Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 83 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


ÜLKEMİZDE BİLİMİN SEFALETİ

Ali Nejat Ölçen

Bilime Giriş: Her düşünce, iç çelişkileriyle doğar

Düşüncemiz, çelişkilerinden arınırsa doğru, geçek ve de geçerli niteliğe dönüşebilir. Hemen buna bir başka niteliği eklemek istiyorum. O düşünce aynı zamanda doğa ve toplum için yararlı olmalıdır. Doğru ve gerçek olan düşünce, emperyalizmin elinde doğa ve toplum için sakınca, zarar yaramamalıdır. Albert Einstein’ın “atomun parçalanarak enerjiye dönüşüm kuramı” emperyalizmin elinde doğayı ve toplumu yok eden bombaya dönüşmemeliydi. Salt doğru ve gerçek olan düşünce, doğayı ve insanı yok oluşa sürükleyecek teknolojiye dönüşmemelidir. Kuramsal olan bu amaç, nasıl gerçekleşebilir. Emperyalizmi daraltacak, uluslararası politikalar yaratılabilir mi? Bu temel sorunun bir tek yanıtı olasıdır: uluslararası sosyalizm. Bugün düş gibi görünen bu düşüncenin yarın gerçekleşmeyeceğini hiç kimse ileri süremez ve belki de bir gün emperyalizm bile, kendisini de yok edecek tehlikeyi görerek hümanizmaya gereksinim olduğunu öğrenecek, öğrenecektir. Öğrenecek mi bilemiyoruz.. Bu kısa açıklamadan sonra, acaba üniversitelerimiz, ülke-mizde düşünceye bu üç niteliği kazandıran kurumlar olarak tanımlanabilir mi? Bu soruyu irdelemeye çalışacağız.

O halde şimdi sorabiliriz, nedir düşünce, zihnimizde nasıl oluşmuştur?

Acaba doğru mu düşünüyorum: Yer küremizde hiçbir olay ya da olgu var olmasaydı; gündüz, gündüz olarak kalsa, mevsimler söz konusu olmasa, ne yağmur yağsa, ne de gök gürleseydi, bizlerin hiç birimizin zihninde “düşünce” denilen devinim doğmaz, doğsa da gelişemezdi. Milyonlarca yıl önce, gök gürlediği zaman ilk insan (örneğin 14 milyon yıl önce Kenyapithecus) belki sıçramıştır. Eğer başkaları da sıçramışsa, olasıdır ki, “raks” böyle doğmuştur. Kenya-pithecus’lar birlikte sıçramaya başladıkları anda, zihinlerinde ilk “düşünce” nin belirdiğini söyleyebiliriz. Benim bu tasarım eğer doğru ise, düşüncelerimizin kaynağı, doğa ve doğamızdaki değişimlerdir. O halde bizler, doğayı ve doğada olanları düşünceyle tanıyarak, öğrenmeye ve öğren-diklerimizi zihnimizde biriktirmeye başladığımız anda, bilimsel düşünceye adım atmış oluruz. Bilimsel düşünce, çelişkilerinden arınarak doğayı ve de var olanları tanıma çabalarının bütünüdür, diyebilir miyiz? Yani, bilimsel dü-şüncenin kimi araçlara gereksinimi olacak ve o araçlar, zihinde oluşan düşüncenin, doğa ve de doğadaki olgularla örtüşmesini sağlayacaktır. “Gözlem”i doğuran doğa, doğayı tanımlayan gözlem birbiriyle örtüşüyorsa, varılan sonuç bilimseldir diyebilirim. O nedenledir ki, 450 yıl önce Galilei Galileo, olayları, sayamaz, ölçemez ve hesaplayamazsanız, tanıyamazsınız demişti. Olayların sayılabilir, ölçülebilir ve hesaplanabilir olmasını sağlamanın adıdır bilim; Mus-tafa Kemal Atatürk’ün deyimiyle “en gerçek yol gösteren-dir”.

Bu açıklamadan sonra şunu söylemeliyim ki, her bilgi, bilimin kendisi değildir. Bilim, olayları bilinmezlikten bilinir duruma getirebilmektir, diyebilir miyim? Bu söylediklerim, doğru mu, gerçek mi? İşte, düşüncemin doğru mu, gerçek mi olup olmadığını düşünmeye başladığım anda, bilimsel düşünceye adım atmış oluyorum. Düşüncemin doğru mu, gerçek mi olduğundan kuşku duyuyorsam, onu sorguluyorum, demektir. Düşüncemi sorguladığım anda, bilimselliğe adım atıyorum. Bilimin birinci boyutunu yakalamış olduk: Nedir bu? Düşünceden kuşku duymaktır. Eğer kuşku duyuyorsam, o bilgiyi ortaya çıkaran olayı, saymaya, ölçmeye, hesaplamaya çalışmam gerekecek. Bilimin ikinci boyutudur bu. Ve sonra geriye dönerek, ulaşılan bilgi, olayın değişimini temsil ediyor mu, sorusuyla karşılaşmalıyız. Acaba, üniversitelerimiz öğrenim düzenini bu ilkeler kapsamında sağlayabiliyor mu? Sanıyorum, ülkemizde temel sorunlardan biri budur? Konuyu irdelemeye başlamadan önce, 1920’li yıllarda Çin Cumhurbaşkanı Sun Yet San’ın gençlere yönelik yaptığı konuşmasından bir bölümü aktarmaya gereksinim duyuyorum. Şunları söylemişti:

Her düşüncenin kendi içinde çelişkileri vardır. O çelişkilerin tümünden arındırılan düşünce ancak “inanç”a dönüşebilir. Çelişkilerinden arınmış inancın da iç çeliş-kileri olacaktır. O çelişkilerden arındırılması gerekir. Çelişkilerinden arındırılan inanç için ancak eylem hakkı doğabilir.

Sun Yet San gençlere şunu öneriyor: Zihninize sonradan başkaları tarafından yapıştırılan inançlar sizlerin inancı ol-mamalıdır. Dogmaların zihninizde inanca dönüşmesine izin vermeyiniz. Doğru, gerçek ve yararlı olan düşünceyi, sorguladıktan sonra ancak inanca dönüştürebilirsiniz. Gençlere bunları öneriyor. O yıllarda Mustafa Kemal de bunu söylemişti. Bilim ve fen en hakiki mürşittir.

Bilim ayrıntıdan genele ulaşmak mıdır?

Her bilimsel bilgi, onu ortaya çıkaran “genel”in sadece bir parçasıdır. O halde son aşamada genel ile onun parçası olan bilgi arasındaki bağı kurmamız gerekecek. Bilgiden hareket ederek onu ortaya çıkaran geneli yakalamamız olanaklı. Bu sözümle neyi kasıtladığımı anlatmam için, 1940 yılına sizleri götürerek, Ordinaryüs Prof. Kerim Erim ile tanıştırmak istiyorum. O üstün nitelikli hocamızın, dersine girmeden önce, üç boyutlu uzay kavramının ötesini o güne kadar düşünebilmiş değildik; Lise öğrenimi bizlere üç boyutlu uzayı belletmişti. Oysa Prof. Kerim Erim hocamız, zihnimizi alt üst etmiş “n” boyutlu uzayda “hiper düzlem”in denklemini yazmaya başlamıştı, kara tahtaya. O upuzun, karatahtayı dolduran denklemi yazdıktan sonra neler söylediğini aktarmalıyım:

Şu katsayılar eğer sıfır olursa üç boyutlu uzayda elipsoit ile karşılaşırsınız,demişti. Şu katsayıların sıfır olması, size kürenin denklemini veri. X3+Y3+Z3="R3. Hangi katsayılar sıfır olursa iki boyutlu uzayda “daire” ile karşılaşırsınız? X2+Y2="R2.Şimdi soruyorum, dairenin merkezi var mı, varsa dairenin neresinde, içinde mi, dışında mı?

Geometri dersinde bize öğretilen, “bir merkezden eşit uzak-lıktaki tüm noktalar daireyi ortaya çıkarır” tanımı yıkılıp gitmişti zihnimizde. Yalnız “daire”nin değil, n boyutlu uzayda tüm biçimlerin genelde nereden, nasıl kaynaklandığını düşünmeye başlamıştık. Kerim Erim hocamız, “genel” ile onun parçası olan “ayrıntı” arasındaki ilişkiyi kurmaksızın doğru düşünemeyeceğimizin yolunu açmıştı. Düşünmeyi öğretmişti bizlere.. Düşünmeyi öğrenmezsek, hiçbir şeyi öğrenemeyiz. Zihnimize girmiş bir bilgi, bize yabancı olan bilgidir. Üniversitelerimiz, bilgiyi kullanabilir, değiştirebilir, sorgulayabilir, iç çelişkilerinden arındırarak bilinen-lere yenisini ekleyebilir nitelikler edinmemizi sağlayabiliyor mu? Ve bilgiyi toplum ve doğa için yararlı durumda kulla-nabiliyor muyuz? Üniversitelerimiz bu niteliği geliştiren kurumların başında gelmelidir. Acaba öyle mi?

Bilim, bilginin kendisi değil, onu bilinmezlikten çıka-randır.

Bilgilerin mutlak doğru ve gerçek olduğu varsayımı her zaman doğru değildir. Çünkü her bilimsel bilgi, onu ortaya çıkaran genelin parçası, yani, belirli koşulların sonucudur. Örneğin 1887 yılına kadar ışığın yayılmasını, uzayı dolduran “ether” adlı küçücük parçacıkların varlığına bağlayan “bilgi” geçerliydi; doğru ve gerçek kabul ediliyordu. O yılın sonuna doğru, Michelson-Morley ikilisi, ışığın birbirine zıt yönde eşit zamanda eşit uzaklığa ulaştığını ölçümle kanıtlayarak, “ether” kuramının yanlışlığını ortaya çıkardılar. Bu yeni bilginin de eksik kaldığı anlaşıldı. Işığın titreşim olduğu sanılıyordu. Albert Einstein ve Max Planck, ışığın aynı zamanda foton denilen madde parçacıkları olduğunu kanıtladılar ve hatta hızını ölçebildiler. Nesnenin yok olduğu sanılıyordu. Oysa enerjiye dönüştüğünü ispat ettiler. “Nesnenin sakımı” ilkesi de değişerek, “madde+enerji”nin sakımı ilkesine dönüştü. Bu söylediklerim bir sonucu ortaya çıkarıyor: Bilim de gelişerek, bulguları değişmekte daha da gerçeğe yaklaşılmaktadır. Newton’un nesneler arasındaki çekim yasasının, mikro fizikte geçersiz olduğunu, Max Planck’ın kanıtlaması gibi. Felsefe dersinde bize öğretilen determinizm kuramının mikro fizikte geçersiz olabileceğini Max Planck (1932) şu örneği vererek ileri sürmüştü:

Bir ışık demetinin bir nesneye çarpmasıyla, ne kadarının o nesne tarafından absorbe edileceğini ne kadarının geri yansıyacağını hesaplayabiliriz. Olay o nedenle determi-nistik özellik taşır. Neden sonuç ilişkisi geçerlidir. Fakat bir tek foton, o nesneye çarptığı zaman absorbe edilecek mi, geri mi yansıyacak bilemeyiz. Çünkü bu örnekte olay indeterminist’tir.

Onun bu düşüncesi, bize felsefenin de göreceli olduğunu gösteriyor.

Bilim siyaseti

Ülkemizde bir yaklaşım yanlışlığı olduğunu sanıyorum. Düşün özgürlüğünün hukuk sorunu olduğu sanılıyor. Belki bir ölçüde hukuk sorunu olabilir; fakat, aslında düşün özgürlüğü, bilimsel düşünce yetisinden kaynaklanmalıdır. Düşüncelerinizi kendi iç çelişkisinden arındıramadığınız sürece o düşünceye özgürlük tanınsa ne yararı olabilir, neye yarar? Önemli olan, düşünceyi çelişkilerinden arındıracak doğru düşünme yetisini kazanabilmek, onu doğa ve toplum için yararlı durumda kullanabilmektir.

Üniversitelerimiz, bu işlevi üstlenmekte midirler? Üniversitelerimiz olabildiği kadar, bilgiyi, ölçüm ve deney yoluyla edinmenin yöntemine uygun donanımda olabilmelidir. Öy-lelikle bilginin kendisinin değil, ona kavuşmanın, onu elde etmenin ve onu kullanmanın daha önemli olduğu mantığına dayalı bir eğitim sisteminden söz etmek istiyorum. Şimdi size 1930’lu yıllara ilişkin İstanbul’da Yüksek Mühendis Okulunun (1945’de Üniversiteye dönüştürüldü) iki labo-ratuarında deney yapan Terzaghi ve Forcheimer adındaki iki genç kişiden söz edeceğim.. Malzeme laboratuarında çalışan, emektar yaşlı laborant, Alman asıllı Terzaghi’den, “Terazi” olarak söz ediyor, kişinin kendisine ABD’ye göç etmeden önce, teslim ettiği içi kum dolu sandığı görmemi istiyordu. O sandıklarda kum üzerinde küçük tabanı dairesel metal ağırlıklar ve de santimetre kareye gelen basıncı ölçmeye yarayan manometreler vardı. Bunları atayım mı, saklayayım mı diye soruyordu laborant? Terzaghi, belli bir ağırlığın kum zemin içinde nasıl dağıldığını ölçerek, “Zemin Mekaniği” adındaki bilimin kurucusu olmuştu. Kendi hocalarımız neden böylesi deneyler yapmaya gereksinim duymamışlardı? Onları suçlamak haksızlık olur. Çünkü, ülkemizdeki eğitim sistemi zihne bilgileri yığarak, merak ve sezgi gücünün yok oluşuna hizmet etmektedir. Meraksız bireyler yetiştirmektedir ülkemizdeki eğitimin düzeni.

Su laboratuarında Forcheimer adındaki bir başka genç te deneyler yapıyor hidrolik bilimine katkılar sağlayan dünya çapındaki bilim adamı olmayı kendine amaç ediniyordu.

Aile içinde ve de ilköğretimle başlayan eğitim düzeninde gençlerimizin zihni, “merak” denilen aydınlığa kapanıyor ve öylelikle çocuklarımızın söz dinleyen uslu olmalarını sağladığımızda, kendimizi başarılı sayıyoruz. Oysa, bilimin kaynağı “hipotez”, hipotezin kaynağı sezgi, sezginin kaynağı ise “merak” tır. Hiç kimseden merak etme özgürlüğü esirgenmemeli. Çünkü “merak” gelişmenin itici gücüdür. Zihnimiz, “merak“ın yarattığı “niçin’leri üretmeye başladı-ğı anda bilimin kapıları açılır. Şimdilerde bu kapı açık mı kapalı mı? Buna bakacağız.

Bilimin kaynağı hipotez, hipotezin kaynağı ise sezgidir.

Bu yazdıklarımda sezgi denilen niteliği yadsıdığım sanıl-mamalı. Bilimin kaynağıdır sezgidir ve o nitelik “hipotez” olarak bilimsel meraka öncülük eder. Gözlem, ölçüm gibi araçlar, sezgi’den kaynaklanan hipotez’in gerçek ve de ge-çerli olup olmadığını kanıtlamaya yarar. O halde “gerçek olan nedir” sorusuna yanıt aramalıyız. Zihne aktarılan ve çoğu kez ne işe yaradığı bilinmeyen bilgi yığını “sezgi” niteliğinin gelişmesini önlediği içindir ki, bilgiler yığını arasından hangisini nasıl kullanacağımızı da bilemiyoruz. Sezgi niteliğinin gelişmesi için, üniversitelerimizde öğrenciye sunulacak her bilgi için, onun zihninde “niçin” sorusunun uyanmasını sağlamalı ve öğrenciye sunulacak her bilgi tartışmaya açık olmalı. Toplum olarak bizler henüz tartışmayı öğrenebilmiş değiliz. Tartışabilmek için önce dinleme-sini bilmemiz gerekir. Dersler, bizlere tartışmayı da öğre-tebilmeli, dinlemeyi de. Tartışılan bilgi, niçin sorusunu zi-hinde uyandırmalı ki, dersin sonuna doğru bilgiye ilişkin “nasıl”ı öğretmeye sıra gelebilsin.

Öğrenci, niçin’i araştırırken kendisini, zihnindeki bilgi birikiminin zincirlerinden kurtarır, merak yetisi gelişir ve bilimsel düşünceye adım atmanın yolu açılmış olur. Kanımca üniversite niçin ile nasıl arasındaki bağı kurmanın yöntemlerini oluşturmayı amaç almalıdır. Acaba böyle mi?

Sefaletin Bilimi

Din ile bilim arasında ilişki kurulmak istenir ve dinde bilim aranırsa, o tür üniversitelerin medreseleşmesi kaçınılmaz olur. Kimi örnekleri aşağıda okuyucuya sundukça, şaşkınlığa uğrayacaklarını sanıyoruz. İşte bunlardan biri:

1.Prof.Dr.Hüdaverdi Eroğlu, 2007 yılında yayımlanan “Hikmetli Sözler” adlı kitabında Albert Einstein’ı bakınız nasıl yorumluyor:

Zaman Allah’ın yarattıklarından biridir. İzafiyet teorisine göre ışık hızına yani saniyede 300 bin km. hıza ulaşıldığında zaman durmakta, ebedileşmektedir.. Bu nedenle cinler, ışık hızına yakın hareket ettiklerinden 1000-1500 yıl yaşayabilmektedirler. Malazgirt savaşında doğan bir cin hala yaşıyor olabilir. (s.21-24)

Zaman nasıl durur, durur mu ve ebedileşir mi, nasıl ebedileşir? Bunun bir örneği var mı? Anlamak olanaksız. Cinler ışık hızında deviniyorsa, kitleleri sonsuza yaklaşa-caktır. Prof. Hüdaverdi, cinlerin ışık hızıyla dolaştıklarını nereden öğrenmiş, ölçüm mü yapmış? Üstelik, İslam’ın kut-sal kitabında cinlerin insandan önce ateş’ten yaratıldığı yazılı. (Hicr 27) Ateşten yaratılan cin nasıl doğuyor ve de 1500 yıl sonra nasıl ölüyor? Bir üniversite öğretim üyesi nasıl böylesi safsatalar arasına gömülür, anlamak olanaksız.

2.Hacettepe Üniversitesinde Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden (bir süre bölüm başkanlığı görevinde de bulunmuştu) Prof.Dr.Hayri Bolay, Devlet Planlama Teşkilatında düzen-lenen “Milli Kültür Raporu”nun hazırlığında (1983) görev almıştı.“Türkiye’de Ruhçu ve Maddeci Görüşlerin Müca-delesi” adlı kitabında, 1887 yılında Michelson-Morley tarafından çürütülen esir (ether) kavramını hala geçerli san-maktadır, şunları yazmış:

Vakıa, esir titreşimlerinin ışığa ve sıcaklığın harekete dönüştüğü görülüyor. Fakat, ışık esasında hareketten ibarettir.

Ne denli yanlış. Esir titreşimleri, hiç bir koşulda ışığa dönüşmez. Çünki, kendisi yok ki, dönüşsün. Ve de ışık esa-sında hareketten ibaret te değildir. Prof. olan bir öğretim üyesi Michelson-Morley’in buluşundan habersiz kalabilir mi, bilemiyoruz. Habersiz kalmasını belki de hoş görüyle karşılayanlar olabilir fakat, ileri sürdüğü savın kanıtlanıp kanıtlanmadığını “merak” etmesi gerekmezmiy di? Bu konudaki cehaletini bir yana bırakalım. Ya, Freud'u nasıl niteliyor?“Bilinç altı” kuramını psikoanaliz bilimine arma-ğan eden Freud’u. Devlet Planlama Teşkilatında hazırlanan “Milli Kültür Raporu”nda (1983) “Din ve Ahlak” bölü-münde bakınız Sigmund Freud’u nasıl niteliyor, hayır nitelemiyor, kötülüyor:

Freud, cinsiyet duygusunu putlaştırarak, cemiyet, devlet ve aileyi düşman olarak görmüştür. İnsana şehvetin peşinde koşmak gibi gaye aşılamıştır. Son yıllarda, sanatı ve her türlü manevi hayatı öldüren seks furyası, Freudizmin tabii neticelerinden olsa gerek .

Soyadı üzmez olan bir dinci yazar’ın 14 yaşındaki küçük kız çocuğunu üzmeden düzmeye kalkışması her halde Freud’un etkisi altında kalmış olmasındandır!Herhalde Ali Kalkancı’nında şehvete düşkünlüğü Freud’un etkisi altında kalışı nedeniyledir. Tsor’dan kaçıp, dağdaki bir mağarada iki kızıyla cinsel ilişkiye giren Lut’da Freud’dan 2000 yıl önce onun etkisi altında kalmış olmalı!Tevrat, Lut’un yaşamını böyle anlatıyor.

Hacette Üniversitesinde bir zamanlar Felsefe dersinin öğretim üyesi olan Prof.Hayri Bolay’ın “bilim” i tanımlaması da bilim dışı. “Ruhçu ve Maneviyatçı Görüşlerin Mücadelesi” adlı kitabında ona göre :

-Bugün ilim, materyalizmin anlayışından çok ileri gitmiş olmakla beraber, muayyen bir sınırı geçmemektedir. (s.388.)

Neden mi? Çünkü, ona göre:

-insan bilgisinin dış sınırı izafilik, iç sınırı da kuantum nazariyesiyle belirlenmiş,

-İlmi sonuçlar, metafiziğin kapısına kadar dayandığına göre, spiritüalizmi destekler görünüyor (muş!) s.390.

-Bugünkü ilmi ilerlemeler karşısında, kainatı yaratan ve idare eden bir kudret sahibinin varlığına inanmak mecburiyeti kendiliğinden ortaya çıkıyor (muş!) s.399

-İlim, bize olayların kanunu verir ve bunun gerisinde insan zihni için bir takım sorular kalır, bunlara cevap ara-mak insanı zaruri olarak metafiziğe götürür (müş) s.407.

Örnekler sayılmakla bitmez. Kitabının 323.sayfasında güneş sistemini nasıl betimlediğine de tanık olmaktayız. Şunları yazıyor:

Güneş sistemini teşkil eden gezegenler, hacim ve kesafet yönünden birbirine eşit olduğu taktirde, bunların aynı yörüngede bulunmaları ve aynı hareketi yapmaları dolayısıyla birbirlerine çarpmaları gerekirdi.

Buna karşın Prof.Bolay, gene de suudi Arabistan’daki Diyanet İşleri yetkilisi Bin Baz’dan daha geride değil. Çünkü, Bin Baz, dünyanın dönüşünü şu sözlerle yadsıyor:

Eğer ileri sürdükleri gibi, dünya dönüyor olsaydı, ülkeler, dağlar,ağaçlar, denizler bir karada kalmazdı. İnsanlar, batıdaki ülkeleri doğuda, doğudaki ülkeleri batıda görecek, Kıble’nin yeri sürekli değişecek ve böylece Kıblenin bir kararı kalmayacaktı.

Edip Yüksel,”Türkçe Kuran Çevirisindeki Hatalar” adlı kitabında, bu alıntıya yer verirken,, haklı olarak;”20 yüzyılın son çeyreğinde, Medine İslam Üniversitesinin İlmi yayınları arasında yer almasını geri kalmışlığın göstergesi “olarak nitelemektedir.(s.50)

4.Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde öğretim üyesi Mübahat Kuyel’de “Felsefe’ye Başlangıç” adlı kitabında, “Galiye” adındaki mezhep hakkında şunları yazabilmişti:

Galiye’ye göre, domuz eti ve şarap dince haram değildi,helaldir. Evli erkek ve kadının evlilik dışı cinsel ilişki kurması helaldir. Din yasaklarını dinlememek gerekir.

5. Doç.Dr.Yümni Sezen de (sonradan, prof.olmuştur) “Tarihi Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi” adlı kitabında akıl al-maz savlar ileri sürebilmiştir. Ona göre:

Madde enerjiye, enerji ruha ve hepsi Allah’a dayalı olacaktır. Ruh enerjide saklı, enerji maddede saklıdır. Mutlak varlık hepsinde saklıdır.

Bununla yetinmiyor:

Enerji kümelenmesi olmadan madde olamayacağı gibi, ruh olmadan da enerji, hayatiyet, itici güç olmayacaktır.

İsviçre’de CERN’deki maddeyi araştıran bilim çevresinin Yümni Sezen’e danışıp ta gereksiz yere para harcanmasına neden olmamalıydılar!. Çünkü onlar, herhalde, ruh olmadan maddenin olmayacağını öğrenir, antimaddeyi bulmaya çalışmazlardı (!) onun kitabını okusalardı:

Hızla dönen bir üç boyutlunun boyutları kalkar, hız sonsuza yaklaştığında boyutun yok olacağını,

öğrenirlerdi. Anti maddeyi bularak evrenin yokluğa sürünmesini mi istiyor bu CERN’deki bilim adamları? Prof.Dr.Yümni Sezen’in kitabını okusalardı,

Madde mutlak manada yok olmasının, yani yokluğa sürüklenmesinin felaket olacağını,

bilirler ve öylelikle “son dönüşümün yokluk değil Mutlak Varlık olduğunu” öğrenirlerdi!

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail