Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 48 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL.

Ali Nejat Ölçen

Kişi ne zaman, neyi, nasıl ve ne amaçla yapacağını biliyorsa, o kişi kararlı olmayı ve kararını nasıl, ne zaman nasıl uygulayacağını da biliyor demektir. Şimdiki siyaset ve devlet adamlarının sergilediği kararsızlığa Türkiye'miz bugüne kadar tanık olmamıştı. Devlet, kararla yönetilir, kararsızlıkla değil. Devlet yönetme savında olanların, kararsız kalmaya hakları yoktur. Kendi kişisel sorunları karşısında kararsız kalmaları kimseyi ilgilendirmezken, konu devlet yönetimi olunca, onların kararsızlıkları tüm ulusu ilgilendirir ve tüm ulusa karşı sorumlu olurlar.

Türkiye 40 yılı aşkın süredir uygulanan yanlış, tek yanlı politikalar yüzünden bugünün sakıncalı koşullarına sürüklenmiştir.

Ve Türkiye'mizi yöneten o zaman ki siyaset ve devlet adamlarımız, kurtuluş savaşının en umutsuz koşullarında bile, kararlılık içindeydiler ve kararlarındaki gücü ulusdan alıyorlardı. Yalınız ulustan mı, edindikleri tarih bilincinden. Yalnız tarih bilincinden mi, yüreklerini dolduran yurtseverliklerinden.

Bunun en belirgin örneklerini T.B.M.M' nin gizli celselerinde Mustafa Kemal'in konuşmalarındaki kararlılıkta görüyoruz. Onun kararlılığı, başarının en önemli ve güçlü nedenlerinden birini oluşturuyordu.

23 Nisan 1920 günü Birinci Büyük Millet Meclisi kurulur ve hemen bir gün sonra ilk gizli celsede kürsüye çıkarak konuşmaya başlayan kişi, gene, Mustafa Kemaldir. Buna niçin gereksinim duyduğunu merak eden okuyucularımızın o gizli celsede Mustafa Kemal'in neler söylediğini bilmesi gerekir. Ve ilk kez bir kişi konuşmasının ilk tümcesinde " "Hududu Millimiz" sözünü kullanıyor. O güne kadar 900 yıl içinde "Hududu Millimiz" kavramını ileri süren bir tek siyaset ve devlet adamına rastlanılmış değil. Ve şunları vurguluyor:

Bütün gayemiz hududu milli dahilindeki milletimizin istirahatini, refahını ve hududu milli ile muayyen olan (belirlenen) vatanımızın tamamiyetini masun bulundurmaktan (korumaktan) ibarettir.

Şimdi başımızı avuçlarımızın arasına alarak düşünmeliyiz. ABD'nin Irak'a olası bir saldırısına arka çıkmaya karar verirken, ulusal sınırlarımız içinde belirli olan vatanımızda, ulusun gönencini, masun bulundurabilecek miyiz. Bunda kararlı olan bir siyasal iktidar, bugün kapımızı çalan ve felaketle sonuçlanacağı belli olan saldırgan bir devletin yamağı olmaya razı olabilir mi? Ve yıllarca kendisine hizmet sunduğumuz NATO denilen sözüm ona barışın savunucusu, modası geçmiş yaşlı bir örgütün koruyuculuğuna sığınır mıdık? 24 Nisan 1920 (1336) günlü o gizli celsede Mustafa Kemal, genel durumun ne denli umutsuz olduğunu ayrıntılarıyla açıklayan konuşmasını bugünün siyaset ve devlet adamları okumalı ve umutsuzluğun hiçbir zaman kararsızlığa yol açmaması gerektiğini görmelidirler.

1920'lerdeki durum bugünkünden daha umutsuzdu ve daha da çaresizlik içindeydi ulus. Birinci Millet Meclisinde, Mustafa Kemal Atatürk'ten çok farklı düşünenler de vardı. Örneğin 17 Mayıs 1920 günlü o gizli celsenin sonlarına doğru Karahisar-ı Şarki mebusu söz almış şunları söylemişti:

Şimdi temas ettiğim bazı zevatın arzularına nazaran İstanbul ile uyuşmanın çaresi bulunmadıkça bu çatal kazık yere batmaz. (Dikkat ediliyor mu ki, İstanbul Hükümetiyle anlaşmanın ötesinde uyuşma sözcüğünü kullanıyor). İstanbul ile uyuşmanın çaresine bakmak lazımdır. Lütfediniz efendim. Bizim İstanbul ile itilafımız (anlaşmazlığımız) ne derecede cereyan ediyor vakıf değilim.

Bu mebus, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ne amaçla toplandığının da bilincinde değil. Mustafa Kemal'in ona verdiği yanıt şöyleydi:

Zannederim ki bu zihniyete göre bizim İstanbul'da muarefette bulunduğumuz (tanıyıp kabul ettiğimiz) bir makam, bir hükümet yoktur. İstanbul'da bulunan hükümet, bütün mukaddesat ve bütün makamat düşman tahtı istilasına düşmüştür. Binaenaleyh İstanbul ile anlaşmak demek, İstanbul'dan düşmanları tart etmek (kovmak) demektir. Anlaşacak, anlaşmayacak bir şey yoktur.

Neyi, niçin yapacağını bilen ve buna karar veren bir devlet adamı zaten böyle yanıt verirdi. Mustafa Kemal de öyle yanıt vermiştir

O milletvekilinin ilk gizli celsedeki konuşmaları anlamamış olduğu anlaşılıyor. 10 gün önceki ilk gizli celsede (24 Nisan 1920), Mustafa Kemal, İstanbul hükümetinin, Harbiye Nazırı Fevzi Paşaya (Çakmak) süngüyle imza ettirdiği yazılı buyruktan şöyle söz eder:

Daha dün okuduğumuz saniadan (uyduruk yazıdan) ibaret olan fetva, cümlenizin malumudur. Hürriyetine, serbestisine malik olan böyle bir halife (bu buyruğu a.n.ö) verir mi? Bu kabineden evvel Harbiye Nazırı Fevzi Paşa Hazretleri, namus ve haysiyet ve şerefi kendisini yakından tanıyan arkadaşlarımızın tahtı tasdikinde olduğu üzere şüphe ve tereddüt edilmeyecek evsafı güzideye (seçkin niteliğe) maliktir. Bir emirde, İngilizlere hürmet edeceksiniz, böyle hareket etmediğiniz takdirde mahvolacağız, biz bu tarzı hareketi hamiyeti vataniyenizden rica ederim diyor. İhtimal ki vaziyet başka türlüdür, bu kadar muhterem bir arkadaş böyle desin. Fakat biz böyle teenniye lüzum görmedik ve bunun düşman tarafından not edildiğine hükmettik. Kaçırdığı yaveri Salih Bey buraya geldi ve "aman" dedi."Harbiye Nazırı süngü altındadır ve zorla imla ve imza ettiriyorlar, o emre ehemmiyet verilmemesi lüzumun bildirmek için beni gönderdi.

2000'lerin Türkiye'sindeki biri birine zıt iki farklı düşüncenin benzeridir. 1920'lerde İngilizlere saygı göstermez buyruğuna boyun eğmezsek mahvoluruz" savını ileri süren Damat Ferit Hükümeti ile Irak'a ABD'nin saldırısında ABD'den yana tavır almazsak masaya oturamaz, kayba uğrarız mantığı arasında nicel ve nitel hiçbir fark yoktur.

1920'lerde İngiltere'nin buyruğunda olmak 2000'lerde ABD'nin buyruğunda (daha doğrusu kuyruğunda) olmaya dönüşmüştür. Ve bugün ABD'nin buyruğunda olmanın mantığı ve gerekçesi, 1920'lerin Damat Ferit hükümetinin mantığı ve gerekçesinden farklı değildir. Her iki mantığın gerisindeki kaygı, ulusa güvenmemek, sömürgeleşmeye boyun eğmek, kurtuluşu dışardan gelecek yardımda görmek kısacası onursuzluğu veri kabul etmekten kaynaklanıyor.

O dönemde İngiliz mandacılığının savunucuları vardı bugün de Amerikan mandacılığının savunucuları var ve yılla boyu bu sakıncalı mantık, siyasal iktidara bağdaş kurup çöreklendi. Her iki mantığın gerisinde yer alan zihniyet, bu ülkenin insanına ve o insanın yarattığı ulusa güvenmemek, inanmamakla eş anlamlıdır. Ve bugünün Türkiye'si üstelik, düşman işgali ve kuşatması altındaki, yoksul, çaresiz ve umutsuz 1920'lerin Türkiye'si değildir.

Ne var ki, siyasal erki elinde bulunduran kadroların, ülkeye bakış açıları, 1920'lerin de gerisindedir ve bu geriliğin kaynağı sadece gericilik değil, çoğu zaman dost ve müttefik adı altında da sürmüştür.

Ulusuna güvenmeyen ve inanmayan siyasal iktidarlar, ülkeyi sömürgeleşmekten kurtaramazlar. Bugünün Türkiye'si sömürge koşularına sürüklenmiş Türkiye'dir.

Türkiye'nin içine yuvarlanacağı anlaşılan savaş batağından, ABD amacına ulaştıktan sonra Pentagona geri dönse bile, ülkemiz o bataktan kendisini kurtaramayacaktır. Gelişmesinin ve Yakın Doğu'da denge unsuru olmanın ayrıcalığını tümden yitirecek ve tersine, ABD'nin geride bıraktığı sorunların çözümüyle uğraşmak Türkiye'nin ödevi olacaktır. Yakın Doğu bekçiliğinin 21.yüzyılda çok ta kolay olacağı sanılmamalı. ABD'nin Yakın Doğu'da yeni bir harita çizeceği varsayımı ise bir düştür. Afrika'da bir günde çizilecek haritalara Orta Doğu'nun kapı açacağı düşünülemez.

Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş Savaşı döneminde buna benzer senaryo ve önerilerle karşılaştı. Fakat O, çok sağlıklı, gerçekçi ve de doğru olan kararı vermişti. Misakı Milli sınırları içinde ulusu her türlü uzak tutmak ve kendi öz varlığıyla gönencini sağlamak.

Bugünün siyaset adamları karar verirken dünü anımsamalıdırlar.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail