Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 92 Geri Tavsiye Et Yazdır


KÜRT SORUNUNA ACİL KARDEŞLİK ÇÖZÜMÜ
Kurtuluş Savaşı’nda sınanmış Anayasal İlke ve Politikalar
Doğu Perinçek

***
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından hazırlanan ve 13 Ocak 1995 günü Çankaya’da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sunulan bu rapor, AKPiktidarının izlediği yörüngeyi (yol haritası’nı) 17 yıl önce açıklamaktadır. Aslında Doğu Perinçek, siyasetin bugünü değil yarınını gören bir disiplin olduğunu bu çalışmasıyla sergiliyor.Yarını yaratanın bugünün koşulları olduğu içindirki,günümüzü o gün gelmeden önce öngören siyaset ve devlet adamları başarılı olabiliyorlar.. Bunun ilk örneğini ülkemizde Mustafa Kemal vermiştir.

13 Ocak 1995’de Doğu Perinçek tarafından Cumhur-başkanı Süleyman Demirel’ in kendisine sunulan bu ilginç çalışma üzerine nasıl işlem uygulandığını bilemiyoruz.. Raporun 7’nci sayfasında bakınız neleri vurgulamıştı Doğu Perinçek:

Körfez Savaşı’ndan sonra inisiyatifi iyice ele geçiren ABD, Kuzey Irak’ta kendisine her yönden alabildiğine bağımlı bir Kürt devletçiğini fiilen kurmuştur.ABD’nin bölge ülkelerinin toprak bütünlüğüne ilişkin bütün güvenceleri, laftan ibarettir. 1988 yılında “2000’e Doğru” dergisinde kanıtlarıyla açıklanan “Pentagon’un Kürt Senaryosu”özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra da yürürlük-

tedir. Buna göre ABD, Türkiye’den Kuzey Irak’taki Kürt devletçiğini himaye altına almasını istemektedir. Böylece Türkiye, cephesini Güney’in yoksul ülkelerine döndüre-cek, Arap ülkeleri ve Iran’la sonu gelmez çatışmaların içine itilecek. Pentagon’un öngördüğü gibi “Türkiye-İran savaşı” ve “Su Savaşları” gündeme gelecek, özetle ülkemiz bölgede ABDnamına jandarmalık yapacaktır.

Nitekim devletin içinde bu rolü açıkça benimseyenler oldu. Körfez Savaşı’nın eşiğinde ABD Dışişleri Bakanı Baker’in Çankaya’yı ziyaretinden sonra, Cumhurbaşkanı Özal, Türkiye’nin Irak Kürt’lerine hami rolünü üstlenmesini savundu ve ülkemizi aynı zamanda karadan Körfez Savaşı’na sokmak istedi. Böylece Türkiye “bir koyup beş” alacaktı.

ABD’nin Kürt Programını benimseyen yalnız Özal değildi. Eski Genelkurmay Başkanı Güreş de, emekliye ayrılmadan kısa süre önce, Havacılık Ve Savunma Dergisi’ne verdiği demeçte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli görevlerinden birinin “bölgesel krizlere müdahele” olduğunu açıkladı. Org.Güreş, müdahale edilecek “bölgesel krizlerin” adresini vermekteydi: Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar. Buradan da görülmektedir ki, ABD’nin Türkiye’ye dayattığı taşeronluk, Kuzey Irak’taki Kürt devletçiğinin himaye altına alınmasının ötesinde, çevremizdeki kriz bölgelerine müdahaleyi kapsamaktadır.

Bir paket programdır bu. Sonuç olarak Türkiye, Cum-huriyet’in geleneksel politikasından vazgeçecek ve ülke sınırları dışında sonu gelmez maceraların girdabına düşe-cektir. Nitekim, MİTMüsteşarı Korg. Fuat Doğu, 1980’li yılların ortalarında bu politikayı gündeme getirirken, “Yurtta Barış Cihanda Barış” anlayışından vazgeçilmesi gerektiğini belirtir. İlhamını ABD’den alan bu tavır, Fuat Paşa’nın deyişiyle “Cihan Türklüğü ve Islam” politikasına yöneliyordu. ABDuzmanları ise,olayı “artık Kemalist Devrim’in modası geçti, Türkiye’ye Ilımlı İslam kimliği gerekli” diye formülleştirdiler. Öyle gözüküyor ki, ABDTürk devleti içinde önemli bir gücü ele geçirmiş ve kendi Kürt politikasının, daha kapsamlı ifade edersek, bölgesel krizlere müdahale politikasının hizmetine koşmuştur. Tansu Çiller, bu yeni yönelişin gereği ve Özal’ın devamı olarak DYP’nin ve hükümetin başına getirildi.

İşte Türkiye, bugün Kürt sorunu ekseninde, aslında iç ve dış politikada daha kapsamlı tercihlerinin eşiğine gelmiş bulunuyor. ABD’nin Kürt sorununa ilişkin dayatmalarına boyun eğdiği zaman, bölgesel krizlere müdahalenin parlamenter bir rejim çerçevesi içinde yürütülemeyeceği açıktır. “İnsan haklarcı ve özgürlükçü” olarak takdim edilen bu politikanın siyasal rejimi, ancak ve ancak “militarist-faşist” bir diktatörlük olabilir. Dünya sermayesinin özelleştirme programını uygulamak için de polis yöntemlerine başvurmak zorunda olan bu seçenek, “İkinci Cumhuriyet” diye de adlandırılıyor. Bu rejime “Kontr-gerilla Cumhuriyeti” adını vermek daha doğru olur. Özeti, Türkiye ABD’ye bağımlılığını ve 70 milyar dolara varan dış borcunu kanla ödeyecektir. Hem içerde dökülen, hem de dışarıda dökülen kanla.

***
Doğu Perinçek’in yukarıya aktardığımız 17 yıl önceki öngörüsü, ülkemizin “Ortadoğu Jandarmalığı”nı üstlene-rek şimdilerde gerçekleşmektedir. 1983 yılında Turgut Özal, Başbakan olduğunda kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ı Devlet Planlama Teşkilatına Müsteşar atamasıyla birlikte “Türk-İslam Sentezi” programına nereden start verildiği anlaşılmaktadır.. Görevi ekonomik kalkınma planlarını ve yatırım programlarını hazırlamak olan bu örgütün neden görev dışı bir hizmeti yerin getirdiği sorusunun yanıtı ortaya çıkmıştır: Ilımlı İslam Devleti modelinin kültürel,yönetsel ve siyasal alt yapısını 1983 yılında DPT’de hazırlanan “Türk-İslam sentezi” tasarımını üstlenecek ve Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetini ters yüz edecek bir iktidar işbaşına gelmeliydi. 12 Eylül 1980 sonrasında ABD’de Beyaz Saray’ dan içeri girmeyen birinin başbakan olduğunu gördünüz mü? R.T.Erdoğan milletvekili olmadan Beyaz Sarayın kapısından içeri girebilmişti?.O halde bu görevi üstlenecek bir siyasal iktidar yaratılmalıydı. Bu iktidar Mustafa Kemal Atatürk’ ün Cumhuriyetini amacından saptırabilmeli, ulusalcı ulus devletini yadsıyarak federatif düzene dönüştürecek ayrımcılığı yaratabilmeliydi. Böylesi bir siyasal iktidar iş başına gelmeli ve zaman içinde bunun hukuksal alt yapısını oluşturacak yasal düzenlemeler de gerçekleştirilmeliydi. Öyle bir hukuk düzeni oluşmalıydı ki, siyasal iktidarın amacına ters düşenler suçlu olabilsinler. Mustafa Kemal’in Cumhuriyetine sahip çıkmayı amaç alan dinamiklerin cezalandırılmasını sağlayan bir başka hukuk oluşturulmalıydı. Biz bu oluşturulan hukuka “hukuksuzluğun hukuku” diyoruz.

DPT’de hazırlanan modele bir üçüncü boyutun eklemesin-de güçlük çekilmedi: Türk-Kürt-İslam Sentezi”ni temel alan ılımlı federatif İslam devleti tasarımı öylelikle gündeme girmiş oldu. Türk-Kürt-İslam Sentezi’ne karşı çıkacak ordu, gücünden yoksunlaştırmalı, komutanları tutuklanmalı ve Cumhuriyetçi seçkin aydınlar hapislere tıkılmalı, bunun için gizli tanık ifadelerini, imzasız mektupları, bilgisayara yapıştırılan iletileri kanıt kabul eden hukuk yaratılmalıydı. AKPiktidarı faşizmin hukuunu yaratmakta güçlükle karşılaşmadı. Bugün ordumuz komutansız, komutanlar da ordusuz kalmıştır.. Örneğin şu anda Deniz Kuvvetleri Amiralsizdir. .

Doğu Perinçek’in gerçekçiliğini kanıtladığı gibi “Özal-Çiller-Erdoğan” üçgenindeki ortak programın kaynağıdır “Büyük Orta Doğu Projesi” (BOP). Bu tasarımın yürürlüğe girebilmesi için Silivri-Hasdal yargılamalarının hukukunu yaratarak, gizli tanık ifadeleri, bilgisayarlara yapıştırılan düzmece CDkayıtları suç kanıtı olabilmeliydi.. Ve daha da önemlisi AKP’ye kredi açan yeni CHP'ye de gereksinim vardı. Parti içinde PKK’nın kanlı eylem-lerini meşrulaştıran kişiler yeni CHP’nin yetkili sözcüleri olmalıydı.“Türk-Kürt-İslam Sentezi” başka nasıl sağlana-bilecekti?

Akdeniz kıyı ülkelerine bomba ve füzelerle demokrasi götüren ABD’ye yardımcı olmalıydı. Türkiye’mizdeki siyasal iktidar. Can-ciğer kardeşi olan Esad efendiyi R.T.Erdoğan baş düşman olarak açıklamalı ve o ülkede yaratılan kaosun çözümü için sınırda nöbet tutan Türkiye görevlendirilmeliydi. Bu aşama da gerçekleştirildi. Doğu Perinçek’in belirttiği gibi “militarist-faşist diktatörlük” kurulmalı ve bunu sağlayacak Anayasa hazırlanmalıydı. Bu da gerçekleşecek bu gidişle. Kemalist Devrimlerin geçerliliğini yitirmesi savı, “Yurtta Barış Cihanda Barış” ilkenin yadsınması, İnönü’ye, Atatürk’e suçlayıcı saldırılar ABD-AB eksenine bağımlılığın gerekleri olarak gündemde yerini almalıydı.

Osmanlı da 1580-1915’lere kadar Akdeniz’de İngilterinin jandarmalığını üstlenmişti. Bugün de Akdeniz kıyı devletleri üzerinde ABD-AB ortaklığının siyasal ve eko-nomik çıkarlarının sürekliliği korunmalıdır. Bunu ancak Kemalist Devrimler geçersizleşirse ve onun can damarı ulusalcı ulus devletinin Cumhuriyeti tersine çevrilirse ger-çekleşebilirdi.

Akdeniz kıyı ülkelerine demokrasiyi bomba ve füzelerle götüren ABD-ABortaklığı elbet NATO’yu da “Güney Atlantik Paktı”na dönüştürecek ve zırhlı gemilerinin bu iç denize yerleşmesini sağlayacaktı. Doğu Perinçek’in 1995 yılında ki raporundaki başlığa bakalım:

Kardeşlik Çözümü İçin Temel Perspektif: Kürt Sorunu Türk Sorunudur.

Bu başlığın en gerçekçi ve doğru yanı “Kürt sorunun Türk sorunu olduğu” savıdır. Perinçek’in Kürt sorununu yorumladığı dönemde Abdullah Öcal’ın denetim ve yö-netiminde sürdürülen kanlı eylemler şimdiki boyutuna ulaşmamış ve toplumsal kangren’e dönüşmemişti. Kürt kökenli yurttaşlarımız ordu ile terör arasında hangi güce güveneceğinde kararsız kalmıştı. PKK’nın eylemleri bu-gün terör tanımını geride bırakarak “iç savaş” deney-lerine alan oluşturmaya başlamıştır PKK,ABD’nin milis gücü olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne savaş ilan etmiş gibidir. AKPiktidarının Öcalan’la görüşmekte ol-duğu savını “şerefsiz”likle suçlayan Başbakan R.T.Er-doğan bu görüşmeyi sürdürmekte olduğunu açıklamak zorunda kalmış ve kendisinin yanıt veremediği bir soru ile karşılaşmıştır:Kim şerefsiz?

MİT’in eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş David pla-nını şu sözlerle açıklamış görünüyor:

Çözümün Öcalan‘dan geçtiği ve çözümle birlikte harita değişikliğinin gündeme geleceği’ savını ileri sürerek açılım yeni anayasa ile taçlandırılmalı, genel af ilan edilmeli, diyor. (Aydınlık,22 Ocak 2013)

Mister David’de Atlantic Council’in kıdemli üyesi olarak hazırladığı çözüm planında bunları ileri sürmüştü.İmralıda Öcalan’la görüşme savını ileri sürenleri şerefsizlikle suçlayan Başbakan R.T.Erdoğan aslında ABDile görüşmeli. Öcalan ile PKK, ABD’nin desteğini yitirdikleri gün yok olurlar. Kürt kökenli yurttaşlarımızın PKK’dan uzaklaşabilmesi için devlete güvenmeleri gerekir. Oysa AKP’nin etkisindeki bu devlet güvenilir olmaktan uzak-laşmıştır. Önce devleti yönetenler güvenilir olmalıdır. Ne yazık ki bugünkü siyasal iktidarın güvenilir hiçbir yanı kalmamıştır. Üstelik ülkedeki onarılmaz sorunların kay-nağı olmayı sürdürüyor..

Doğu Perinçek haklı olarak raporunda bakınız 1995 yılında neler yazmış bakalım:

Bu yüzyılın başında emperyalizme karşı bağımsızlık için büyük mücadele verdik ve dünya ölçeğinde değeri büyük olan bir başarı kazandık, fakat bugün emperyalist-kapita-list hakimiyet sistemi içindeyiz. Bir ortaçağ devletini yıktık; demokrasi, çağdaşlaşma ve laiklik yönünde belli atılımlar gerçekleştirdik; fakat Kürt sorununu çözebilmiş ve ortaçağ’dan kalan ilişkileri bütünüyle tasfiye edebilmiş değiliz. Tersine son dönemde, bu yüzyılın başında elde ettiğimiz devrimci kazanımların yıkıma uğratılması yö-nünde bir sürecin içine itilmiş bulunuyoruz.

Özetle Kürt sorunu, emperyalizmden bağımsızlaşma ve demokratikleşme sorununun bir parçasıdır. Bu açıdan Kürt ve Türk halklarının geleceği birbirine kenetlenmiştir.

Emperyalist rekabet ortamında ayak altında kalmamak için, aritmetik olarak bakarsak, Türk ve Kürdüyle halkımızın bütün güçlerinin toplamına ihtiyacı vardır. Türk ve Kürdü karşı karşıya getiren veya ikisinin arasına artı değil eksi işaret koyan bütün çözümler, her iki halk için felaket getirir. Türkiye halkının özgür ve mutlu yaşama özlemi , bu denkleme bağlanmıştır. Başka deyişle tarih ve coğraf-ya, biz Türkleri ve Kürtleri kardeşliğe ve birleşmeye ihtiyaç açısından , Kürt sorunu aynı zamanda Türk soru-nudur.

Kürt sorunu,Türkiye halkının güncel durumu açısından da Türk sorunudur. Türkiye halkı,sorunun çözümsüz kalma-sının bedelini kanıyla ödüyor. Yürütülen Özel Savaştan Türkiye emekçisinin payına düşen, hayat pahalılığıdır, işten atılmaktır,ağır ekonomik yüklerdir, yoksullaşmaktır, derin acılardır.

Yine bu sorun, ahlaki ve vicdani açıdan da Türk sorunudur. Kardeş kanı döken terör ortamı, yırtıcı milliyetçi duyguları kabartıyor. Anadolu ve Trakya halkının kardeşlik birikimini ve değerlerini tahrip ediyor. Onurlu Tür-kiye insanı, Kürtler ezildiği sürece vicdani açıdan huzur içinde olmayacak ve dünyanın yüzüne başı dik olarak bakamayacaktır. Bugüne kadar bağnaz milliyetçiliğin kışkırtmalarına gelmeyen Türk halkı, bu kardeşlik sına-vından başarıyla çıkacak manevi birikime sahiptir. “Ce-hennemde tek Kürt kalsa Türkün cennete girmeye hakkı yoktur” anlayışı, Türkiye halkının bilincinde ve pratiğinde yankısını bulacaktır.

Kürt sorunu, Kürt sorunu olarak kaldığı sürece küresel-leşecek ve emperyalist müdahalenin zemini olmaya devam edecektir. Kürt sorunu, aynı zamanda Türk sorunu olduğu gerçeğinden hareketle ele alındığı zaman, ancak o zaman, barışçı ve kalıcı çözüm yolu açılmış olur.

***
Gerçekten eğer Doğu Perinçek’in betimlediği gibi Kürt sorunu aynı zamanda Türk sorunu olarak algılanabilse ve soruna çözüm arayışı bu temelde yöntem ve karar olarak uygulanabilseydi , iç savaş denemeleri sürecine dönüşen çatışmaların önüne geçilebilirdi. Hangi nedenler buna engel oldu? Bugün yanıt aranması gereken temel soru budur. Ve ne yazık ki, çok geç kalınmış ve sorun çözümsüzlüğe dönüştürülmüştür. Aslında sorunu kangrene çeviren olgunun üç temel boyutu vardır. Bunlardan ilki, Kürt sorununu Güney Doğu Anadolu’da bağımsız Kürt Devletine dönüştürmeyi amaç alan ABDile, Kürt kökenli büyük toprak ağalarının, şeyhlerin,aşiret beylerinin (klasik deyimiyle feodal güçle-rin) ABDemperyalizmiyle içsel ortaklığıdır. Bugün barışı ve demokrasiyi sözcük olarak kullanan Partisinin hemen tüm kurucu üyeleri ve TBMM’ye milletvekili girenlerin çoğunluğu (Eski CHPmilletvekili Ahmet Türk dahil) feodal gücün kendisidir. ABD’nin kucağında Irak’taki Kürt devletçiğinin benzerini Misak-ı Milli sınırlarımız içinde kurmanın peşine düşmüşlerdir. Böylesi bir devleti kurduklarında ABD’nin uşaklığına soyunmuş olduklarını o zaman görecekler. Aslında Kürt kökenli yurttaşlarımızın yazgısını bu toprak ağalarının egemenliğinden kurtarmak Kürt sorununa çözümün ilk aşaması olur.

İkinci engel, ABD’nin güdümü, denetimi ve yönetimindeki siyasal iktidarların, “Türk-Kürt-İslam Sentezi” temelinde Cumhuriyetimizi Federatif İslam devletine dönüştürmeyi amaçlayan BOP’u üstlenmiş olmalarıdır.

Üçüncü neden, Güney Doğu Anadolu’da bölgesel kalkınmayı sağlayacak planlamaya girişilmemesidir. Güney Doğu Anadolu insanı hangi etnik grup ya da mezhepsel tercihte olursa olsun, istihdam edildiği ve yaşamını üre-time katılarak sağladığı zaman, ayrışma güdüsünü emperyalizmin bile başaracağı düşünülemez. Güney Doğu Ana-dolu’ da “toprak reformu ve sanayileşme” bir arada bölgenin doğal kaynaklarını harekete geçirecek biçimde ulusal kalkınma stratejisi içinde yer alabilseydi, Kürt Sorunu Türk sorunu ile bütünleşmiş olabilirdi. Mustafa Kemal’in Millet Meclisinde 3 Temmuz 1920 günlü gizli celsesinde:

Bizce kat’i olarak muayyen (belirgin) olan şey varsa o da hududu milli dahilinde Kürt,Türk,Laz,Çerkes vesaire bütün bu İslam unsurlar müşterekü’l men-faadır. (ortak yarardadırlar) Beraber çalışmaya karar vermişlerdir.Yoksa,hiçbir vakit başka bir noktai nazar yoktur; arzuyu vicdani ile uhuvvetkarane (kar-deşçe) ve dindarane bir vahdet (birlik) vardır.

Doğu Perinçek’in de bunu dile getirdiğini görüyoruz. Bakınız Anadulu’daki birlikteliği nasıl özetliyor:

Türkiye, Balkanlar’dan Pasifik Okyanusu’na kadar uza-nan ve bugün emperyalistler arası nüfus kavgalarına konu olan “Kaos Coğrafyası”nda kilit konumundadır. Bal-kanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’da milli ve dini savaşlar içine itilen halkların hemen hepsinin bir kesimi yurdu-muzda yaşamaktadır. Boşnak, Rum, Arnavut, Makedon-yalı, Pomak,Azeri, Ermeni, Gürcü, Çerkez, Abhaz Çeçen,

İnguş,Kürt, Arap ve Orta Asya Türk halklarının bir bölümü Türkiye’dedir. Kaos coğrafyasındaki mozayiğin par-çalanması,Türkiye’de gerçekleştirilecek bir kardeşlik modeli, Kaos Coğrafyası’nın bütünündeki çatışmaların barışçı çözümü için örnek oluşturabilir. Türkiye, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi Ezilen Dünya’da emperyalizme karşı kardeşlik ve mücadele ateşini tutuşturacak birikime ve dinamiklere sahiptir..

Sınanmış Çözüm:Kurtuluş Savaşımızın Anayasal İlke-leri ve Politikaları.

Yeni Dünya Düzeni projesi, gezegenimizi yeniden 20. yüzyılın başındaki koşullara döndürmek istiyor. Başka deyişle emperyalizm, insanlığın bu yüzyılda, Sovyet Ekim Devrimi’yle ve Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’yla başlayan süreçte elde ettiği mevzileri geri almak peşindedir. Bu açıdan koşullar, başka bir düzlemde,T ürkiye açısından 1919 öncesini andırmaktadır. Dünya Bankası ve IMF’nin özelleştirme programı, ülkemizin iç pazarını çökertmeyi hedefliyor. Böylece Türkiye Cumhuriyeti devletinin ekonomik temeli dünya sermayesi hesabına oyulmaktadır. Başbakan Çiller, bu olayı “Son sosyalist devleti yıktık” diye açıklamaktadır. Aslında ABD’ye en bağımlı güçlerin bugün yıkmakta olduğu kurumlar ve ilişkiler, Kurtuluş Savaşı’yla ve Cumhuriyet Devrimi’yle kazandıklarımız-dır. Kamuoyunda, yaşanan sürecin bir anlamda Sevr’e gidiş olduğunun belirtilmesi boşuna değildir. Ülkemizdeki güçler, Kurtuluş Savaşı’mızın kazanımlarını savunanlar ve Sevr yanlıları olarak, tıpkı 1919 öncesinde olduğu gibi yeniden saflaşmaktadır.

Bu durumda,Türkiye halkını Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi birleştirmek ve emperyalizme karşı seferber etmek yeniden gündeme gelmiştir. Birlik, yeniden tarihsel ve büyük bir ihtiyaçtır. Ancak kime karşı niçin birlik?

Halka karşı Yeni Dünya Düzeni için mi birlik, yoksa emperyalizme karşı bağımsızlık için mi?Ulusal baskı, eşitlik, ayrıcalık politikalarını sürdürmek için mi birlik, yoksa eşitlik ve özgürlük için mi?

Bu sorulara kararlı yanıtlar verilmesi artık zorunludur. Ve Kürt sorununun birlik ve kardeşlikle çözüm için acil önemdedir. Eğer bağımsızlık için birleşilecekse, arkamız-da benzer koşullarda sınanmış ve başarı kazanmış bir deneyim bulunuyor. Kurtuluş Savaşı’nın daha sonra terk edilen ve örtbas edilen anayasal ilkeleri ve politikaları, Kürt sorununun kardeşçe çözümü için eşi bulunmaz bir tarihsel kaynaktır.

Mustafa Kemal, daha Samsun’a çıkar çıkmaz Kurtuluş Savaşı’nın denklemini kurmuştur. 17 Haziran 1919 günü 15.Kolordu Kon mutanı Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı yazıda bu denklemi şöyle ifade eder:

”Ben Kürtleri ve bir özdeş olarak tekmil milleti bir tek nokta etrafında birleştirmek karar ve azmindeyim. Esasen milli vicdandan doğan bu kadar kuvvet tasavvur edemi-yorum.”

Ertesi günü bu kez Edirne 1.Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e çektiği telgrafta Kurtuluş Savaşı’nı başarıya ulaştıracak aritmetiği yeniden saptar:”Kürtler de Türklerle birleşti”. Emperyalizme direnme ihtiyacından doğduğu açıkça beliren bu birleşme, hangi program ve politikalar temelinde gerçekleştirilmiştir? O politikaları Kurtuluş Savaşı’mızın ve dolaysıyla Cumhuriyetin ilk anayasal belgelerinde bulabiliriz..

***
Doğu Perinçek’in sözünü ettiği Anadolu mozayiğini Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisini oluşturduğunun ikinci günündeki açık oturumda bakınız nasıl açıklıyor (24 Nisan 1920) :

Efendiler bu hudut sırf askeri mülahazat (düşüncelerle) çizilmiş bir hudut değildir, hududu milli’dir, Hududu milli olmak üzere tespit edilmiştir. Fakat bu hudut üzerinde tasavvur edilmesin ki, anasırı İslamiyeden yalnız bir cins millet verdır. Bu hudut dahi-linde Türk vardır, Çerkez vardır, ve anasırı saireyi islamiye vardır. İşte bu hudut memzuç (kaynaşmış) bir halde yaşayan bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhid edilmiş olan kardeş milletlerin hududu millisidir..Bu hudut dahilinde yaşayan anasırı islamiyenin her birinin kendine mahsuz (özgü) olan muhitine, adatına, ırkına mahsuz olan imtiyazatı (ayrıcalıkları) bütün samimiyetle ve mütekabilen kabulve tasdik olunmuştur..

Karahisarı Sahib mebusu Mehmet Şükrü Bey’in bir sorusu üzerine şu gerçeği açıklamıştı:

İngilizler daha evvel bütün Kürdistanı iğfal etmek, Türk ve sair dindaşlarında ayırmak için tasavvur edebildikleri her şeyi orada tatbik etmekle meşgul idiler. Bu tatbikatta en büyük faaliyeti gösteren yüzbaşı ve bir rivayete göre binbaşı rütbesini haiz birisi idi. Ve buna maatteessüf İslamlardan bir kişi muavenet (yardım) ediyordu.

Ne yazık ki, bugün de benzer ayrışmayı ABD-AB emperyalizmi sağlamayı üstlenmiştir. BOP, Türk-Kürt’ü hısım olmaktan uzaklaştırıp hasım durumuna getirerek, uzlaşmayı federatif sistemle kurgulamış görünüyor. Bu tasa-rıma hizmet edecek olan genel af belki de şimdi hazırlanmaktadır.

Güney Doğu Anadolu’yu da içine alan kuzey Iraktakiyle bütünleşerek, ABD’nin kucağında federatif bir Kürt devleti kurulursa (BOP’un temel amacı bu) Abdullah Öcalan, PKKve de TBMM’indeki uzantısı olan parti üyeleri şimdiki konumlarını özlemle arayacaklar ve uşak olarak kullanıldıklarının pişmanlığı artık işe yaramayacak. Emperyalizm, salak olan hain işbirlikçileri çöplüğe atmakta gecikmez.

Anadolu’nun batısında NATO Kara Komutanlığını kuruldu. Sıra Patriotlar ile askeri birliklerin yerleştirmesine geldi. Bir süre sonra, Başbakan R.T.Erdoğan, toprağıma yerleşmiş o birliğin izni olmadan içeri giremeyecektir. ABD’ordusu birliği Mersin’ e 2003 yılında. konuşlandığı zaman, tankların ve topların üstünü örten mavi brandaları merak eden milletvekilimizi görmesine Amerikalı komutan izin vermemişti. Ülkemizin toprağı ABDordusunun işgalinde yasak bölge oluvermişti..

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail