Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 81 Geri Tavsiye Et Yazdır


GÖKSÜNDE YUNAN MADALYASI TÜRK ASKERİ ve İSMET İNÖNÜ

Turgut Özeke ,Prof.Dr.

Prof.Dr.Özeke, babası Ahmet Duran’ın anılarını bir kitapta toplamış. Henüz basımı gerçekleşmedi. Okumak olanağını edindiğim kitabında henüz genç bir general olan İsmet İnönü’nün. nasıl bir devlet adamı olduğunu açıklayan bir anıyla karşılaştım.,O anıyı, kitabın basımından önce okuyucularımızla paylaşmama izin verdiği için Prof-.Özeke’ye teşekkür ediyorum. Zarif, ince ruhlu ve insancıl bir çocuk hekimi, öğretim üyesini tanımak istiyorsanız, onu görmelisiniz.

Sözü Prof.Dr.Özeke’nin pederi Ahmet Duran’a bıraka-yorum:

***

TREN İSTASYONUNDA İSMET PAŞANIN TEFTİŞİ

Sakarya nehri kıyısından geçiyorduk. Her geçtiğimiz kasabada sevinç gösterileri ile karşılaşıyorduk. Gösterilerin hepsi birbirine benziyordu, hepsi de sevinç gözyaşları ile “yaşa, varol” diye bağırıyorladı.. Bize uzatılan elleriyle sanki her birimizi kucaklamak istiyorlardı. Bu öyle bir duygu idi ki, sözcüklerle anlatılamazdı.. Meğer insan yüreği ne denli dayanıklı, bizim asker yüreğimiz de ne denli duyguluymuş!

Birliğimiz hızla Adapazarı ve İzmit’e doğru ilerliyordu. Yolda çoğunlukla arkadaşım Erbaa’nın bir köyünden olan Mehmet çavuşla beraber yürüyorduk.. Yol, Sakarya nehrinin kenarını izliyordu. Nehrin renginin kimi zaman kırmı-zı olduğunu görüyorduk. Giderken yolumuzun üzerinde gruplar halinde esir düşmüş düşman askerlerine rastlıyor-duk. Askerlerin bazılarını yol inşaatında çalıştırıyorlardı. Bozulmuş yolların hiç olmazsa geçit verecek kadar açıl-ması lazımdı..

Onlara da acıyorduk. Onlar da insandı. Onlar da buraya isteyerek değil, birileri tarafından getirilmişlerdi. Onları da bekleyen aileleri, çocukları ve belki de arkalarından gözyaşı döken sevgilileri vardı. Askerlerin bazıları iyi giyimliydi. Bazılarının ise üstü başı bizimki gibiydi.

İyi giyimli iki Yunan askeri ile el kol işareti ile anlaştık. Askerin sırtında çok güzel mavi renkte yarım ceketi ve sırtında da katlanmış vaziyette güzel bir paltosu vardı. Bir de gerçek deriden yapılmış yan çantası. Bu Yunan askeri belli ki rütbeli birisiydi. Bizim paltolarımız son derece eskimişti. Çantalarımız ise bezden yapılmış artık yırtılma aşamasına gelmişti

Askerden paltosunu istedim, fazla bir şey söylemeden ver-di. Çantasını da işaret ettim onu da verdi. Zaten içinde fazla bir şeyi yoktu. Ben de ona bez kendi çantamı ver-dim. Böylece karşılıklı bir alışverişimiz olmuştu. Rızası ile verip vermediğini pek düşünmedim doğrusu, fakat, ben çok memnundum. Çünkü çantam yenilenmiş, gerçekten kalın kumaştan yapılmış, gayet iyi dikilmiş paltom olmuştu. Bu paltoyu terhis olduktan sonra eve getirdim, yıllarca giydim. Her defasında o günleri ve o askeri hatırladım. Çanta ise evimizin demirbaş hatıra malzemesi oldu ve uzun yıllar kullandık

Gerçekten düşman askerleri çok donanımlıydı, her şeyleri vardı. Sonradan öğrendiğime göre Sakarya savaşında yenilip Eskişehir, Afyon yörelerine geri çekildikten sonra çok büyük takviye almış, asker sayısını artırmış ve malzeme bakımından da desteklenmişler. Bu desteği daha çok İngilizler sağlamış. O nedenle, giyim kuşamları çok yeniydi. Basit gibi görünen bu küçük şeylerin bile, o günlerde bizim için çok büyük değeri ve anısı vardı

Bir iki gün sonra arkadaşım gülerek yanıma geldi. Ya-kasında gümüş bir Yunan madalyası vardı. Bana gösterdi ve Yunan askerinden aldığını söyledi. “Benim artık ma-dalyam da var” diye bana biraz da gösteri yaptı. Köyüne gidince herkese göstereceğini söyledi.

Bizler de gençtik, başkalarını gördükçe güzel şeylerimiz olsun istiyorduk. Çünkü bizim donanımlarımız son derece zayıftı. Ancak İstanbul’a girdikten sonra yeni elbiselerimiz olabildi. Bozguna uğramış Yunan ordusunu batıya doğru izliyorduk. Kentlerimiz, teker teker işgalden kurtulmaktaydı, önümüze fazla bir kuvvet çıkmıyordu. Biz yine de gerekli önlemleri alıyorduk elbette. Geceleri sağdan soldan yine de silah sesleri geliyordu. Öncü birlikler çatışmaya giriyor muydu, bilmiyorduk.

Kentlere Türk askerinin girmesi, yani kentin kurtuluşu çok büyük gösterilere neden oluyor halk bizleri coşkuyla, sevinçle karşılıyordu. Yaklaşık üç yıldır işgal altında kalan Vatan toprakları karış karış, kentlerse teker teker kurtuluyordu. Halk arasında varını yoğunu askerlere ikram etmek isteyenler de vardı. Fakat, bizler disiplinimizi bozmadan yürüyor, ancak sağa sola el sallıyor, selam verebiliyorduk. Komutanlarımız bu kadarına izin veriyorlardı. Düşman zulmünü ve her an ne olacağını bilmedikleri güvensiz günleri yaşayan insanlar, artık sevinçten bayram yapıyor, dualar ediyorlardı.

Gümüş Madalya

Bu yolculuk sırasında hiç unutamadığım Adapazarı istas-yonunda İsmet Paşa’ya verdiğimiz teftiş ve teftiş sırasında yaşadığımız olaydır.

Adapazarı, gelirken gördüğümüz kasabalara göre büyükçe bir kent gibiydi.. Oradan İstanbul’a artık trenle gidecektik. Böyle söylentiler vardı. Tabi günlerce süren yorgunluktan sonra trenle seyahat etmek, istediğimiz ve beklediğimiz bir şeydi. Gerçekleşir miydi bilemiyorduk. Adapazarı’nın içine girdikten sonra bizleri tren istasyonuna yakın bir büyük bir alanda (karargâhta) topladılar. Burada birkaç gün kaldık. Kendimize çeki düzen verdik.

Bir sabah, “İsmet Paşa İstanbul'dan gelip Ankara’ya gidiyormuş. Geçerken askeri teftiş edecekmiş” dediler. Lozan barış anlaşmasını imzalamış diyenler de vardı. Hemen hazırlık başladı. Bu haberden sonra bizleri daha sıkı dene-timden geçirdiler. Daha sonra istasyon boyunca sıraya dizdiler. Tekrar tekrar her şeyimizi gözden geçirdiler. Hatta elbiseleri kötü olanlara yeni elbiseler verdiler. İsmet Paşa’nın teftişe geleceğini, nasıl selam duracağımızı ve nasıl cevap vereceğimizi birkaç defa anlatıp uygulamasını yaptırdılar. İsmet Paşa’nın her söylediğine “sağol!” diye cevap verecektik. Beklemeye başladık.

Yaklaşık bir saat sonra İsmet Paşa’yı taşıyan tren geldi. Önümüzde durdu. Düdükler çaldı, komut verildi, bizler de selam vaziyetine geçtik. Heyecandan titriyorduk. İsmet Paşa arkasında yaverleri ile trenden indi. Sağa sola şöyle bir göz gezdirdi. Komutanlarımızın selamlarını aldı. Komutanlarla biraz konuştuktan sonra doğru birliğin baş kısmına gitti. Selam vererek önümüzden geçmeye başladı. Beş on adım atıyor, yüksek sesle “Nasılsınız evlatlarım?” diyordu. Bizler de hep bir ağızdan “sağ ol” diye bağı-rıyorduk “Siz sağ olun evlatlarım, siz sağ olun!” diye yanıt veriyordu.

Benim yerim en önde sıranın orta kısımlarındaydı. Ya-nımda Erbaalı arkadaşım vardı. Onunla hep birlikte yürümüştük.. Askerlikte hemşehrilik kardeşlik gibidir, bir tür kader ortaklığıdır. Asker arkadaşım daha önce Yunan askerinden alıp bana gösterdiği gümüş madalyayı ne düşünce ile bilinmez yakasına takmış. İsmet Paşa’nın gözü tam karşımızdan geçerken, yanımda duran askere takıldı. biraz duraksadı, kızar gibi oldu, askere sordu

-Nereden aldın bu madalyayı ?”
Asker cevap verdi :
-Yunan’dan aldım komutanım

Paşa, fazla beklemedi, hafif bir şekilde gülümseyerek, hemen “At onu yere!” dedi. Asker madalyayı çıkarıp yere attı. İsmet Paşa madalyayı ayağı ile üzerine basıp geriye doğru itti. Hemen yaverine emir verdi: “Alın bu askerin künyesini” dedi. Askerin künyesini aldılar, adresini, şubesini yazdılar ve gittiler. Paşa da yürüdü gitti. Tabii askerde bir korku başladı. “Acaba bana ne yapacaklar?” di-ye çok telaşlandı Ben de onu “bir şey yapmazlar” diye teselli ettim. Bu korkusu teskere alana kadar sürdü.

Teftiş bitti. Tren hareket etti. Selamlarımızla Paşa’yı uğur-ladık

Askerlik bitti, İstanbul’a girdikten sonra teskerelerimizi aldık. Memleketimize döndükten yaklaşık bir yıl sonrasıydı. Bir gün Niksar’da, çarşının alt başındaki kahvenin önünde oturuyordum. Hava çok sıcaktı, vakit akşam üze-riydi . Tesadüfen yola bakıyordum. Uzaktan iki silahlı jandarmanın arasında gelen bir köylü gördüm. Köylünün üstü başı dökülüyordu. Ayağındaki çarık ise neredeyse parçalanmış gibiydi. Grup bana doğru iyice yaklaşınca baktım ki ortadaki köylü benim Erbaalı asker arkadaşım. Ayağa kalktım, arkadaşım beni görünce çok sevindi. Önlerine çıktım “Ne oldu?” diye uzaktan seslendim. Askerler yüzüme baktılar, aldırmadım. Adam yüksek sesle “Beni askerlik şubesinden çağırmışlar, askerler tarladan aldılar şimdi şubeye gidiyoruz” diye üzgün, cevap verdi. Yanına biraz daha yaklaştığımda “Sen de biliyorsun, askerliğimizi beraber yaptık”,dedi. “Teskeremizi birlikte aldık, kaçağımız yok. Beni neden çağırdılar, bilemiyorum”. Daha sonra “Ne olur benimle sen de gel”, diye rica etti. Ben de hemen peşlerine takıldım. Askerlik şubesi o zaman Niksar kalesindeydi. Kaleye tırmanıp biraz dinlendikten sonra komutanın odasına girdiler. Biraz sonra beni de içeri çağırdılar. Komutan soruyordu :

-Falan köyden, falanca oğlu falan sen misin ?.
Adam “Benim”, diye cevap verdi.
-Tezkeren nerde, hüviyetin nerde?.
ey söylemediler, yanımda yok . Bunun üzerine komutan bana döndü
-Sen bu adamı tanıyor musun ?.,
-Evet, tanıyorum. Asker arkadaşım”, diye cevap verdim.

Komutan bu sorgulamalardan ve benim de adımı adresimi aldıktan sonra tatmin oldu. Çekmecesinden bir kutu çıkardı, gözümüzün önünde kutuyu açtı. İçinden çıkan gümüş madalyayı arkadaşımın yakasına taktı. Gülüm-seyerek, “Bunu sana İsmet Paşa gönderdi”,dedi. Daha sonra belgesini verdi. Zabıt tutulup arkadaşımın parmak izi, benim de şahit olarak imzam alındı.

Arkadaşımla beraber oradan ayrıldık. Dönüşte, kendisini misafir etmek istedim, ısrarla, “döneceğim” dedi. Akşam olmaya başlamıştı, gideceği yol altı veya yedi saat sürü-yordu. Zaten yürüyerek gelmişlerdi, tekrar “kal”dedimse de “hayır” dedi, “kalmayacağım”. Bir çay bile içmeden, köyüne dönmek üzere, yaya olarak yola çıktı. Giderken, “Beni tarladan aldılar, ne olduğunu anlayamadık. Yengen çok üzüldü, evde çocuklar ağlıyor. Hepsi merak içindeler. Bir an önce dönmeliyim”, dedi. Ona fırından bir somun ekmek alıp verdim. Bir şişe su bulduk. Bana teşekkür etti. Olasıdır ki cebinde parası bile yoktu. Vedalaştık. Madal-yasına sevinip sevinmediğini bile anlayamadım, bilemi-yorum. Bu olayı ibretle hep hatırlarım.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail