Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 83 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


YAKIN TARİHİMİZİ ÇARPITANLARA YANIT

Ali Nejat Ölçen

Bilim çarpıtıldığına göre, kimi prof.lar yakın tarihimizi de çarpıtacaktır elbet!Taraf gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın yaptığı gibi. Onun iki yıl önceki makalesini, Sy.İrfan Akalp adındaki kişi de e-mail iletisiyle güncelleştirmiş. Kendisine okuyucularımıza aşağıda sunduğumuz eleştiriyi iletmiştik. Yanıt alamadık.

Mustafa Kemal Atatürk’ü önemsizleştirerek,”üretim biçi-mi”ni içermediği için Atatürkçü düşüncenin sistem sayıl-mayacağını” yazmıştı Taraf gazetesinde Ahmet Altan. Kişi hem art niyetli hem de cahil olursa ancak böyle yazabilir. Mustafa Kemal’in planlı sanayileşme tutkusundan habersiz. O planlarda yatırımların verimlilik hesaplarının ne denli üst düzeyde ve benzerine rastlanmayan nitelikte olduğunun far-kında değil. 1930 İktisadi Programını da görmediği, oku-madığı belli. O belgede hukuk ile ekonomi arasındaki ilişkinin nasıl betimlendiğini merak bile etmemiş. Anadolu aydınlanması ilkesini toplumsallaştırmak amacıyla Halk-evlerinin ve halk odalarının neden kurulduğunu bile merak edip incelememiş. Sekular ulus devletinin okullarında öğrenim görmüş bir kişinin bu denli art niyetli ve de cahil çıkmasının prototip örneğidir Ahmet Altan.

6 Eylül 2010 günü Taraf gazetesinde yayımlanan yazısında bir tümcesi şöyle:Atatürk’ün bir ilkesi yoktu, diyor. Ona göre “tam bağımsızlık” ilke değil. Planlı sanayileşme mode-li, ilke değil. Halkçılık, ulusalcılık ilke değil. Herhalde Ah-met Altan’a göre, “kadının iki ciciği arasında vatanı satışa çıkarmak” ilke olsa gerek. Kendisi böyle yazmıştı.

İrfan Akalp adındaki kişinin böylesi çarpık bir adamın iki yıl önce yazdığı makalesini neden güncelleştirmeye gereksinim duyduğunu da anlamak olanaksız.. Şimdi o iki yıl önce Ahmet Altan tarafından sözcüklere dönüştürülen hezeyana yanıt verelim ki İrfan Akalp kimin kim olduğunu öğrenebil sin.

1.Ahmet Altan iki yıl önceki makalesinde:

1921 yılında Atatürk’ün annesinin ölümü nedeniyle bulunduğu İzmir’de gazeteci Ahmet Emin Yalman’a tıpkı bugün Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Özdemir gibi Kürtlerin Özerk yaşamaları gerektiğini söylediği artık saklanıp gizlenemiyor” diyor.

İrfan Akalp de bunu onayladığı için olacak ki, e-mail illetsiyle güncelleştirmiş. Ne denli yanlış: Mustafa Kemal’in annesi 1921 yılında değil, 12 Ocak 1923’de yaşamını yitir-miştir. Mustafa Kemal sadece Ahmet Emin Yalman’ın soru-larına yanıt vermemiş, bir dizi gazeteci ile o dönemde söy-leşi yapmıştı. Onun Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin kurul-masının olumsuz etkilerinin ne olacağına ilişkin düşüncelerini TBMM’nin gizli celselerinde açıkladığını görmezden gelmişler. Bu konudaki ikinci yanılgı şu: o yıllarda “özerk, özerklik” sözcükleri henüz doğmamıştı. Hiç kimse bu kavramlardan söz etmemiştir. Diyabakır Belediye Başkanı-nın talep ettiği özerklik “bağımsız Kürt devleti” modelidir ve ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi” ile örtüşmektedir. AB-ABDekseninde büyük toprak sahipliğinin ve feodal artıkların savunuculuğunu yapan kadrolar, Türkiye’nin federatif sistemini “demokratikleşme, özgürlük ve özerklik” olarak nitelemektedirler. Federatif sistem savunuculuğu ya-pan bu kadrolar, özerkliği ayrı bayrak, ayrı parlamento, ayrı coğrafya olarak tasarımlamaktalar. Dünyanın neresinde, bu-nun demokratik hak olarak kabul edildiği bir başka ülke var? Bir devlet, kendi sınırları içinde, bir etnik grubun özerkliğini

ayrı bayrak, ayrı parlamento, ayrı coğrafya olarak tanım-layacak kadar kendisini yadsıyabilir mi? Tarihte bunun örneği var mı? Demokrasi ve insan haklarından söz eden bu kadrolar, PKK’nın cinayetlerini bugüne kadar kınadılar, yadsıdılar mı? PKK’nın kanlı cinayetlerinde kullandıkları, uzun namlulu silahları, roketatarları, karanlıkta görünmeyen giysileri, mayınları patlatan kumanda araçlarını onlara hangi devlet, hangi amacın gerçekleşmesi için veriyor. Bugünkü AB-ABD güdümündeki AKPiktidarından buna ilişkin bir tek söz işitildi mi? Kürt açılımı ile başlayan demokratik açılıma dönüştürülen söylemin ne olduğunu başbakan R.T.Erdoğan biliyor mu? Bilsey di açıklar mıydı? Eğer Resmi Tarih, Anayasamızdaki ulus devlet bütünlüğünü koşul görüyorsa, bu koşulu sağlama görevi devletindir ve o devletin resmi ideolojisini Anayasası betimler.

2.Ahmet Altan, makalesinde: “Balkan bozgunundan söz ederken, bu bozgunun verdiği hınc, öfke ile nasıl ırçılıklaşıp yüzyıllardır evsahibi olan Rum, Ermeni ve Süryanilere karşı insanlık dışı zulümler yapıldığını”yazmış. Bu çarpık bilgileri hangi kitaptan öğrendiğini açıklamıyor. Rum ve Süryani yurttaşlarımızın bu konudaki yakınmalarının hangi tarihte başladığı ve hangi tarihe kadar sürdüğünü acaba açıklaya-bilir mi? Ermeninin gördüğü zulmü, herhalde Osmanlı dönemindeki 1915 olaylarına bağlamakta. O olaylarda Osmanlının karar almasına neden olan Taşnak Cemiyetinin silahlanarak Osmanlıyı arkadan vurma girişimini ve azgın Ermeni çetelerinin ilçelere kadar yaygınlaştırdığı kanlı baskınlarını görmezden gelmekte. Hangi devlet böylesine ayaklanmalara karşı önlem almaz, seyirci kalırdı? Bunun bir örneği var mı? 1915 yılındaki kararlar keşke alınmasa ve silahlı ermeni çeteleri böylesi karar alınmasına neden olan kanlı eylemlere girişmeselerdi. O yıllarda Britanya Krallığı Anadolu’yu karıştırıyordu; Ermeni kökenli yurttaşlarımızı araç olarak kullanmaktaydı. Onun yerini ABDemperyalizmi aldı, Kürt kökenli yurttaşlarımızı kullanıyor şimdi.

Ahmet Altan ve onun makalesini güncelleştiren, İrfan Akalp eğer, 23 Nisan 1920 günü kurulan Büyük Millet Meclisinin bir gün sonraki gizli celsesini incelselerdi gerçeğin ne olduğunu öğrenirlerdi.

Mustafa Kemal Paşa,kendisine başvuran Fransız temsilcisine şunları söylemişti:

Ermenilerin ahali-i İslamiyeye tecavüz etmesi, onları katletmesi neticesi olarak vuku bulacak mukabelelerden, mukavemetlerden hiç bir mesuliyet kabul etmeyiz. Ve bu gibi vakayiin önüne geçmek için siz derhal tedabiri lazimeye tevessül ediniz.

Kılikya’yı işgal eden Fransız birlikleri aynı zamanda Ermeni kökenli yurttaşlarımızı da silahlandırıyor ve kanlı cinayetleri işlemesi için kullanıyorlardı. Bugün PKK’nın gündeme sokulmasındaki yöntem de aynıdır. Ne var ki, ülkemizde bir Mustafa Kemal Atatürk bulunmuyor. Bu,yarın yarından da yakın, Mustafa Kemallerin doğmayacağını göstermez.

Osmanlı döneminde Rum ve Ermeni azınlıklarının hiç biri askerlik hizmetinde bulunmazdı ve bu imkan onlara, ticareti ele geçirmeleri olanağını sağlamıştı. Edindikleri olağanüstü serveti Ermeni kökenli yurttaşlarımızdan kimileri, örgütlenerek nankörce kullandılar. Sonuçlarına elbette razı olacaklardı. Bugün de Kürt kökenli yurttaşlarımız benzer aymazlığa sürüklenmektedir

Cezayiri ziyaret eden Sarkozy’ye Fransanın reva gördüğü soykırım sorulduğunda verdiği yanıtın ne olduğunu okumadı lar mı? Dedelerimin yaptığının sorumlusu ben miyim” demişti. Osmanlının haklı olarak aldığı tehcir kararının sorumlusu, 90 yıl sonra Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Türki-ye’si mi?

Bunlar, bir noktayı görmezden geliyor. Hiçbir yaşlı , kadın ve çocuk Ermeni’nin burnu bile kanamamış, Osmanlı toplumunun koruması altında yaşamlarını sürdürmüştür. Eli silah tutanlar tehcir edildiler. Anadolumuz, dostça gelen kim olursa olsun onu “Tanrı misafiri” kabul eder. Fakat düşmanca geliyorsa, kafası ülkemizde kalır gövdesi geldiği ülkeye gönderilir. Bizim Anadoluya sahip çıkmamızın tarihi budur ve hiçbir tarih kurşun kalemle yazılmamıştır. Her etnik grubun, Anadolu’da biz Türkler ile birlikte barış içinde yaşamayı kabul etmeleri kendileri için hayırlı olan çözüm biçimidir.

3.Sy.İrfan Akalp, kendisini tarihçi yazar olarak tanıtırken, 13 Ağustos 2010 günlü iletisinde Ahmet Altan’ın düşüncesini yinelerken,bakınız ne denli yanlışa düşüyor, bilerek ya da bilmeksizin:

Emperyalizmi bu ülkeye davet edenlerin 1950 yılla-rında değil, 1924 yıllarında yapıldığını hayretle ibretle öğreniyoruz, diyor. (Tümcede Türkçe bozukluğu bize ait değil) Bu yanlış kanıyı kimden, hangi kitaptan öğ-rendiğini açıklamıyor. Gerçeği biz yazalım:

Missuri zırhlısının İstanbul’a geldiği 1945 yılı sonunda Marshall planıyla başlayan döneme kadar, emperyalizmin “e” harfi Türkiye’ye girebilmiş değildi. Hiç bir yabancı ülkenin temsilcisi, Türkiye’yi küçümsemeye yeltenememiş, içişlerimize karışmaya cesaret edememiştir. Ülkemiz çıkar-larını zedeleyen bir tek uluslararası antlaşma, belge göste-rilemez. Tersine o dönemde yabancı şirketlerin tekelindeki tüm demiryolu ağı, devletleştirilmiş, Osmanlının belini bü-ken Kapitülasyonlar geçersiz sayılmış, Düyunu Umumiye İdaresi ülkeden kovulmuş, Fransız sermayesiyle kurulmuş, Osmanlı Bankasının para basma yetkisi elinden alınmıştır. Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine yansıyan dış borçları ödenmiş ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasal, ekonomik ve hukuksal bağımsızlığı, ulusal onuruyla birlikte korunabilmiş, bütünleşmiştir.

TBMM’nin 12 Mayıs 1921 günlü gizli celse tutanaklarını incelememişler: Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey’in, 11 Mart 1921 günü Fransa ile imza ettiği anlaşma metninin ulusal yararı yeterince korumadığı gerekçesiyle nasıl gö-revden alındığını öğreneceklerdi, inceleselerdi. Onun döne-minde bir Dışişleri Bakanı ABDile iki sayfada 9 maddelik gizli anlaşmaya imzalayabilir miydi? Bugün o Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Çankaya’dadır. Ülkemize emper-yalizmin ne zaman, nasıl, kimler tarafından sokulduğunu İrfan Akalp’ın öğrenmesi zamanı gelmiştir. Mustafa Kemal ve İsmet İnönü döneminde bir başbakan, “Bize bir görev verildi” deseydi, kendisine “sana hangi ülke nasıl bir görev verdi” sorusuyla Yüce Divan’da sorguya çekilirdi. Hiçbir Başbakan, kendisinin BOPeş başkanı olduğunu açıklayacak kadar, Cumhuriyet Türkiye’sini küçümsemeye cesaret ede-mez ve o makamda kalamazdı. Türkiye Cumhuriyeti Devle-tinde ancak Türkiye Cumhuriyetinin görevlileri yasalardan doğan yetkileriyle kişilere görev verebilir ve hiç kimse kaynağı dışarıdaki güçlerden görev alacak kadar küçüle-mezdi. Bugün AB-ABDgüdümündeki Türkiye Devletinin ağır dış borç yükü altında ulusun çıkarını ve onurunu korumasını bilen kadrolar tarafından yönetildiğini söyle-yebilir mi Ahmet Altan ve de İrfan Akalp?

4.Akıl almaz bir yanlışlık ta şu: “Atatürk’ün sansürleyerek 600 sayfalık eseri (NUTUK) 400 sayfaya düşürülüp Atatürk’e nasıl bir saygısızlık yapıldığını yeni yeni öğreniyoruz.” diyor, bunu kimden hangi kitaptan öğrendiğini açıklamıyor. NUTUK kısaltılarak kimin tarafından yeniden yayınlanmıştır bilemiyoruz. Buna ilişkin hiçbir hükümet tarafından alınmış karar mevcut değil. Bu satırları yazan (Ali Nejat Ölçen) Kabataş Erkek Lisesi’nin 2.sınıfındayken (1938-39) kuşe kağıt üzerine basılı Nutkun, orijinal metnine sahip olabilmiştir. O metinde hiçbir kısaltma söz konusu değildir. Merak ederse kendisine gösterebilir ya da foto kopyasını iletebilirim.

5.Atatürk’e saygısızlıktan yakınırken, asıl kendilerinin say-gısızlığı şu tümcesinde göze çarpıyor:

Sömürücü laik-Kemalist-Yüksek bürokrat kesim

Ne yapmış bu kesim? Ona göre,”Enver Paşa’ya karşı Anadolu’daki toprak ağası ,eşraf ile şehirdeki okumuşlar tayfasının ittifakıyla emperyalizmi 1924’de bu ülkeye davet etmişler!

Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisini kurduğu zaman Enver Paşa o yıl ülkeden ayrılarak Batum’ da “Türkiye Şuraları Partisi”ni kurmuştu. Anadolu’yu değil, Türkistan’ı kurtarmaya çalışıyordu. 4 Ağustos 1922’de de Rus Birliklerine karşı savaşırken, Agop Melkovan’ın komutasındaki “havan topu” ateşiyle yaşamını yitirdi.. Şimdi sor-mak gerekir; “Büyük Millet Meclisinin kurulduğu yıl ülkeden kaçan Enver Paşa’ya karşı toprak ağalarıyla kimler nasıl ittifak kurdu? 1924’den iki yıl önce, Anadolu’yu işgal eden emperyalizme karşı savaşacağı yerde, ülkeyi terk edip Tür-kistan’ı kurtarmaya girişmişti Enver Paşa! Kurtarabildi mi?

Mustafa Kemal Atatürk dönemini kendine göre zulüm ile suçluyorlar.O dönemde hiçbir yazar, hiçbir bilim adamı, parti genel başkanı, general, neyle suçlandığını bilmeden iki yılı aşkın tutuklu yaşamaya mahkum edilmemiştir. Onun döneminde hiç kimse Mirim malına el koymaya cüret ede-memiş ve hiçbir milletvekili ya da bakanın oğlu “gemicik” sahibi olmamış, yurt dışından 4000 ton tavuk yemi ithal eden maliye bakanının oğlu türememiş, hiçbir parlamenter ya da bakan, dokunulmazlık zırhına bürünerek, yolsuzluk yapma özgürlüğüne kavuşamamış, geçinemiyorum, firmaya ortak oldum diyen bir başbakana rastlanmamıştır. Arap Emi-rinden aldığı armağanları açıklamaktan çekinen devlet adam-ları, O’nun döneminde türememişti. Devletin uçağıyla Hicaz’a ya da düğün kutlamasına gidebilen başbakan, bakan-lar buna cüret edemezlerdi. Sy.İrfan Akalp da ”Artık pastadan yoksullar Kürtler dindarlar yani bu ülkenin vatandaşları pay istiyor” diyor. Alabiliyorlar mı? Devleti ele geçirenler, kurduğu soygun düzeninde pastayı kapışırken, varoşlarda yoksullaşan yurttaşlarımız ancak, birer avuç fasulya bulgur alabilirler; sadaka ekonomisinin mimarlarına avuç açarak.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail