Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 81 Geri Tavsiye Et Yazdır


GÜNEYDOĞU’NUN DÜNÜ, BUGÜNÜ

Aydemir Ceylan
Emekli Vali

Ayrılıkçı akımların filizlendiği 1970’li yıllarda İdil ve Kulp Kaymakamlığı yapmıştım. O yöreyi karış karış bilirim desem abartmış olmam. Eşkıyasıyla, kaçakçısıyla, ağasıyla, şıhıyla, yılanıyla, akrebiyle alacakaranlık kuşağında bir bölgeydi Güneydoğu. Ülkenin başka hiçbir yöresinde görülmeyen sorunlar yumağı içindeydi. Kimi geceler, sıkıntılarını ve yalnızlıklarını iliklerine kadar yaşayarak sınır boylarındaki Mehmetçik’le birlikte bulutlara yapışmış dağlarda göçer çadırlarında göçerlerle beraber-dik. Bu insanlar benim insanım, sorunların çözümü, onla-rı anlamaktan, sevgiyle, adaletle yaklaşmaktan geçer demiştik. Kaymakam olarak İdil’de bulunduğum süreçte (1968-69) kendi ilçemde ne beni ve nede güvenlik güçlerimizi tedirgin edecek hiçbir olay, yaşamadık desem yeridir. Tersine, İlçe merkezinde olsun köy gezilerinde olsun halkın içinde, çekinmeden korkmadan dolaşabiliyor, sıcak ilişkiler içinde olabiliyorduk. Öyle arkamda, önümde jan-darmayla dolaşmayı bir gün olsun düşünmemiştim. Ay-rımcılığı, Kürtçülüğü ima edecek bir söz ve davranışla da hiç karşılaşmadım.

Ancak, Cizre’de kıpırdamalar başlamıştı. Uzakta da olsa, Kızıltepe ilçesinde pankartlı gösterilerin, yürüyüşlerin yapıldığı duyumlarını alıyorduk. Özellikle, Cizre’de ve hemen yanıbaşındaki Silopi’de gelişmeler kaygı vericiydi. Cizre’de Nurettin adında bir avukatın örgütlenme ve propaganda işlerinde öne çıktığı söyleniyordu. Hayallerindeki Kürdistan devletinin Bakanı gibi göstermeye çalışıyordu kendisini.

Örgütlenme ve propaganda, tüm Güneydoğu’ya yayılıp eylemler aşamasına geçildiğinde, “Silahlı Kuvvetler” dışındaki devlet örgütlerinin bunlarla başa çıkmasının olanaksızlığını görüyorduk. Devlet etkinliğindeki boşluğu aşiretler, şeyhler, ağalar doldururken, bir gün ayrılıkçı örgütlerin onların yerini alması kaçınılmazdı; bu daha da tehlikeliydi.

Aradan onlarca yıl gerçti. Şimdilerde tüm ülke, Kürt sorununu ya da Büyük Ortadoğu Projesi’ni tartışıyor. Ço-ğunluğumuz “ulusal bütünlüğümüz parçalanıyor” kaygısı içinde. Kimi yetkililer de oraların doğa koşullarını, sosyo- ekonomik ve kültürel yapısını bilmeden, araştırmadan ahkam kesiyor, sorunu daha da karmaşıklaştırmaktan öteye geçmeyen sığ projeler üretiyor.

O bölgelerde yıllarını geçirmiş, halkla, sorunlarıyla iç içe olmuş vali ve kaymakamların televizyonlara, gazetelere çağrıldığını, görüşlerinin alındığını gördünüz, duydunuz mu? Günümüzün aymazlık içindeki kimi siyasetçisine, vurdumduymaz kimi aydınlarına bakarak ülkemizin geleceği için endişelenmemek de olanaksız. 60’lı, 70’li, 1980’

li yıllarda da bu böyleydi. Sık sık hükümet değişikliklerinin yaşandığı koalisyon dönemleri... Çirkin siyasetçi-nin siyasal rant uğruna Anadolu’daki ulusalcı devlet yapısını, toplumsal huzuru nasıl ufaladığını, devlet görevlilerini nasıl kendilerine benzetmeye çalıştıklarını gördük yaşadık o zamanlar. (Bakınız: Bir İhtilal Bir Darbe Arasında 20 Yıl, Bir Cumhuriyet Valisinin Anıları, İleri Ya-yınları, 2006)

Ayrılıkçı Akımlar

Ayrılıkçı akım, Kürtçülük, yıllardır üstesinden geleceğiz diye binlerce insanımızı, askerimizi yitirdiğimiz, Amerika’nın Irak’ı işgaliyle daha da karmaşık konuma gelen sorun! O yıllarda bu olumsuz gelişmeleri, nedenlerini, zaman geciktirilmeksizin alınması gerekli önlemleri içeren bir rapor hazırlayarak, ‘gizlidir’ damgasıyla Mardin Valiliğine, bir kopyasını da Başbakanlığa iletmiştim.. Sonucu ne oldu hiçbir zaman öğrenemedim. Çok uzun yıllar sonra, Mülkiye Müfettişi iken Çankırı Valiliğine atanan sonra da merkeze alınan arkadaşım Erbay Fiş ile, içinden çıkılmaz noktaya gelen PKKterörünü tartışıyorduk aramızda.

Devletin ayrılıkçı akımların önlenmesinde çok geç ve yetersiz kaldığını, o bölgedeki yetkililerin gelişmeleri görmezden duymazdan geldiklerini, dertlenerek konuştuktan sonra bir anısını şöyle anlattı:

Mülkiye müfettişiyken, 1977 seçimlerinden sonraki kısa süreli CHP Hükümeti döneminde İçişleri Bakanı Necdet Uğur, birkaç müfettiş arkadaşa “Gidin bakalım Mar-din’e, oralarda Kürtçülük konusunda neler oluyor” demişti. Mardin’ giderek Valiliğe ulaştık. , Valilik yetki-lilerine bugüne kadar bu konularda hazırlanan ve Ankara’ya gönderilen raporlar varsa getirin dedik. Daha sen İdil Kaymakamıyken yazdığın raporu getirip önümüze koydular! Çok şaşırmıştım.”

Bu anıya sevinmeli mi yoksa üzülmeli miydim? (Adı a.g.e,, s.267)

Kimileri duygu sömürüsü yaparak, Devletin Doğu ve Güneydoğu sorunlarına eğilmediğini, bu bölge insanla-rının çağdaşlaşmasına, uygar yaşam düzeyine ulaştırıl-masına kasıtlı olarak ket vurulduğunu söyleye gelmiş-lerdir. Bu varsayımlarına temel olabilmesi için de ideo-ojik bir pencere açıp “Derin devlet böyle istiyor” demekte sakınca görmemişlerdir. Kimi haklı yanları olsa da bu tezleri abartılı buluyorum, bu doğrultuda, Cumhuriyet hükümetlerinin kasıtlı ve saklı ideolojik bir plana sahip olduğunu da hiç düşünemiyorum.

Arap yarımadası, Anadolu’yu öylesine sıkıştırıp itmişti ki, üçbin metreye ulaşan yüksekliğiyle Toros dağları oluş-muştu. Mezapotamya uygarlığını yaratan Fırat ve Dicle nehirleri, bu yüksekliklerden doğup besleniyor ancak nimetlerini “Aşağı Mezapotamya” ya sunuyordu. Savaştan yeni çıkmış emperyalizmi yenilgiye uğratırken yorgun düşmüş Türkiye’nin petrol için yeni bir savaşı göze alması düşünlemezdi. Genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti, misak-ı milli sınırları içinde kalmaya zorunluydu. Varsayalım ki, Musul, Kerkük sınırlarımız içinde kalsaydı, Doğu ve Güneydoğu’daki o çetin, baş edilmesi güç doğa koşullarının üstesinden gelinebilir miydi? Düşük düzeydeki yetersiz tasarruflarını misak-ı milli sınırların dışındaki alanlarda yatırıma dönüştürebilir miydi Osmanlı dış borçlarını da ödemek zorunda olan genç Cumhuriyetimiz.

Devletimizin kısıtlı olanaklarına karşın, Güneydoğu’da birinin kendi yöresinde yatırım yaptığına tanık oldunuz mu?Tersine özellikle İstanbul’a göçmüş, kimisi önemli iş adamı kimileri de, mafya benzeri örgütlerin kurucusu olmuştur! Aralarında holding kurup Türkiye siyasetini ve kamuoyunu yönlendirenler de var!

Bölgenin geri kalmışlığının bir başka nedeni; feodal düzenin bir türlü kırılamamış olması. Genel seçimlerde halkın oyları, aşiret reislerinin, hazine arazileri üzerine yerleşmiş toprak ağalarının, şıhların, şeyhlerin güdümün-de parlamentoya ya kendileri ya yakınlarını göndermişlerdir.. Halkı çağdaşlaştıracak, gönence kavuşturacak yeni bir düzen yerine statükonun devamından yana oldular. İsteselerdi Güney Doğulu milletvekilleri bir Toprak Reformu Yasasını da mı hazırlayamazlardı?

Göçer Çadırında Bir Gece

Kulp kaymakamıyken Muş iliyle bir sınır sorunu çıkmıştı. Kulp’tan, Muş sınırına üç-dört saatlik yolculukla varabile-cektik oraya. İlçe Hükümet Tabibi Dr. Kemal’le yola çıktık sınıra vardığımızda öylesine yüksekteydik ki, sanki dünyanın üzerine çıkmıştık. Aşağılardaki dağların üzerine bulutlar serilmiş! Öğleden sonra geç saatlerde işimizi bitirdik, sorunlu sınır konusundaki görüşlerimizi tutanak-lara geçirdik. Bölgede çadır kurmuş göçerler geceyi onlar-la geçirmemizi istediler. Kabul ettik.

Dağların kuytu bir yerinde, meşe ağaçlarıyla çevrili genişçe bir çayırlıktaydı göçer çadırları.. Sağ taraftaki kayalığın dibinden oradakilerin gereksinimi karşılayacak küçük bir dere aşağılara doğru akıp gidiyordu. Konuk olduğumuz için, obanın erkekleri saygı ve güler yüzle karşıladılar bizi. Kadınlar uzaktan güler yüzle bakıyordular, kaç-göç yoktu. Göçer başı, hissediyordum ki bize çaktırmadan akşam ziyafeti ve kalacağımız çadırın hazırlanması için sağa sola emirler veriyordu. Keçilerden birini kesmek üzere boynuzlarından tutup derenin aşağılarına doğru sürüklediler. Birileri de çalı çırpı toplayıp üzerine kalın meşe kütüklerini yerleştirdi. Odunlar çatırdayarak, kıvılcımlar saçarak yanmaya başladı. Beyaz başörtüsüyle bir genç kız dere kenarındaki yaşlı bir söğüt ağacının dalına astığı keçi tulumunu sallıyordu. Kısa sürede mis gibi tereyağı topakları oluşacaktı tulumun içinde. İyi ki fotoğraf makinemi almışım yanıma, o güzel fotoğraf hâlâ evimin duvarlarını süsler.

Hava iyiden iyiye serinlediğinde, kesilip sırığa geçirilen keçiyi yanan odunların oluşturduğu koca bir ateşin üzerinde yavaş yavaş çevirip, kızartmaya başladılar, ma-vimtırak, gri dumanlar, kokusunu her yana taşıdı. Biraz sonra da lüks lambasıyla aydınlatılmış çadıra davet edildik. Tertemiz bir yer sofrası kurulmuştu. Kuş uçmaz kervan geçmez dağ başlarında ancak bu kadar güzel ve zengin bir sofra kurulabilirdi. Kalın, renkli pazen minder-lere kurulduk, yanımıza dayanalım diye yastıklar koydular.

Yoğurtlu çorbamızı bitirmiştik ki nar gibi kızarmış, dumanı hâlâ tüten keçi koca bir tepsi içinde önümüze kondu. Bir tepsi de tereyağlı pilav. Rakılar açıldı, çay bardaklarına doldurdular. Bu kadar lezzetli, iyi pişmiş et bir daha yedim mi anımsamıyorum, o yüksek dağlardaki otların, yeşil çalıların, kekik topaklarının tadı keçi etinin içine sinmişti sanki...

Geç saatlere kadar, göçerlerin dağlardaki yaşamları, gelenek ve görenekleri üzerine sohbet yaptık. Öyküler dinledik. Çaylar içildi, yataklarımızı hazırladılar. Kalın yorganları üzerimize çektik. O yorgunluğun üzerine doyumsuz bir akşam yemeği, tertemiz bir hava ve sessizlik, öyle uyumuşuz ki, sabah Şoför Ekrem bizi uyandırdığında kahvaltı hazırlanmıştı bile. Birlikte fotoğraflar çektik, böylesine içtenlikli ağırlamalarından duyduğumuz mutluluk için teşekkür edip kucaklaştık, sevgiyle, saygıyla uğurladılar bizi.

O gün, o gece ne biz Türk’tük, ne onlar Kürt, sadece insan olmanın hazzını yaşamıştık.

Şimdi ne oldu da o güzelim insanlarla aramıza fitne soktular. İnsanlarımızı birbirinin karşısına çıkarmak ancak ülkemizde gözü olan emperyalizmin işine yarayacaktır. Bunun bilincinde olmamızın zamanıdır şimdi.

****

TÜRKİYE SORUNLARIkitap dizisinin yorumu.BİR ANI.

Sy.Aydemir Ceylan’ın “Güneydoğu’nun Dünü ve Bugü-nü”yazısı, belleğimize çakılı kalan bir anıyı tüm açıklığıy-la ortaya çıkaracaktır:

Yıl 1985’in ilk ayları. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) Bismil’e giderek TBMM’indeki en yakın arkadaşı Bahattin Karakoç’u bilgi vermeden görmeyi tasarlamıştı.

Diyarbakır’da Dicle otelinde geceyi geçirdikten sonra dolmuşla Bismil’e ulaşmayı tasarlıyordu. Bismil’e hareket eden minibuslardan hiç birisi kendisini kabul etmiyordu , yerimiz yok yanıtıyla karşılaşmaktaydı. DPTuzmanıyken çok kez uğradığı bu kent artık kendisine yabancıydı. Zaten tüm dükkanların tabelalarında “Başkent” yazılarını garip-

semişti. Diyarbakır’ın kısa sürede bu denli değişeceğini tahmin etmiyordu.

Bahattin Karakoç’a telefon etmek zorunda kaldı:”Bismil’e gelemiyorum, beni götürmüyor araçlar” demişti. Karakoç mavi arabasıyla gelip bir saat sonra kendisini alacak ve Bismil’e götürecekti. Dicle otelinin yakınındaki parka girip banklardan birine oturmayı denedi. Süngülü bir asker yanaşmış “yasak” demişti. Oysa park, bomboştu.

Acaba tören mi olacaktı. Kısa demir parmaklıklara daya-narak askerle konuşmaya başladı ve parka girmenin neden yasaklandığını dehşet içinde öğrendi. Sorusuna şu yanıtı almıştı :

-Mstafa Kemal Paşa’yı bekliyorum.
-Mustafa Kemal Paşa, Anıtkabirde.
-Yok efendi, burada, heykeli var. Heykeli bekliyorum.

Diyarbakır’da Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’si emperyalizmin yetiştirdikleriyle kendisine düşman olmaya başlamıştı.

Birkaç gün önce, Van’da büyük harflerle “TSK’alcı T.C, Kürdistandan Defol !!” yazılı bez parçası o ayrılıkçı politikanın pervasızca dışa vurumuydu. Bu ülkenin bir yurttaşı olarak, o gaflet ve ihanet içinde olanlara soru-yorum: Malazgirt Meydan savaşında 1000 yıl önce, Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i Alpaslan, yenil-giye uğratırken sizler neredeydiniz?. Kürdistan adında bir devleti ne zaman nerde kurdunuz ve Anadolu’nun o toprak parçasına bu adı ne zaman verdiniz? Kimi kimin ülkesinde kovuyorsunuz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yurttaşları olarak aynı coğrafyada birlikte ve eşitlik içinde yaşamanın koşullarını birlikte yaratabilmeli ve ABD-ABtimsahının ağzına düşmekten birlikte kurtulmalıyız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölünürse birlikte yokluğa sü-rükleniriz. Anadolu’nun güzel doğası, bizlere dar gelmesin.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail