Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 83 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM’NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi’nin açılışından 7 gün sonraki gizli celsede Mustafa Kemal’in konuşması bugünün devlet ve siyaset adamları için ders olmalıdır. Hemen hiçbir siyaset ve devlet adamı, ulusal birliğe ve yeniden sağlanması gerektiğine ilişkin ne tek bir söz ve ne de örnek olacak davranış sergilediğine tanık olamıyoruz.

Mustafa Kemal, o genç yaşında, 1 Mayıs 1920 günlü gizli celsede, belki de en uzun konuşmasını yapmak zorunda kalmış ve ülkenin dört bir yanında ayaklanmaların nasıl giderildiğini ve devam edenlerin nasıl giderileceğini anlatmıştı. O konuşmasını incelerken , kendisinin yalnız komutan, devlet adamı değil, ayrıca tarih bilincinde bir sosyolog olduğunu da düşünebilirsiniz. Şunları söylüyordu:

Asıl milletin vahdetini (birliğini) vücuda getiren ve İstanbul’un bulunduğu şeraite (koşullara) rağmen, bu vahdeti dahile ve harice (içe ve dışa) karşı göstermeye müteveccih (yönelik) bir maksat için yapılan teşkilat ise yalnız kuvayı milliye efradından (kişilerinden) ibaret değildir. Bilhassa bütün memlekette ve memleketin en ücra köşelerinde bile, vücuda gelmiş doğrudan doğruya kanuni ve medeni bir teşkilat ki ona “Müdafai Hukuk” teşkilatı diyoruz.

Onda silah mevzuu bahis değildir. Belki medeni, içtimai ve umumi noktai nazardan siyasi bir cemiyet demektir ve bu cemiyet her vilayet ve müstakil livalarda, biliyorsunuz “heyet-i-merkeziye”leri vardır.İşte Hükümet-i merkezi-yede merci bulamayan orduda, bittabi bir taraftan himaye edilmek,idame edilmek, sevk ve idare edilmek lüzumunu duyuyordu ve bu suretle“Müdafai Hukuk” teşkilatı kuvai

müsellahayı içine almış oluyordu. Bunu bir manzara ola-rak tasavvur edersek, demek ki:İstanbul’da bir Hükümet vardı ve onun zahiren bir ordusu vardı, fakat bir şey yapamıyordu. Diğer taraftan bir millet var ve milletin tesanüt ve vahdetini temin eden bir şebeke var. Sonra yine bir kuvvet var ki bu teşkilata tabi ve bunun ismi de “Kuvai Milliye”. Bittabi ordu zahiri haliyle böyle idi. Hâlbuki hakikatte cümlenizce malumdur ki; başlarında bulunan en büyük kumandanlarından en son neferine kadar, vatani olan mukaddes maksadın etrafında toplanmış ve mevzuu-bahis kadrosunun içine kendi kendine girmişti. Ancak faaliyetini resmi, zahiri bir tarzda yapamıyordu.

Böyle olmakla beraber ordu bir taraftan teşkilatı elinde tutan insanlardan, diğer taraftan İstanbul’daki Hükümeti merkeziyeden emir aldığı için sarih ve kat’i olarak her emrin her noktasına göre hareket etmediği zamanlarda görülmüştür. Bu noktada diğer mühim meseleden bah-setmek lazımdır .O da orduya bakan, iaşe ve iblas eden (besleyen ve giydiren) Hükümeti merkezi idi. Kuvayi milliyeyi iaşe eden doğrudan doğruya milletin kendisi idi ve millet tabii olarak duçarı taarruz eden yerdeki kısmı deruhte etmiş (üstlenmiş) bulunuyordu.

İlk tehlikeye maruz kalan civar halkı; bittabi kendi mevcudiyetini ve menfaatlerini muhafaza için lazım gelen kuvvetin iaşe ve iblasına sarf edecek parayı kendi aralarında toplamışlardı. Fakat böyle nazik meselelerde icabı gibi teşkilat ve tertibat olmazsa hiç şüphe edilmemek lazım gelir ki bir çok yanlışlıklar olur. Bunun önüne geçmek için tevessül edilecek yegâne çare; gayri muntazam ve gayri resmi usul ve şekilleri bertaraf etmektir.

Hükümeti merkeziye amil ve hakim oldukça, dahili memlekette ecanibin tesir ve müdahelesi (yabancıların etkisi karışması söz konusu) bulundukça, buna bittabi imkan bulunamaz

Kuvai Milliye, ordu, her şey, her vasıta artık doğrudan doğruya milletin tahtı emrindedir. Fakat iş memleketin müdafaası olduğuna ve bu işin ordunun da vazifei asliye ve hakikisi bulunduğuna göre bütün vasıtaların aynı emir ve kumandaya tabi olması lazımdır. Bittabi bu kumanda da şunun bunun elinde olmayacak, kuvanın heyeti umumiyesinin idaresi Meclisi Aliye’nize teveccüh edecektir.

Mustafa Kemal, Kuvai Milliye’nin düzenli bir orduya sahip olamayışını ve İstanbul’da Hükümet Merkezi adında bir gücün bulunmayışını, Millet Meclisini kurduğu günün ertesinde yani 24 Nisan 1920 de gizli celsede şöyle açık-lamaktaydı:

Efendimiz hazreti edayı salat için Camiye gittikleri za-man, kendisini muhafaza eden kıtaatı askeriye İslam aske-ri değildir. İngiliz askeridir. Bu şeraiti elimiyeye duçar olan Padişahımızla hususi temas dahi mümkün olamaz.

Yeni Osmanlı akımının çömezleri ve AKPiktidarına yapışık yandaş kimi yazarların Mustafa Kemal’in kişiliğinde İsmet İnönü’ye saldırıları, Cumhuriyete karşı yakın tari-himizi çarpıtarak, Vahidüddin’i (Tutanaklarda böyle yazı-

lı) bile savunmaya yeltenenler, onun Cuma namazına bile İngiliz askerlerinin koruyuculuğunda gittiğini unutmasın-lar. Ve gene unutmasınlar ki, Harbiye Nazırı Fevzi (Çak-mak) Paşa’ya imza ettirilen ve Vahidüddin tarafından yürürlüğe konan buyruk gereğince, İngiliz İşgal güçlerinin emirlerine uymak zorunluluğu getirilmişti.

Mustafa Kemal’in 1 Mayıs 1920 günlü gizli celsede yukarıya sadece bir bölümünü aktardığımız konuşmasında, ulusal dağınıklığı ve işgale karşı birbirinden farklı karşı gelişleri bütünleştirme, bir tek güce bağlanması gereğini ve bu gücün Millet Meclisi olmasını en doğru, en geçekçi ve gerekli bir kural olarak ileri sürmesidir ki, Kurtuluş Savaşı utkuyla sonuçlanmıştır.

Bugün de Misak-ı Milli sınırları içinde ulusal birliğimizi yeniden yaratmaya ve coğrafyamızı korumaya yönelik kararların çıkması ve uygulanması TBMM’nin görevi olabilmelidir. Böylesi TBMM’ye ülkemiz her zamankinden daha çok bu günlerde gereksinim duymaya başlamıştır. Öylesi TBMM’yi ergeç yaratacaktır, yaratmalıdır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail