Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 87 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


BİLİM TOPLUMU

Ali Nejat Ölçen

Böyle bir yazıyı değerli zamanınızı alarak sunmamın bir nedeni, “bilgi toplumu” türündeki yanıltmacanın yerine “bilim toplumu” kavramını tartışmaya açmaktır. Çünkü bilginin kaynağı olan bilime yabancılaşan bir toplum, bilgiyi de “dış alım”la edinir ve öylelikle kendi kültürünü ve kendi dilini geliştirmekten yoksun düşebilir.

Bugün, zihnimizi kurcalayan hiçbir sorun, dogmalara saplanıp, bilime yabancılaşmaktan doğan sakıncadan daha sakıncalı değildir. 21.yüzyılda bilim dışında kalan uluslar yokoluşa sürüklenebilir. Ülkemizin içinde bulunduğu olumsuzlukların hiçbiri, bilime yabancılaşmak, bilimsel düşünceye kapanmak kadar sakıncalı değildir. Oysa, ülkemizde eğitimin, aileden, yüksek öğrenime kadar “bilimsel düşünce”ye kapalı kalmanın sorunlarını yaşamaya başla-dık.

O nedenle Türkiye Sorunları kitap dizisinin 86.sayısında Sokrates ile “Acaba” üzerinde söyleşi yapmaya gereksi-nim duymuş, konuyu açıklayan bir anı’ya yer verilmiştik.

Kanımca bilim “niçin” ile “acaba” arasındaki iklimde (mikro klimada) gelişebilir. Oysa ülkemizde ekonomi, eğitim, siyaset dahil yaşamın ve yönetimin hiçbir aşama-sında bu iki temel sorunun zihnimizde yeterince yer almış olduğunu göremiyoruz. Ülkemin geleceğine umutla bakamayışımın nedeni sadece budur. Sokrates ile söyleşiden önce bu konudaki düşüncelerimi özetle görüşebilmek amacıyla bilgilerinize sunuyorum.

Kanımca bilim, bilginim kendisi değil, onu bilinmezlikten kurtarandır. Bilgilerin mutlak doğru ve gerçek olduğu varsayımı bile her zaman doğru değildir. Çünkü, her bilim-sel bilgi, onu ortaya çıkaran genelin parçası, yani, belirli koşulların sonucudur. Örneğin 1887 yılına kadar ışığın yayılmasını, uzayı dolduran “ether” (esir) adlı küçücük parçacıkların varlığına bağlayan “bilgi” geçerliydi, doğru ve gerçek kabul ediliyordu. O yılın sonuna doru, Michelson-Morley ikilisi, ışığın birbirine zıt yönde eşit zamanda eşit uzaklığa ulaştığını ölçümle kanıtlayarak “ether” kavramının geçersizliğini ortaya çıkardılar. Ne var ki, ışığın titreşim olduğu sanılıyordu. Oysa Mac Planck, onun proton denilen parçacıklar olduğunu kanıtladı. Ve ışığın titreşim özelliğini taşıyan protonlar olduğu gerçeğine ulaşıldı..Nesnenin yok olmayıp enerjiye dönüştüğü bilgisi geçerli olmaya başlayınca (Einstein), felsefe de bundan etkilendi.Lavoisier’in nesnenin sakımı ilkesi de değişime uğradı bunun yerine “nesne+enerji sakımı” ilkesine ula-şıldı.

Şimdi izninize sığınarak bilim tarihinde bir kırılma nokta-sına ve dolaysıyla o kırılma noktasında ki pozitif bilimle-rin iki ana parçaya bölündüğü konusuna değinmek istiyorum.. Çünkü Saint Simon, (1760-1825) doğa olayları yanında ondan etkilenen ve de onu etkileyen toplumsal olayların bilimselliğini kanıtladı. Francis Bacon ile baş-layan (1620) dogmalardan arınma ve Saint Simon’un analizi söz konusu olmasaydı, onu ne Hegel, Karl Marx ,Engels ve ne de Emile Durkheim izleyemezdi. Bugün bilimin nesnel ve toplumsal iki boyutu öylelikle ortaya çıkmış oldu. Kanımca üniversitelerimiz, bu iki ana grubun birlikte bir arada etkileşim içinde öğrenciye sunmanın gizini yaratmalıdır. Bunu şunun için gerekli görmekteyim:

Üniversitelerimiz “bilimin sınıflandırılması“ temelinde kendi programlarını yeniden gözden geçirmeli ve öğrencinin zihnine bilgi yığmak yöntemini artık terk etmelidir. Bir ülkenin yazgısı üzerinde en etkin güç bilim ve onun kaynağı üniversitelerdir. Eğer bu yargı doğru ise, Batı’da olduğu gibi Pedagoji temel bilim dalı olmalı ve eğitim sektörü bu anabilim dalının içinde yer almalıdır. Bugün sağlık bile kendine özgü pedegoji sürecine gereksinim duymakta. Üniversitelerin yönetici kadroları ve YÖKdahil, eğer bilim sınıflanması ekseninde eğitim programlarını hazırlamaya bir gün gereksinim duyarlarsa “Pedegoji” nin anabilim dalı olmasına karar vereceklerdir.

Nesnel-doğa bilimleri Matematik, Fizik, Kimya,Tıp, Jeo-loji siyasal iktidarların etki alanı dışında kalmanın öz-gürlüğüne sahiptirler. Oysa sosyal bilimler Tarih, Eko-nomi, Theoloji, hatta sosyal Psikoloji gibi bilim dalları, toplumu yönlendirdiği, etkilediği hatta biçimlendirdiği için, siyasal iktidarların etkisine açıktırlar. Hatta bu bilim dalları Ortadoğunun İslam ülkelerinin pek çoğunda otokrasi ile iç içedir. Laiklik ilkesi öncülüğünde ülkemizde sosyal bilimler siyasal iktidarın dışına çıkabilmeyi başarmaktaydı. Şimdilerde bunun güçlüklerini yaşamaktayız. O nedenle, ülkemizde yüksek okullarda (akademi ve üniversitelerimizde) bilim tarihi ile toplumsal devrim tarihi birlikte ders programı içinde yer almalıdır. Ve öğrenci doğa bilimleri ile toplum bilimi ekseni içindeki etkileşimi özümseyerek belleyebilmelidir. Bunun en belirgin örneğini Friedrich Engels’in “Doğanın Diyalektiği” yayımında görüyoruz. Türkçeye çevirisi yapılan kitabın 343. sayfasında bunun ilginç bir kanıtına rastlıyoruz:

Herhangi bir kimsenin dx3,dx4 vb.benzeşimlerin doğada da bulunması gerektiğini düşünmemesi için hemen hiç-bir neden yoktur,diyor ve devam ediyor: “Bütün bu sanal büyüklüklerin örneklerini doğa verir..

Engels’in bununla da yetindiği sanılmamalı: Sonsuz küçük kavramının keşfini büyük bir gelişim olarak tanımlıyor.1870’lerde Batı dünyasında bir kişi nasıl böyle düşünüyor sorusuna yanıt aramaya çalışmak, aydınlanmaya adım atmak demektir. Ülkemizde kimi üniversitelerimizde öğretim üyelerinin kimileri bu aşamaya ulaşabilmiş değil. Bunun sayısız örneklerini yaşamaktayız.

Örneğin, Batıda sonsuz küçük ve sonsuz büyük kavramları öğrenciye sunulurken, ülkemizde bir öğretim üyesi “sonsuzluk” kavramını nasıl yadsıyabilir? “Tarihi Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi” kitabının yazarı, bir öğretim üyesi sonsuzluk kavramını bakınız nasıl yadsıyor:

Eğer evren sonsuz olsaydı, sayısız yıldızların ışığı ile geceleri dünyanın aydınlık olması gerekirdi.

Herhalde bu öğretim üyesi, sonsuzluğu bir kavram değil de ölçülmesi olanaklı bir nesnel boyut olduğu kanısında. Bu kanıda olduğu içindir ki

Evren üç boyutludur onun için sonludur, diyor.

Bununla da yetinmiyor, bu düşüncesiyle çelişen bir başka tasarım ileri sürüyor:

Hızla dönen bir üç boyutlunun boyutları kalkar, hız sonsuza yaklaşırsa (nesnenin hızı, nasıl sonsuza ulaşabilir?) boyut yok olur.

Ne denli yanlış. Nesnenin boyutu hıza bağımlı değildir ki. Varsayılım ki, nesnenin hızı sonsuza yaklaşırken nesnenin boyutları yok oldu(!) O nesne boyutsuz ise nerede, nasıl kaybolacak! Bir üniversite üyesi böyle düşünebilir mi? Düşündüğünü varsayalım kitabında nasıl olaşıyor da:

Madde gide gide yokluğa yuvarlanacaktır,diyebiliyor ve bununla yetinmeyip İslam’ın kutsal kitabına başvurarak , devam ediyor:Gerçekte asıl varlığa dönecektir. Son dönüşüm yokluk değil, Mutlak Varlıktır.Çünkü Kur anda “dönüşünüz banadır” diye buyuruyor.(s.47)

Oysa madde, yok olmadan önce enerjiye dönüşüyor. (!) Kişi atomun nesnecik olduğunu ve enerjiye dönüştüğünü ya bilmiyor ya da yadsımaya yelteniyor.

Ülkemizde eğitim, “Tüme varım” ile “Tümden gelim”in neresinde? Öğrenciye bu iki düşün süreci arasındaki algı-lama yetisini kazandırılıyor mu? Genelden ayrıntıya ya da ayrıntıdan genele nasıl ulaşılacağına ilişkin bilim felsefesi ya da bilimin tarihsel gelişimi anlatılıyor mu? Sanmıyorum.

YÖK, üniversitelere bürokratik yaklaşımın dışına çıkarak bilim planlamasını yapmalı ve ülkemizi bilgi toplumu olmak yerine bilimsel düşünce toplumu olmasını sağla-yacak yöntemi özümsemelidir. Üniversitelerin medrese-leşmesi kesin kes önlenmeli ve inanç kategorilerinin yerini bilimsel düşüncenin araçları almalıdır.

Bir Anı:

6 Haziran 1974 günü İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesinin çağrısı üzerine “Halk Sektörü”nü açıklamaya çalışmıştım. Doçentler, Profesörler ve öğrencilerden oluşan görkemli dinleyicilerden gelen soruları yanıtlarken, “acaba Halk Sektörü’nü” gereği kadar açıklayamadım mı” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. O gün uçakla Erzurum’a gitmiş ve CHPİl örgütünde Halk Sektörü’nün ne biçim bir girişim olduğunu ve ekonominin kamu ve özel sektörleri arasında neden yer alması gerektiğini anlatmaya çalış-mıştım. Dinleyicilerden bir öğretmen grubu benzer konuşmayı Kars’ta düzenledikleri seminerde de anlatmamı istediler. Birlikte Kars’a ulaştığımızda hava kararmak üzereydi. Şimdi o anlatımın öyküsünü, yayınladığım (1976) “Demokratik Sosyalizme Giriş” kitabının 22.sayfasında birlikte okuyalım:

Eski,terk edilmiş Halkevi yapısıydı seminerin yapıldığı yer. 1952’de kitaplar yakılmış ve müsamere salonu yıkılmıştı. İdrar ve pislik kokuyordu içerisi, Alt kat bu amaçla kullanılıyordu artık. Seminerde yazarın (Ali Nejat Ölçen’in) konuşmasını dinleyen yüz elli kişi kadardı. Kentin ışıkları yanmamıştı henüz. Hava kararmaktaydı. Konuşmanın yarısında, arka sıralardan bir ses birden bire şu soruyu sordu:

Bu avucum begim bu Halk Sektörü oluversin. Paraları goyik, ya uçup gidir, ya gaçıp gidir, ne poh yiyik.

Bir yılı aşkın süre içinde en bilimsel soru buydu işittiği yazarın. Algılandı. Yerinden kalkıp karanlığın içindeki adamı buldu. Coşkuyla elense çekti. Yazarın bir eski tutkusuydu bu. Adam yere düştü. Yaşlıydı. Naga Aydın’dı adı. Baytariye sokak 16 numaralı evde oturuyormuş. Belediye elektrik santralında gece bekçisi. Okuma olanağını bulamamış. Okusa, fakülte bitirseydi belki cahil olurdu. Bizde cahil olmak için kesinkes bir fakülteden mezun olmak gerekir. Naga Aydın bir bilge kişiydi.

Bu anıya yer vermemin bir nedeni var: Eğitim sistemimiz, düşünme yetisini engelleyerek bilgi hamalları yetiştirdi-ğinin en canlı kanıtı olduğu için.

Ülkemizi düşünce yetisi gelişmemiş bilgi hamalları yönet-mekte olduğu içindir ki yarattıkları sorunları yine kendileri çözememekte birbirlerini suçlamaktadırlar. Bunun en ilkel örneklerini siyasal parti başkanları, 2011 yılının şu günlerinde sergilemekteler.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail