Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 55 Geri Tavsiye Et Yazdır




ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE ve KÖY ENSTİTÜLERİ

Hami Karslı
Em.Öğretmen

Cumhuriyetin kazanımlarını korumak ve savunmak için hiçbir özverinden kaçınmayan gerçek öğretmen Hami Karslı, Niksar’da Atatürkçü Düşünce Derneğini kurmuş ve başkanlığını üstlenmiştir. 1996’da “Niksar Haber” gazetesini tek başına çıkarmış ve yayımını 3 yıl sürdür-müştü.O da Türkiye Sorunları kitap dizisini yayına hazır-layan gibi, okuyor, düşünüyor ve yazıyor. Sayıları az da olsa Hami Karslı’lar var olduğu sürece Türkiye ‘nin Cumhuriyetini karartmaya hiç kimsenin gücü yetmeye-cektir.

Şimdi o Köy Enstitülerinin kuruluş günü olan 17 Nisan’ın eskiden şenlikle ve törenle kutlanmasını acıyla anımsıyor. Bir gerçek apaçık ortadadır. Halkevleri ve Köy Enstitüleri yok edilmeseydi, Türkiye’de art niyetin ve cehaletin egemen olduğu süreç yaşanmazdı.

Hami Karslı’nın 17 Nisan 2004 günü Atatürkçü Düşünce Derneği Tokat şubesinin düzenlediği toplantıda yaptığı konuşmayı okuyucularımıza ana çizgileriyle , kendisinin iznini alarak aktarmayı yararlı bulduk. Köy Enstitülerini bir kez daha özlemle ve acıyla anıyor ve ülkemizin ne tür ihanet dizgeleri içinden geçerek bugünlere ulaştığını yüreğimiz burkularak düşünüyoruz. Tüm olumsuzluklar içinde, ülkemizin aydınlık günlere olan yolculuğunun süreceğine olan inancımızı sürdürüyoruz.

***

Gerek ülkemizde gerekse tüm dünyada insanlar, siyasal partilerin ülke sorunlarına yeterince ve doğru biçimde ilgi göstermedikleri için, demokratik kitle örgütlerinde bir araya geliyorlar. Bugün yüz binlerce insanın Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi kuruluşlarda toplanmasının bir nedeni kanımca siyasal partilere inançlarının zayıflamasıdır. Kabul etmeliyiz ki ülke sorunlarını çözmede, örgütlü olmayan çalışmaların, yani bireysel çabaların hiçbir başarı şansı yoktur.

Atatürkçülük, eşit hak ve özgürlüklerin hoşgörünün, sev-ginin, evrensel hukukun yani doğru ve iyinin yaşandığı gerçekten bağımsız ve uygar bir Türkiye istemektir.

Atatürkçülük, kanlı savaşların, soykırımların, yoksulluğun olmadığı, insanlık trajedilerinin yaşanmadığı, kişi başına düşen mutluluğun en büyük olduğu bir Türkiye istemekte-dir. En önemlisi Atatürkçülük, “eleştirel aklın” kör inanca galip gelmesi demektir. Yoksa, şimdi Marmaris’te yaşayan 12 Eylül’ün anlı şanlı paşasının ve şimdiki bazı yöneticilerin yaptığı gibi, Allah’tan, peygamberden söz ederek kör inançlarla aklı örtmek, aklı karıştırmak değil-dir.

Konuya girmeden önce bir durumu özellikle vurgulamak istiyorum. Yurt sorunlarıyla ilgilenen derneklere yönelti-

len genel bir suçlama vardır: “Politika yapıyorsunuz!” suçlaması. Eğer dikkat ederseniz bu suçlamayı yapanların genelde “politika” kavramının ne olduğunu bilmediklerini görürsünüz.

Politika yapmak, sadece herhangi bir partinin ikti-dar olması için yapılan eylemlerin adı değildir.Politika bir yurt hizmetidir. Her insan politika yapar. Ben bir öğret-menim. Türkiye’deki eğitim politikalarının dışında kalmam olası mdır?Elbette ben gırtlağıma kadar eğitim politikalarının içindeyim.

Bir doktoru sağlık politikasından, bir ziraatçıyı tarım politikasından ve bu ülkede yaşayan tüm yurttaşları Türkiye’nin ekonomik politikalarından soyutlamak olası mıdır?

Bir zamanlar Türk Ulusu nisan ayında iki bayram yaşardı. Bunlardan birisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı, diğeri ise dünya ölçütünde bir eğitim girişimi ve yurt kalkınması deneyiminin yasal olarak başlatıldığı 17 Nisan Bayramı idi.Ancak 58 yıldır, yani 1946 yılından bu yana her 17 Nisan’da duyduğumuz burukluk ve acı, Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı’nda yeterince sevinç duymamıza engel olmaktadır.

Sömürücü, gerici düzenin tahammül edemeyip kapattığı Köy Enstitüleri’nin amacı, özellikleri, işleyişleri ve kapanış nedenleri hakkında çok şey söylendi, onlarca cilt kitap, binlerce yazı yazıldı, belgeseller çekildi.

2004 yılının 17 Nisan’ında bunları bir kez daha yinelemek, her zamandan daha fazla önem taşıyor.Çünkü bugünkü Türkiye’ye baktığımızda gördüğümüz manzara insanın içini acıtmakta ve “Acaba 17 Nisan’da yakılan aydınlanma ateşi söndürülmeseydi, bu manzara aynı mı olurdu?” sorusu aklımıza gelmektedir.

Ülkemizi yönetenlerin tüm yaldızlı laflarına karşın Türkiye çok zor günler yaşamaktadır. IMF’nin dayattığı politikaları uygulamakla övünenlerin, kör inançları eleş-tirel akla tercih edenlerin, Atatürk aydınlığından korkanların ülkemize ve ulusumuza nasıl ihanet ettiklerini, bu ülkenin gerçek yurtseverleri tiksintiyle izlemektedirler.

Bir büyük düşünür politikayı, “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” biçiminde tanımlar. Eğer bir ülkede vergi gelirleri -bırakın borçlarımızın ana paralarını- faizlerini bile ödemeye yetmiyorsa, bu, uygulanan politikaların iflası demektir.

Büyük Atatürk 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı tarihî konuşmasının bir bölümünde şöyle diyordu:

“Tarih, ulusların yükseliş ve çöküşlerinde siyasî, askerî ve içtimaî etmenleri neden olarak göstermektedir.Ben ekonomik etkenlerin bunlardan önce geldiğine inanmaktayım.Türk tarihi de incelendiğinde, ilerleme ve ge-

rileme dönemlerinde hep ekonominin ön planda olduğu görülür. Bunun için Türkiye kanı canı pahasına elde ettiği egemenliğini, dünya barışı düzeni içinde yaşatmak

istiyorsa, ekonomide her zaman güçlü olmak zorundadır! Çünkü ekonomik egemenlik olmadan,yönetsel egemenlik olmaz.”

Aradan geçen 81 yılın sonunda Atatürk’ün söylediği bu veciz söz unutulmuş durumdadır.

1936’da Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanlığı döneminde açılan ilk eğitmen kursu ve bunları izleyen dört köy öğretmen okulunda alınan olumlu sonuçlara dayanılarak,Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında , 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı yasa ile Köy Ens-titüleri, Köy öğretmeni ve köylere yararlı diğer meslek erbabını yetiştirmek için açılmışlardır.

1941’de çıkarılan 4274 sayılı yasa ve açıklamalarıyla, örgütlenme ve bu enstitülerden yetişenlerin gittikleri köylerde başarmakla yükümlü oldukları görevler ayrıntılarıyla belirtilmiştir.”Sağlık Memurları Ve Ebeleri Yasası” ile de köye yararlı diğer meslek erbabının enstitülerde yetiştirilmesine başlanmıştır.

Tüm ülke tabanını kapsayan ve titizlikle yürütülen bir örgütlenme içinde, bu yasaların ve köy enstitüleri uygulamalarının amacının Tabanda yapı değişikliğine her yönden uygun koşulların hazırlanması olduğu görül-mektedir.

Köy enstitülerinin niçin kurulduğunun tam kavranabilmesi için, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş dönemindeki ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ülkemizin ve halkımızın içinde bulunduğu koşulları iyi bilmek gerekir:

Halkımızın %80’i köylerde yaşıyordu.Kırk bin köyün 35 bini okulsuz, öğretmensizdi. Çoğu kitap, kağıt yüzü görmemişti Oysa eldeki öğretmenlerin %75’i şehirlerde %25’i köylerde çalışıyordu. Kent koşullarında yetiştikleri için köye uyum sağlayamıyorlardı

1929 yılında dönemin Maarif Vekili Vasıf Çınar, Meclis Kürsüsünden şöyle diyordu:

Türkiye Cumhuriyeti’nde tedrisat-ı iptidaiye yoktur. Kemal-i hicapla söylüyorum, bazı köylerde mektep bile yoktur. Hatta sözümü 3-4 vilayete tatbik edebilirsiniz. Buralarda daha 30 sene mektep açılması söz konusu değildir.”

Oysa, Mustafa Kemal 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere :

“Bir taraftan genel olan cehaleti,bilgisizliği ort-dan kaldırmaya çalışmakla beraber ,diğer taraftan toplumsal yaşamda bizzat uygulamalı, yararlı,verimli uzuvlar yetiş-tirmek lazımdır.Bu da ilk ve orta eğitimin uygulamalı bir tarzda olmasıyla mümkündür.” diyordu.

1968 yılı Eylülünde Ankara’da toplanan “Devrimci Eği-tim Şurası” na sundukları bildiride Sayın Hürrem Arman, Prof.Cevat Geray, Ozan Dr.Ceyhun Atuf Kansu, Köy Enstitülerinin kuruluşunu hazırlayan ve zorlayan nedenleri şöyle anlatmışlardı:

200 yıldan beri ,yukarıdan aşağıya yapılan yenilenme hareketlerinin, tabana, geniş halk yığınlarına hemen hiç bir etkisi olmamıştı. Toplumu her yönden besleyen, yaşa tan üretici güçlerin,emekçi yığınların yaşadığı yerleşim yerlerinde,her bakımdan bir Osmanlı ortaçağ düzeni sürüp gitmekte id.. Olumlu ve gerçek bir aşama olan Cumhuriyet devrimleri yanında; çok küçük çapta olan fakat bilimsel, gerçekçi bir temele dayanmayan sanayileşme, ulaştırma, sağlık ve eğitimde görülen yenileşme hareketleri, alt yapıda bir değişmeyi hedef almayan plansız davranışlardı. Bütün yapılanlar bu nitelikleriyle ve ele alınış yöntem leriyle büyük şehirlerde bile az sayıda ve emeğin sırtından geçinme olanaklarını ellerinde bulunduran bir azınlığın hizmetinde idi.Kasaba ve köylerde de,şehirlerdeki bu azınlığın ortakları, müttefikleri vardı.

Onar da elde edilenlerden paylarını almakta idiler.

Gerek şehir ve kasabalarda,gerekse en yoğun emekçi ve üretici çoğunluğu barındıran köylerde yaşayan yığınlar, Cumhuriyete, devrimlere söylenenlere ve yapılanlara, hatta olumlu kanunlara rağmen,her yönden ilkel bir yaş yış içindeydiler.

1935 istatistiklerine göre nüfusumuz 16.157.450 idi.Bu nüfusun 14 milyonu, yani %82’si köylerde yaşıyordu. Kasa ba ve şehirlerdeki eşrafa, tüccara,bürokrasiye ve yönetim deki kişilere bağlı ve onların ittifakı içine girmiş pek az sayıda fakat her yönden güçlü köy ağalarının,toprak ağalarının, tefecileri, gizlenmiş fakat etkinliklerini sürdüre bilen dede, şeyh gibi mukaddesat sömürücülerinin emrinde çalışan köylü yığınları,her bakımdan yoksulluklar, ilkellikler içinde bir yaşayışı sürdürüyorlardı.Yurt savunma sını yapan,toplumu besleyen bu yığınlardı. On lardan hep alınmış ,fakat bir şey verilmemişti.

Üretim araçları ilkeldi. Çoğu ağaların topraklarında çalışıyordu.Üretim biçim ve ilişkileri, gelenek ve göreneklere göre kurulu bir düzen içinde idi.Besinde, barınakta ve giyimde tüketim olanakları hayvanlarla eşit denecek kadar kıt ve noksandı.Tabiatın da güçsüz esirleri durumunda idiler. 60 bine yaklaşan köy, oba, mezra, çiftlik denilen yerleşme yerlerine o güne kadar tedavi maksadıyla bir doktor, bir sağlık memuru uğramamıştı. Bazen çok yaygınlaşan,kırıcı bir durum alan hastalıklar bile evliyanın, üfürükçünün, muskacının, çağ dışı inanış ve davranışların eline bırakılmıştı.

Bu yığınlarda yaşayan hayat görüşü ve inanışlar ne cumhuriyete, ne devrimlere ve ne de içinde yaşanılan yüzyıla uyuyordu. Fakat bu durum ,yığınların yaşayış düzen ve olanaklarıyla da çelişmeyen, başka bir dünyanın görüş ve inanışı idi. Bu yığınlara sağlanan eğitim olanaklarında da durum aynı idi.Köylerimizde yaşayan nüfusun okur-yazar oranları, erkeklerde %17, kadınlarda %4.2 yani ortalama %10.5 idi.Bazı bölgelerde bu oranlar %1’e kadar düşüyordu.

Köy enstitülerinin kuruluşunu zorlayan ve kısaca giderilmeye çalışılan çelişkiler ve bunun nedenlerini çok eskiden beri sezen Atatür, yeni anlamlı bir köy eğitiminin çözümü için de en gerçekçi yolu buldu.1935’te Milli Eğitim Bakan

lığı’na getirilen Saffet Arıkan’a,köyün içinden gelen ,ora-nın koşulları içinde yaşayan insan gücünden faydalanma fikrini ve direktifini verdi.Eğitmen hareketi bu direktif üzerine başladı.

Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan,bilinçli bir arayışla bu işlerin gerçek ve en güçlü adamını, yani İsmail Hakkı Tonguç’u bulunca, uygulamalara geçti.

KÖY ENSTİTÜLERİ UYGULAMALARINDAN ÇIKAN SONUÇLAR:

1-Köy enstitüleri, Kurtuluş Savaşı’nın temeli olan “ulusal tam bağımsızlık” ilkesinin bölünmez bir parçası olan eğitimde, kültürde bağımsızlığın en gerçek örneğini vermiştir.
2-Köy enstitüleri, Atatürk Devrimi’nin temele, alt yapıya ulaştırılması için kurulmuş cumhuriyetçi ulusal eğitim kurumlarıydı.
3-Köy enstitüleri belli toplumsal gerçeklerin, belli tarihsel koşulların ürünüdür.
4-Eğitimin gerçek görevi, insanı güçlendirmek,insanı yaşam savaşında doğayı yenebilir, kendisini ve çevresini değiştirebilir’ hale getirmektir.Bu amacı, ancak iş içinde-ki eğitim gerçekleştirebilir. İnsanın tarihsel evriminin ve yapısının gereği olan bu durumu köy enstitüleri deneyi doğrulamıştır.
5-Köy eğitiminin gerçekleştirilmesinde, köyün içinden gelen insanın eğitilip yetiştirilmesi ve köye önder olarak gönderilmesi düşüncesi, Atatürk’ün ‘halkçı devlet’ anlayışından kaynakjlanır.
6-Köye yararlı insan yetiştirecek kurumlar, ancak köylü kaynağı ile ve köylerin yanı başında kurulabilir.
7-Köy enstitüleri insanı kendine, çevresine yabancı kılmayan, insanın yaratıcı gücünü ulusal hayata katan, insancı-toplumcu bir eğitimin ürünlerini vermiştir.
8-Halk yönetimi, demokrasi, eğitimle başlar ve gerçekleşir. Köy enstitüleri öğrencilerini yönetime katarak, insan gelişimine özgürlük tanıyarak, tartışma ve eleştiri gelene-ği kurarak, tabana dayalı bir demokratik düzenin en ger-çek örneğini vermiştir.

9-Gerçek yurt sevgisi, yurdun somut tanınması, yurda kendimizden, emeğimizden bir şeyler katmamızla canlanabilir, sağlanabilir. Köy enstitülerinde bu yapılmıştır.

10-Köy enstitüleri, hayatı ve kitabı, yeni bir kültür yaratmanın koşulları olarak, özgürlüğün gerçek yolları olarak, eğitim ve öğrencilerin dünyasına ardına kadar açmıştır.Köy enstitülerinde kitap yasağı, hayatı eleştirme ve düşünce suçu yoktur.
11-Köy enstitüleri, köylü-halk geleneğinin en güzellerinden biri olan ‘imece’ yi yeni bir hayatın yaratılmasında,yurdun kurulmasında, toplumsal işlerin yürütülmesinde yeni bir eğitim ve kalkınma kaldıracı olarak canlandırmıştır.
12-Yüksek köy enstitüsü uygulamasıyla, Türk tarihinde ilk kez ‘halka dönük üniversitenin’ köy kaynağından gelen ilk çekirdeği kurulmuştur.
13-Türkiye için gerekli öğretmen tipi, bir alt yapı geliştiricisi olarak halkın kültür değerleriyle beslenmiş,iş içinde yoğrulmuş ve köyün hayatını her yönden etkileyici güçte devrimci öğretmen tipidir.
14-Alt yapı reformlarıyla birlikte yürümeyen ileri bir eğitim reformu engellenir.Eğitim, toplumsal kalkınma bütününün bir parçasıdır. Diğer parçaları ortaçağda kalan bir toplumda, tek başına eğitim reformu yozlaşır, bozulur, kösteklenir. Köy enstitüleri bu gerçekler bilinerek kurulmuş, yürüyebildiği kadar yürümüş ve beklenenden çok daha olumlu sonuçlar vermiştir.Yapı değişikliği isteme-yen egemen güçlerin işbirliği ile kapatılmışlardır. Asıl olumlu yönleri kapatılmalarının nedenlerinde yatmak-tadır.
15-Geleceğin Türkiye’sinde, halkçı-devrimci eğitime çare arayacak yurtsever kuşaklar, köy enstitüleri uygulama-sında ‘ulusal, gerçekçi ve halkçı’ bir eğitimin özbeöz Türk kalan felsefesini bulacaklardır.”

Köy enstitüleri halktan yana ve halk için yapılacak girişimlere,atılımlara yol gösterecek uygulamalar yapmış ve olumlu sonuçlar almış. Atatürk ilke ve devrimlerini, içtenlikle ve bilinçle uygulayacak kuşaklar bu deneyimden sürekli olarak faydalanacaklardır kanısındayım.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail