Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 91 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TARİH, KENDİ KOŞULLARINDAN SOYUTLANAMAZ.

IRFAN AKALP’A YANIT:

Sy.İrfan Akalp’ın 22 Ekim 2010 günlü “Kemalizmin Altı Oku” adlı iletisindeki yanlışları bu yazıda irdelemeye gereksinim duymamın nedeni, yakın tarihimizin eleş-tirisinde “yan tutma” nın gerçekçi olmayacağının ortaya çıkması içindir. Geçmiş zaman, yansız, önyargısız irdelen-melidir. Pozitif Tarih bilimi bunun böyle olmasını gerektiriyor. Günün hatalarını, geçmişin yanlışlarıyla gizleme-nin ülkeye zarar vereceği bilincine ulaşılmalıdır. Yazıya ilgi duymamızın nedeni, “Kemalizm ‘in Altı Oku” başlığı idi. Altı okun hiç birisine somut düzlemde değinilmiyor. Nedenini anlamak olanaksız.

Kitap dizisinin bu sayısında Sy.İrfan Akalp’ın kanıla-rındaki yanılgılarını ve o yanılgalara verdiğim karşılıkları okuyucularımla paylaşmaya gereksinim duymaktayım. Önce Kemalizmin Hukuku’nun nasıl bir hukuk olduğunu açıklamaya çalışmalıyım.

A.Kemalist Devrimlere Karşıtlık (ya da alerji)
Her öğreti (ya da ideoloji) doğal olarak kendi karşıtını da doğurur. Belli kültür düzeyine ulaşmış ülkelerde, karşıt-lığın adı “anti tez”olarak anılır. Anti tezin de ciddiliği var-

dır ve amacı tezdeki olası çelişkileri ortaya çıkarmaktır. Tarihsel sürecin böyle işlemesi gelişmeyi yaratır.

Ülkemizde ne yazık ki, anti tez, yani bir öğreti ya da ideo-lojinin karşıtlığı, kötüleme,yadsıma, değersizleştirme yöntemi olarak kullanılmakta. Antitezi, yani, karşıtlığı üre-tenler tarihsel diyalektiği kavramadıkları ”zaman/tarih” eksenindeki doğal bağı yadsıdıkları içindir ki, kolay yola sapmakta tarihsel olgular, tarihin koşulları içinde incelenmelidir kuralını göz ardı etmektedirler.. Bu aksak yöntem, Sy.İrfan Akalp tarafından 22 Ekim 2010 günü tarafıma iletilen “Kemalizmin Altı Oku” adlı yazısında da görülmektedir.

Sy.Akalp “devlet” kavramına karşı olduğunun gerekçesini “devletin, öldürme, işkence, baskı ve sömürü aygıtlarının kurucusu” olmasında görmektedir. Mustafa Kemal’in kurduğu devletin de bu nitelikte ve dolayısıyla O’nun da “ölüm, işkence, baskı ve sömürü aygıtını kurmakta ve geliştirmekte duraksamayan bir lider” olduğunu ileri sür-mektedir. Bu savı ileri sürerken her hangi bir örneğe yer vermiş değil. İsmet İnönü dahil 1920-1950 döneminde “yazar,öğretmen, siyaset adamı, parti genel başkanı dahil” hiç kimsenin 21.yüzyılımızda AKPiktidarında olduğu gibi neden suçlandığını bilmeksizin yıllar boyu tutukevlerinde hapse tıkıldığına ilişkin bir tek örneğe rastlanmaz. Tek parti iktidarında yasanın suç saymadığı “suç” kavramına hiç kimse rastlamış değildir. Bugün, gizli tanıkların haber ve havadislerinin suç sayıldığı dönemi yaşamaktayız. Hem de çok partili demokratik yaşamdan ve yönetimden söz edildiği bir dönemde.Evrim sürecinde devrimlerin gerçekleştirildiği Atatürk Türkiye’sinin dışında bir başka ülke örnek gösterilemez.

Bu anımsatma sonrasında asıl konuya gireceğim:

Lenin, Sibirya’da tutsak olduğu dönemde eşi Krups-kaya’nın getirdiği kitap ve belgelere dayalı olarak “Kapi-talizmin Gelişmesi” adlı ünlü kitabını yazmıştı. O kitabın Rusca aslını Şevket Süreyya Aydemir’in Cumartesi top-lantılarında görmüştüm. Lenin’in kimi tümceleri belle-ğimde kalmıştı: “Kapitalizmi anlamadan sosyalizmi anla-mak olanaklı değildir. Kapitalizmin gelişmesinin son aşamasında sosyalizm doğacak ve sosyalizmin geliş-mesinin son aşamasında da devlete gereksinim kalmayacaktır”, diye yazmıştı o kitabında. Devletsiz ulusların var olmayacağını vurguluyordu bu düşünce. Devlet, “ölüm, işkence, zulüm” amacıyla kurulmaz. Kurulduktan sonra diktatoryaya sapılırsa bu olumsuzluklar gündeme girer. Adı Cumhuriyet, demokrasi olan ülkemizde bugün diktatoryaya sapıldığı içindir ki, hukukun adaletten koparıldığı koşulları yaşıyoruz. Mustafa Kemal, İsmet İnönü döne-minde “faili meçhul cinayetler” yaşandı mı? Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) “faili meçhul cinayetlerin ince-lenmesi için TBMM’de komisyon kurulması önerisine neden karşı çıkıp ret oyu veriyor? Derin devlet,cinayet-lerini sürdürsün mü?

Sy.Akalp’ın iletisindeki yanlışları onun bölümlere verdiği sıra numaraları içinde irdeleyeceğim.

1.Kemalizm, başından itibaren kapitalist-emperyalizmle iç içe olmuştur” dedikten sonra, “ Kurtuluş savaşı denilen şeyin düveli muazzama adı verilen o zamanki emperyalist devletlerle savaşmakla bir ilgisi yoktur. Ankara hükümeti, düveli muazzamın desteğini çektiği Yunan ordusuyla savaşmıştır sadece” diyor. Her halde Sevr antlaşmasını da yadsıyacaktır. İstanbul İngiliz ordusu tarafından işgal edilmemiş, Gaziantep, Adana’yı içine alan bölge Fransız, Batı Akdeniz illeri İtalyan birlikleri tarafından ele geçiril-memiş, Vahidüddin, padişah ve halife olarak İngiliz savaş gemisine sığınarak firar etmemiş, görüldüğü yerde Mustafa Kemal’in tutuklanıp katledilmesi fetvası, yürürlüğe konmamış, Erzurum, Sivas kongrelerinde ulusal kutruluşun kararları alınmamış ve savaş sadece Yunan ordusuyla yapılmış!Tarihsel gerçekleri yadsımak tersine çevirmek

bu denli kolay mı? Paşaların Hesaplaşması kitabının yaza-rı yakın tarihimizi çarpıtma uzmanı Mustafa Armağan bile bu denli gerçekdışılığa sapmamıştı. Hiç olmazsa “Mısak-ı

Milli’yi ilk kez Sadrazam Damat Ferit Paşa” ortaya atmış, diyebiliyordu. Sy. İrfan Akalp, onu bile aşmış oluyor tarihsel gerçekleri ters yüz etmekte. Bununla yetinmiyor Akalp “Mustafa Kemal ve maiyeti, ülkeden emperyalist sermayeyi atmak için herhangi bir girişimde bulunmadıkları gibi, emperyalistlere kapıları sonuna kadar açmıştır” diyor. Her halde birileri kendisine nişangahsız atış talimleri yaptırmış olmalı.”Birinci ve ikinci sanayi planlarını incelememiş, ülkede hiçbir yatırım ve üretim tesisi yabancı sermayeye devredilmemiş, tersine karma ekonomi düzeninde üretim artışıyla dışsatımın gelişmesini ve dış ticaret dengesini sağlanabilmiş, Os-manlıdan devreden dış borçlar ödenmiş, tam bağım-sızlığın ekonomik ve siyasal koşulları yaratılmıştır. Sy.-İrfan Akalp, yabancı sermayeye ait bir tek yatırım ve üretim tesisi gösteremez. Ülkede iktisat eğitimi yokken, Birinci ve İkinci Sanayi Planlarında tüm yatırım konuları verimlilik hesaplarına dayalı olarak iç tasarruflarla finanse edilmiştir. Mustafa Kemal’in döneminde Bütçe açık vermiyor ve dış ticaret dışsatım fazlalığıyla dengeleniyor, o nedenle bir dolar 1 Tl üzerinden işlem görüyordu. Bu gerçekleri yadsımak için ya cahil ya da art niyetli olmak gerekir.

İletisindeki 1.bölümün sonunda “Ülkenin 1950 yılında Demokrat Parti tarafından emperyalizme teslim edildiği büyük bir yalandır” diyor. Aslında bu yazdığının yalan olduğunun farkına varmaksızın yazıyor. ABD’nin iş makineleri, örneğin stabilize yol yapımı için ülkeye giren Grader, Ekskavatör gibi araç ve gereçlerin ABD’den ithal edildiği, NATO’ya üye olduğumuz için, ABD’nin hediye ettiği uçaklar nedeniyle uçak sanayi doğarken ölüme terk edildiğini, Makine Kimya Endüstrisi’nin mermi, postal, matara, silah üreten tesislerinin kapatıldığını Sy.Akalp’a öğreten olmamış. Ankara, Bahçelievler girişinde uçak sa-nayi için inşa ettirilen rüzgar Tünelinin yıkılarak İsrail’e konuk inşaatı yapımı için izin verildiği kimin döne-mindeydi.

2.Akalp’a göre “Kemalist iktidar, başından sonuna kadar baskıcı, antidemokratik bir iktidar olmuştur”. Bunun kanıtı olarak ta, “hakim sınıflar içindeki farklı fraksiyon-lara hayat hakkı tanımayan, hatta Şeyh Sait isyanından ve İzmir suikastından sonra yapıldığı gibi onları da baskı altına alan tekelci bir iktidar” olduğunu ileri sürmekte. Aslında AKPgibi davranmalı, Şeyh Sait’i İmralı’da kon-forlu bir odada devlet konuğu olarak ağırlamalıydı. O zaman anti demokratik iktidar olmaz, İngiliz silahlarıyla isyana kalkışan şeyh Sait efendi hazretleri, layık olduğu ihtiramı görürdü.

3.Kemalist rejimin “Kürtlerin direnişine devlet baskısı, idam ve katlıamlarla cevap verildiğini” yazmaktadır. Gene bir gerçeği yadsıyor, görmezden geliyor. O döne-min hiçbir aşamasında Kürk kökenli yurttaşlarımız Mustafa Kemal ve İsmet İnönü hükümetlerine karşı diren-memiştir. Direnme, Kürt kökenli yurttaşlarımızı sömüren, şıh, toprak ağası ve onun beslediği militan güçlerden kaynaklanmış, kendi kişisel iktidarlarının devlet tarafın-dan ikame edilmesine silahla karşı çıkmaya yeltenişlerdir. Tarihte bu girişimlere verilen ad “isyan”dır. İsyanda ölenler ölür, sağ kalanlar tutuklanıp hapse atılır. Hiçbir devlet, kendisi yerine zor kullanılmasına izin vermez. Demokrasi de devletin zor kullanmasına izin vermeyen sistemin adıdır. Şimdi sözüm ona demokrasi var. Devlet haksız yere zor kullanmıyor mu?

O şıhlar, feodalite artıkları ve büyük toprak ağaları (bugün Barış ve Demokrasi Partisi içinde bunların kalıntıları da var) köy satıp, köy satın alırlar ve köy nüfusu tümüyle o ağanın mülkiyetine geçer, kul ve köledirler. Mustafa Ke-mal ve İsmet İnönü, Kürt kökenli yurttaşlarımızı büyük toprak sahibi ağaların esaretinden kurtarmayı amaçlıyordu.

Eğer halka katlıam denilen soykırım yapılsaydı, 1950 se-çimlerinde Türkiye’nin toplam oylarının % 39.4’ünü CHPalırken, bu oran Tunceli’de % 41‘e yükselir miydi? CHP o yıl bu ilimizde 9309 oy alırken Demokrat Parti 13089 oy almıştı. 1954’de durum tersine dönmüş, 1954’de oyların %48.5’ini Tunceli’de DP alırken CHP, oyların %53.’unu almıştı. Katlıam yarışı gerçekler katledilerek sürmekte: Kimileri 40 bin kişinin ölümünden söz etmektedir. Eğer öyle olsaydı, 1940 sayımında Tunceli’nin nüfusu 94 639 olur muydu? 1945’de 90146’ya inmiş 1950’de, 105 663’e çıkmıştır.

Sy.İrfan Akalp bu 3. sayılı bölümünde “Türkiye Cumhuriyetinin Ermeni katliamını inkarının en büyük nedeni de bu devirden aldığı katliamcı mirastır” diyor. Kanımca bu yazısını AB’ye iletmeli belki de ikinci Nobel armağanını kazanmasını sağlayabilir. Kemalist rejimin katliamcı mirası kimden, hangi dönemden aldığını nedense açıklamıyor.

4.Akalp’a göre Kemalizm, ulusal baskıcı olduğu kadar dinsel baskıcıymış aynı zamanda. O dinsel baskısı iki yanı keskin bıçak gibiymiş. Kemalizm’e alerjisi devam ediyor. Diyor ki,”Kemalizm, yalnız Sünni inançlı kesimleri değil, alevi inançlı kesimleri de baskı altına almıştır”.Şu baskı-nın nasıl bir baskı olduğunu öğrenemedik. Ebusuud’un Fetvası mı Cumhuriyet döneminde yürürlüğe girdi, bile-miyoruz. Bunu da ileri sürse öğreneceğiz.

5.Kemalist Cumhuriyeti kuranların işçileri ve köylüleri küçümseyen elitler tabakası olduğu savını ileri süren Sy.İrfan Akalp’a bir durumu anımsatmadan geçeme-yeceğiz. “Elit-köylü” farkı hala sürüyor ve bugün kırsal alanı terk etmek zorunda kalan köylülerimiz varoşlarda sadaka ekonomisiyle geçimlerini sürdürüyor ve yarının Türkiye’sinin ekmeğini bile ithal edeceği duruma düşeceğini bugünün iktidarı AKPgörmezden gelerek kız-larımızın kafalarındaki bez parçasıyla uğraşıyor.

6.Kemalist ideolojinin “inkilapçı değil tipik muhafazakar

bir ideoloji” olduğu savının tutar bir yanı olmadığını be-lirtmekle yetinelim. Mustafa Kemal’den sonra onun siste-minin daraltıldığı, gelişmesinin önlendiği gerçeğine değin

seydi, kendisine katılabilirdik. Ne var ki, Kemalizmin özümsenmesi süreci, Demokrat Parti iktidarı tarafından yok edilmiştir. Halkevleri, Halk Odaları kapatılmış (1952)

Köyenstitüleri kara tahta eğitimine dönüştürülmüş ve Türkiye’nin bugünkü kültür sığlığının tohumları ekilmiştir. Demokrat Partinin son dört yılındaki faşizmi, Sultan Hamit’i tahtından indirip iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyetinin despotizminin benzeridir. Aradaki genetik bağ, birbirinin şaşılacak kadar benzeridir. Meşrutiyet savı, ne ölçüde despotizme dönüştüyse, DP’nin demokrasi savı da o ölçüde despotizme dönüşmüştür. Bugünkü AKPiktidarı İttihat Terakki ve Demokrat Parti sentezinden ibarettir. Sy.İrfan Akalp’ın baskıcı, işkenceci sanısıyla nitelediği Kemalist yönetimin hiçbir döneminde, bir parti-

nin genel başkanı ve genel sekreteri, üniversitelerin rektör ve öğretim üyeleri, seçkin köşe yazarları, üst düzey komu-

tanlar, ne ile suçlandıklarını bilmeksizin yıllarca tutuk evlerinde özgürlüklerinden yoksun yaşamaya tutsak edilmemişlerdi. O dönemde hiçbir başbakanın oğlu gemicik sahibi olmamış, Meclisin verdiği ödentiyle geçinemediğini ileri sürerek şirket ortaklığına tenezzül etmemişti. Bu satırları yazan Ali Nejat Ölçen, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün oğlu Ömer ile birlikte yatılı okulda Beykoz ayakkabısı giyiyor ve bakla ezmesiyle karnını doyurmaya çalışıyordu. Hiç kimse Ömer’in Cumhurbaşkanının oğlu olduğunu bilmiyordu.Ya AKP’dekilerin oğulları!

1976 yılında bir Adalet Partisi milletvekilinin Ankara’nın Cebeci semtinde Petrol istasyonu işlettiği bilgisini edinin-ce bu satırları yazan (Ali Nejat Ölçen) CHPGrup-başkanvekili olarak önerge vermiş ve “TBMM’nin ödediği-nin dışında hiçbir milletvekilinin bir başka kaynaktan gelir sahibi olamayacağını” ileri sürmüştü. O dönemde TBMM’ nin çatısı altındaki tüm milletvekilleri yurtsever ve namuslu halk temsilcileriydi. Bugün aynı TBMM’de o nite-likte kaç milletvekili var. Sy.Akalp, yarım yamalak bilgiy-le eskiyi irdeleyeceğine, bugünü sorgulayacak bilinci ve cesareti kendisinde bulmalıdır.

B.Kemalizmin Hukuku
Kemalizmin siyasal ve ekonomik dokusu kadar önemli olan öğretisini, hukuku nasıl tanımladığında görüyoruz. Bunun için 1930 İktisadi Programı’nın 3.maddesini anım-samamız gerekecektir. O madde hukuku ve hukuk ile ekonomi arasındaki ilişkiyi bakınız nasıl betimliyor:

Adalet, devletin bütün hayat ve faaliyet şubelerinde olduğu kadar ve bilhassa iktisadi hayat ve faaliyetin de temelidir. En iyi kanunlar ve adil hakimler, iktisadi teşebbüs ve inkişafın başlıca muhafızı ve müşevviki dir.

TBMM’nin duvarında yazılı “adalet mülkün temelidir” ilkesini Kemalizmin hukuku gerekli bulurken, yeterli say-mamakta, “devletin de adaletin temeli olmasını” koşul görmektedir. Şimdi sormak gerekiyor, 12 Eylül 1980 son-rası devlet, adaletin temeli olabilmiş midir? Eğer, devlet adaletin temeli olabilseydi, ulusalcı, yurtsever seçkinler, köşe yazarları, bilim adamları, işçi haklarının savunucusu bir partinin genel başkanı ve genel sekreteri, ve ordunun seçkin subayları, ne için suçlandıklarını bilmeksizin beş yılı aşkın süre cezaevinde tutuklu kalabilirler miydi? Ergenekon ve Balyoz adı verilen yapay ve sanal yargılama sürecinde, aydınlıkçı aydınların özgürlüklerinden yoksun bırakılmaları, hukukun adaletten koparılmasının sonucu değil midir?

Kemalizmin hukuku nasıl bir hukuktur? Aslında hukuk devletinin tanımıdır Kemalizmin hukukunda: Devletin temeli adalet iken adaletin temeli de devlet idi. Ve eğer, en iyi yasalar ve adil yargıçlar, ekonomik girişimlerin koruyucusu ve özendirici olurlarsa , o zaman hukukun te-meli olan devlet, sosyal hukuk devleti olacaktır. 1930 İktisadi Programı, aslında sosyal hukuk devletini tanımlıyor, bu bütünüyle Kemalizmin hukuku adını almalıdır. Öyle ise, Kemalizmin hukuku, hukuk devletinin kendisidir.

Ne yazık ki, adalet hukuktan ve hukuk adaletten koparılmıştır. Adaletsiz hukukun yaratıldığı bir başka ülke var mıdır, bilemiyorum. Fakat bugünkü koşullarda, özellikle halk oylamasıyla kabul edilen Anayasa değişikliğinde, hukuk adalete ve adaletin hukuka ters düştüğü koşulları yaşayacağımız uzak bir olasılık değildir. Çünkü, hukuksuzluğun hukukunu yaşamaya başladık bile. Bu sorunun kaynağında başka ülkelerde bundan o ülkelerin ulusları sorumluyken, biz de ne yazık ki, devletin kendisi sorumludur. Başka bir deyimle, Türkiye Cumhuriyeti devleti, hukuksuz devlete dönüşmüştür. O nedenle, Kemalizmin hukukunu yaratamadıkca, ne tam bağımsız olabiliriz, ne ulusal bütünlüğümüzü sağlayabiliriz ve ne de misak-ı milli sınırlarımızla çevrili vatanımızı koruyabiliriz. Bu-gün vatan savunmasını görev kabul eden ordumuz da, hasım ilan edilmiştir. Ordunun kendisine özgü hukuku da yıkıma uğratılmıştır.

Yazıma son verirken, haykırıyorum ki: Hükümetlerin hiç biri devletin kendisi değildir, devletin sadece bir bölü-müdür ve hukukun vesayeti altında olması gereken konumdadır, diyeceğim. AKPiktidarıyla, Kemalizmin huku-ku tersine çevrilmiş, hukuk hükümetin vesayeti altına sokulmuştur. Bunun ilk örneğini HSYK’nın seçimle oluşan

yeni yapısında gördük. Ve bu yüksek mahkemenin doku-sunun nasıl bozulduğuna tanık olduk. Önümüzdeki süreçte ülkemiz, yalnız yargı sorununu değil aynı zamanda yargıç sorununu da yaşamaya başlayacaktır. Yargının siyasallaşması, yargıçların siyasallaşması sonucunu doğuracak-tır.Ve o zaman hiç kimsenin hukuka gereksinimi kalmaya

cak ve herkes kendine göre tanımladığı hukukunu kendisi korumaya başlayacaktır. Bu ise, hukukun sokakta arandığı bir sürecin başlangıcı olacaktır. Şimdiden bunun uç verdiği olayları yaşamaya başladık bile. Buna dur deme-nin birincil yurtseverlik ödevi olduğu bilincine ulaşmamız, yani Kemalizmin hukukunu yeniden yaratmamız gerekecektir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail