHP, iktidara yönelik yeni bir strateji oluşturmalıdır. Bu ise Mustafa Kemal’e sahip çıkmayı gerektirir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail