Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 55 Geri Tavsiye Et Yazdır


İs

OSMANLIDAN KURTULMAK YAZISINA YANIT

İsmail Korkmaz
Samsun

Türkiye Sorunları kitap dizimizin 53.sayısında yer alan “Osmanlıdan Kurtulmak” yazısına gönderilen yanıt el yazması ve de çok uzun olduğu için özünü değiştirmeden kimi bölümlerini dışarıda tutarak bu sayımızda yer vermeye gereksinim duyduk. Türkiye Sorunları kitap dizimiz, yazılı MEDYA‘mız gibi içe kapanık kalmanın karşısındadır ve tüm sorunların saydamlık içinde kamu oyunda açık tartışılmasından yanadır.

Samsun’dan İsmail Korkmaz adıyla gelen yanıtı yayınlıyor ve fakat aynı zamanda yanıttaki kimi düşüncelere karşıt görüşlerimizi de ekliyoruz. Karar okuyucularımızın olacaktır.

****

Yıllardır bilinen ve aynı söylevler üzerine kurulmuş bu makale,( Osmanlıdan Kurtulmak başlıklı makaleyi kasıt-lıyor) aslında, insanımızın bir kesiminin kendi tarihine nasıl baktığının göstergesi durumuna gelmiş. Kullanılan argümanlar, yine bilinen kavramlardan oluşmuştur. Acı olan, inanç gibi duyarlı olan bir konunun, böylesine umursamazlıkla yazılmasıdır.

Sırf Cumhuriyet kavramına kutsallık kazandırmak için, Osmanlıyı inkar etmekle neyin kazanılacağı hala anlaşılmış değildir. Osmanlıyı tarihten silmek, tarihi yadsımak için Cumhuriyeti belli bir noktadan başlatmak, aslında tarihi inkar ederek, kendi kimliğini yok etmek demektir. Din gibi bir kavramı da böylesine basite indirgeyerek, onu acımasızca eleştirmek bu milletin (yazar, ulus sözcüğü yerine nedense millet deyimini kullanıyor) değerlerine yapılan saygısızlıktan, Sy.Muhsin Şener, kendi açmazlarını ve din kavramına yüklediği tanımlamayla bilimsel saptama yapmaya çalışmış, ancak, dinsel bakış açısını çok iyi analiz edemediği için, “bu dünya-öteki dünya” ikilemini idealist bir perspektife oturtarak “paranoyak” bir psikolojiyle “dine ve dinsel kavramlara teolojik bakış açısını içselleştirmiştir.

Bu dünya-öteki dünya, islami bakış açısından doğru olmadığı gibi, bu iki kavramı bu biçimde yazı konusu yaparak, bireyin açmazlarıyla ilişkilendirmek işin daha acı olan boyutunu göstermektedir. (İsmail Korkmaz bu düşünce-sinde yanılmaktadır, çünkü Kuran’da Ankebut ,Rum, Mu-hammed ve Hadid surelerinin 64,7,26, ve 20.ayetlerinde dünya yaşamının süs ve eğlence olduğu asıl yaşamın Ahitette başlayacağı bildirilmektedir. İslamın iki dünyanın varlığını kabul eden hükümleridir bunlar .Ve hatta Rum Suresinin 7.Ayeti, Ahiretten tamamiyle gafil olanlardan söz eder.a.n.ö)

Din bireye seslenir, yani bireyin “varlık” olmasını çizimler. Toplumsal bağlamda dinsellik, bireysellikten ayrılır ve inanç bağlamından “sosyo kültürel” yapıya sıçrama yapar, kişinin dinsel açılımlara olumsuz yaklaşması ise ne insani, ne ahlaki, ne de bilimseldir…Din ilkesel olarak kalıpaşmış ögelerden oluşmuşsa da, toplumsal yaşamı ilgilendiren uzantısıyla, bireyi varlıksal alanda özgür bırakmıştır. Temel yasaları koyar, ancak bireyin bu yasalara yorum getirmesine sınır koymaz. Yani din (İslam) tabulardan sıyrılarak ilkesel bir bütünlük ile insana seslenir. Onun değişmemesini değil, tam tersine her gün biraz farklı olmasını ister. Çünkü İslam dininin insanı, kalıpları kıran, toplumsal yaşama dinamizm katan, kutsal bir formülü içsel duruma getiren bir varlık olmak zorundadır. Olduğu yerde kalan, dogmatik bir inanca sahip, kısıtlı-sınırlı bir inançla yaşamaya çabalayan insan, İslamı’ın inananı olamaz.

İslamın insanı devrimcidir; çünkü, inanan için din, varlıksal boyuttan taşan ilkelerin sosyolojik olarak tanımlaması ve bu tanımlamanın sistematik bir görüntüye kavuşmasıdır. Durağan iman, asla felsefi bir iman değil, tam tersine dogmatik olarak oluşan dinselleştirilmiş idealizmdir.

(Sy.İsmail Korkmaz, dinleri ve bu bağlamda İslam dinini bu tümcelerle idealize ettikten sonra Osmanlı’yı farklı biçimde betimlemeye girişmektedir:)

Osmanlının her yaptığının ideal bir sistem içinde olduğunu anlatmaya çalışanların yanılgısı kadar, bu sistemi yadsıyanlar da aynı yanılgının içindedirler. Ancak Osmanlıyı yok sayarak, modern bir sistem kurulamaz. Zira, modernlik geçmişi yok saymak değil, geçmişteki yaşanmışlığa sahip çıkarak, geleceğin kurgusunu “yasal ve hukuksal” zemine oturtmaktır. Osmanlı bu topraklar üzerinde yerleşik düzene geçmiş ve coğrafyanın ulusal duruma gelmesi ile sonuçlanan sosyal yapılanma sürecinin temellerini, bu kültürel ortamda idealize etmiştir. Ancak her tarihsel oluşum gibi, uygarlıkların da belli bir sarsıntı içine girmesi kaçınılmazdır. Her yükselen değer, zaman içinde ve tarihsel süreçte belli-belirsiz güçlerce etkileşime uğrarlar. Osmanlının, tarihten nasıl silinmeye çalışıldığı ve Osmanlı kavramına karşıtlığın nasıl bir ideolojik söylem durumuna getirilerek tarihsel bağlamda yeni bir açılım ile biçimlenen formasyona kimlerin sahip çıktığı birer realitedir.

“Yaşam kökleri” olan Osmanlı kavramına böylesine düşman olan ve onu tarihin çöplüğüne atmanın ince hesaplarını yapan güçleri, “bu ülkenin dışında yerleşik başka güçler”in yardımıyla Osmanlının yok oluşunu hazırlamışlardır..Osmanlıyı ve tarihini değiştirmek için, kimlerin, nasıl, niçin mücadele ettiğini bilimsel verilere göre irdelemek gerekir.

(Sy.İsmail Korkmaz, yazısının burasında türban konusuna da girmekte ve onun kişisel bir tercih olduğunu ileri sürmekte ve toplumun büyük kesiminin kullandığı baş örtüsüne böylesi katı yaklaşımı eleştirmektedir ki, türbanın baş örtüsünden çok farklı simde durumuna dönüştü-rüldüğünü unutur görünmektedir).

Osmanlı’dan kurtulmak adı altında tarihsel köklerine , inanç boyutunu yok sayarak ulusal kimliğine , en temel insani haklardan olan, istediği gibi yaşamak hakkına sınır getirerek, sosyo-kültürel yaşam alanına bu ölçüde karşıtlık içinde olunması modern-çağdaş ve demokratik anlayışa asla uygun düşmemektedir.

****

Sy.İsmail Korkmaz’ın Osmanlı’dan yana olan kesimden farklı bir yanı olduğu için, hiçbir tümcesine katılmadığımız bu yanıtsal yazısına yer verdik. Ötekilerden farklı olan niteliği, düşüncelerini belli bir kültür bağlamında ileri sürmesidir. O nedenle kendisinin yanılgılarına değinmeye gereksinim duymaktayız.

Önce şunu vurgulamalıyız ki, Osmanlı Devletinin varlığını ve gücünü hiç kimse yadsımıyor. Sy.Muhsin Şener de yadsımamakta.

Roma İmparatorlu merkezi devlet modelinin ilk örneği ise ikinci örneği de Osmanlı Devletidir. Bir farkla ki, Roma çevre güçleri kendisine bağlamış, Osmanlı ise çevreye gücü kendisi vermiştir. Görkemli, uzaktan kumandalı bu devlet kendisini kendi eliyle kapitü-lasyonlara teslim ettiği ve Batıdaki gelişmelerin farkına varamadığı ticaretin ve ekonominin dışında kaldığı ve son 300 yılda devleti yönetenlerin rüşvete boyun eğdiği ve kamusal görevler, bile satın alınır olduğu içindir ki, Batı’nın onu yok etme politikalarına karşı çıkamamış tersine katkıda bulunmuş tur. Denilebilir ki, hiçbir devlet kendisinin yok edilişine Osmanlı kadar yardımcı olmamıştır.

1600’lü yıllar Osmanlının çöküşünün başlangıç yıllarıdır ve feth ettiği ülkeleri elden çıkarmaya başladığı yıllardır. Zaten devlet hazinesinin para gereksinmesini fetihler yoluyla sağlamaya kendisini alıştırdığı için, günün birinde, fetihlerin masrafının, işgal ettiği topraklardan sağlayacağı vergi gelirlerinin çok üstüne çıktığının da ayırtına varamamıştır. Zaten babadan oğula ve daha sonra da büyük erkek evlada geçen saltanat, genetik dejenerasyon sonucu, kamusal yönetimin felce uğramanın nedenleri olmaya başlamıştır. Küçük yaşta kapalı bir odada ölüm korkusuyla yaşamaya tutsak edilen veliahtlardan padişah olduklarında sağlıklı devlet yönetimi beklenemezdi.

Osmanlıyı yadsımak ile Osmanlıyı eleştirmeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Onu yadsımak olanaksızdır fakat onun son 300 yılını eleştirmemek ve o eleştiriden yeni dersler çıkarmamak ta o ölçüde yanlış olur.

Son yüz yılda da Muharrem Kararnamesiyle kendisinin mali iflasını kabul etmesi ve Düyunu Umumiye İdaresinin her alandaki denetimine boyun eğmesi, Osmanlının devlet olma niteliğini de ortadan kaldırmıştı ve egemenliğin temel koşulu olan “para basma” yetkisi de elinden alınmış Fransız sermayesinin kurduğu Osmanlı Bankasına devre-dilmişti.

Anadolu tüm saldırgan devletler tarafından işgal edildiği bir zamanda Padişah olan Vahidettin’in İngiliz savaş gemisine sığınarak firar etmesi ve Sevr Antlaşmasının kabul edilmesi bağışlanabilir mi? Osmanlı, çürüyerek tarihten silinmiştir.

Muhsin Şener’in yazısında Osmanlıdan kurtulmak, onun son iki yüz yıllık devlet mantığından kurtulmak demektir. Çünkü yanlış işleyen bir mantık idi o.

Burada Sy.İsmail Korkmaz’ın bir kanısına da katılmak olanaksız. Türkler Osmanlı ile yerleşik düzene geçmiş değillerdir. 250 yıl dip diri devlet olarak Selçuklular ise Horasan ve Anadolu’da yerleşik uygarlığın temellerini attılar. Eğer Selçuklu Devleti olmasaydı, bugün Osmanlı Devleti diye bir devlet doğamazdı. Osmanlı, Selçuklu kültürünün üzerine yerleşmiştir.

Sy.İsmail Korkmaz, yazısında din olgusuna da geniş ölçüde yer veriyor.. Dinin toplumsal kurum olduğu yadsı-namaz, fakat bir gerçek ortadadır ki, dinler, değişime kapalıdırlar. Kurallarındaki değişimlerin ise belli bir hiyerarşisi vardır. Her din üç ögeye yer verir. İnanç, tapınma ve kurallar. Ve her dinin de kendi iç disiplini ve bu disiplini sağlayan örgütü, yani otoriteleri bir başka deyişle hiyerarşisi vardır, ya da zamanla oluşmuştur. Hıristiyan dininde papa-kardinaller-piskoposlar-papaz dizgesi gibi Osmanlı İslamında da “şeyhülislam-müftü-imam” hiyera-şik düzenine rastlanır. Ne var ki İslamın kaynağında şehül-islam söz konusu olmadığı halde Osmanlı bu kurumu ilk kez II.Murat zamanında (İslamın doğuşundan 800 yıl sonra) ortaya çıkarmıştır. Ve sonraları bu kurum da öylesine dejenerasyona uğradı ki, şeyhülislam fetvalarıyla pa-dişahlar ve padişah fermanlarıyla şeyhülislamlar katledilir oldu.

İslam dininde hilafetin babadan oğla geçmesi söz konusu olmadığı halde, Osmanlı, dinin bu kuralına uymamıştır daha da önemlisi İslam, saltanata karşıdır fakat Osmanlı hükümdarları kendilerini “sultan” olarak nitelediler. Padişahların büyük bölümü ise şarap düşkünüydü. Ve zaten son 400 yıl içinde hiç birisi,Türk” sözcüğünü de kabul etmiş değildir. Uluslar arası ahitnamelerde yabancı devletler “Türk” ve “Türkiye” deyimlerine yer verirken, padişahlar sürekli “Osmanlı” sözcüğünü kullandılar.

Bu gerçekler, Osmanlıyı yadsımak değil eleştirmektir çünkü tarih böbürlenme aracı olarak kullanılmaması gereken bir disiplindir..

Osmanlının 1600’lü yıllarda başlayan yönetim biçimi sayılamayacak kadar yanlışlıklarla dolu bir tarihtir. Bu tarihi kabul etmek ve fakat ondan kurtulmak zorundayız.

Sy.İsmail Korkmaz, İslam dininin insanı ,varlıksal olarak özgür bıraktığını söylüyor bu doğru olabilir, fakat kendisinin “kul” olarak tanımlandığı ve yazgısının alnına yazılı olduğu öğretisi karşısında o insan varlıksal olarak nasıl özgür bırakılmış olur? Osmanlı Devletinde bireyler, ne yurttaş idiler ne de özgür; sadece padişahın kullarıydı ve yaşam hakları padişahın dudakları arasından çıkacak sözcüğe bağlıydı. Bu koşulda insan varlıksal alanda nasıl özgür sayılabilir?

Bugün İran’da, Irak’ta, Suudi Arabistan’da, Katar’da, Kuveyt’de insanlar varlıksal alan da özgür mü?

Özgür olsalardı, bu denli geri kalırlar mıydı?

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail