Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 48 Geri Tavsiye Et Yazdır



Çeviri: Ali Nejat Ölçen



ATEŞ ALTINDA IRAK

Michael EhkreBrennpunkt Irak
Kaynak:Friedrich Ebert Stiftung,Internationale Politik
Çeciri:
Ali Nejat Ölçen

Ateş Altında Irak yazısını dilimize çevirerek okuyucularımıza sunmamızın iki nedeni var. Bunlardan biri, Almanya'da sosyal demokrat bir partinin (SPD) yan kuruluşu gibi işlem gören Fridrich Ebert Vakfı'nın bir yayın organında Irak savaşının nasıl yorumlandığı ve savaşın arka planında hangi olasılıkların yer aldığını görmek ve göstermek, ikincisi de, söz konusu incelemedeki olaya bakış açısına, savaşın en yakın tehdidi altında olan ülkemizde, hala yabancı kalındığını, sanal tasarımlar peşinde koşulduğunu kanıtlamak. Öyle sanıyoruz ki, ülkemizde, savaşın gerçek yüzünün ne olduğuna ilişkin okuyucula rımızın ilgisini çekeceğini sandığımız görüşler, bu makaledeki gibi gerçekçilikle ele alınmamıştır. Bir kez daha ülkemizde, sadece kişi başına ulusal gelir düzeyinin düşük oluşu değil ve fakat düşün düzeyinde de gerilerde kalmış olduğumuz gerçeğini görmeliyiz. Petrol Mühendislerinin bir odası vardır sanıyoruz, TPAO gibi kamusal bir kuruluş da bulunmaktadır. Kimi yüksek öğrenim kurumlarında konunun uzmanı olduğunu sandığımız öğretim üyeleri de vardır, fakat acaba ABD'nin Irak'a saldırısının arkasındaki nedenleri ortaya koyan bir satırcık olsun düşün ileri sürmüşler mi?

Her zaman ikiye bölünmeyi uzmanlık alanına dönüştürmüş olan aydınlarımız bu kez de "savaşa evet" diyenlerle "savaşa hayır" diyenler biçiminde (basının da körüklemesiyle) ikiye bölündüler.

Bu gerçeği de göz önünde tutarak, dilimize çevirdiğimiz bu makalenin sonuna bir yorum yazısı eklemeyi uygun bulduk. O yorum yazısının sonunda kimi köşe yazarının da savaşa nasıl şaşı baktığının da kanıtlarını bulacaksınız.

***

ATEŞ ALTINDA IRAK

Michael Ehkre

Petrol ve Strateji.

Irak'a karşı ABD tarafından ilan edilen savaş, bilindiği gibi, pek çok yönden zihinleri kurcalıyor. İki açıklama biçimi akla yakın görünmekte: Politik Strateji ve Politik Ekonomi.

Politik Stratejide, Bush doktrininin uygulanmasında, tipik Amerikan üstünlüğünün ilk örneği Irak olacak. Politik ekonomi ise, Suudi Krallığının batılı müttefiklerince değişime uğratılması sonrasındaki belirsizlikte Irak, anahtar durumuna geçeceği için, Batının petrol gereksinmesini orada denetim altına almak. Eğer, Irak, olağanüstü petrol kaynaklarını geliştirebilirse, Suudi Arabistan'ın rolünü üstlenebilir. Ne var ki, Saddam yönetiminde bu olanaklı görünmüyor. Batı'nın kullandığı petrol ile Batı toplumunun güvenliğini tehdit eden terör, bu bölgeden kaynaklanıyor. O nedenledir ki, teröre karşı Amerika'nın savaşı ile petrol için savaş, madalyonun iki yüzü gibidir.

ABD'nin Irak'a ilan ettiği savaşın nedeni nedir?

Her savaşta olduğu gibi, haklılığın belagatı ile savaşın gerçek nedeni biri birinden farlıdır. Bu savaşın, gerçekten Irak'ın ABD ve müttefikleri için tehlike oluşturacak kitle imha silahları ile ilişkisi söz konusu mudur? Bir diktatörün demokratikleşmesi ya da gelecekteki olası bir terörist darbenin önlenmesi olası mıdır? Oldukça karmaşık olduğu anlaşılan savaş gerekçesi-ABD başkanının baba kompleksinden askeri aygıtı devinime geçirerek arınması bir yana- biri politik strateji ve ötekisi politik ekonomi olarak beliriyor. Middle East Research and Information Project yazarları da (Sarah Graham-Brown ve Chris Toensing) durumu böyle tanımlamakta. Irak, Bush'un ABD'nin yeni küresel üstünlüğünü kanıtlayan ilk uygulama alanı olabilecek. Savaşı amaçlayan bu gösterinin tüm dünya için etkisi, sadece savaş olacak. Ekonomi politik ise ABD ile Fransa, Rusya ve Çin arasında söz konusu olduğu gibi, petrol tüketen ülkeler ile petrol üreten Yakın Doğu ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklar için de söz konusudur. Bu yargı, çirkin olarak nitelense bile, 70'li yıllardaki "emperyalizm kuramı" na ilişkin makalelerde " Dünya gücü petrol" sloganını anımsatıyor. O da yanlıştı, bu da..

Her iki açıklama biçimi ( politik strateji ile politik ekonomi, a.n.ö) ilk bakışta biri birine ters düşüyorsa da biri ötekisinin koşulu.11 Eylül terörist darbe, burada ileri sürülen sava göre, savaşın sadece petrol için değil, aynı zamanda, ABD'nin yeni dünya düzenindeki askersel egemenliğini de kanıtlayan bir örnek (paradigma) oluşturduğu varsayımına yol açıyor.

Resmi Savunu: Kitle İmha Silahlarının Tehlikesi.

Savaşı öngören açıklamalarda petrolden söz edilmiyor. Kimse,"petrol için kan" dökülmesinin göze alındığına ilişkin bir eleştiriyi ileri sürmek de istemiyor. Bunun yerine açıklananlar, savaş için üç gerekçeden ibarettir: Bunlardan ikisi fazlaca kullanılmıştı. Birinci gerekçe, 11 Eylülün terörist darbesinde, savaş aktörünün (yazar savaş aktörü olarak Bush’u kasıtlıyor. a.n.ö.) az ya da çokça açıkladığı gibi Irak'ın her hangi bir terörist darbede, parmağı olması olasılığı ki (Prag'da bir Irak ajanıyla Muhammet Attas'ın buluşması) özden yoksundur. Irak'ın gelecekte terörist darbelere katılacağı varsayımı ile zaten bu gerekçe sulandırılmıştı. İkinci gerekçede, bir diktatörün düşürülmesi asıl amaç ise, bu dahi kuşkuludur. ABD'nin Yakın Doğu politikasında demokrasiye ilişkin endişesi için, merkezi Asya'daki diktatörlerden Afganistan'ın savaş lordundan, Pakistan ve Türk ordusuna kadar, ABD'nin "teröre karşı savaşta" aradığı müttefik ve destekçilerine bakmak yeterlidir. (Yazar, bugünkü Türk ordusunun barışçıl yanını ve demokrasiye, laiklik ilkesine bağlılığını, Cumhuriyetin kazanımlarını korumayı görev edindiğini görmemektedir. a.n.ö.) Kaldı ki, Bush Hükümeti, (İkinci dünya savaşından sonra Japonya ve Almanya'dan farklı olmak üzere) açıkça, "ulus oluşturma"nın pahalı maliyetiyle ilgilenmediğini ortaya koymuştur. ABD, Afganistan'da ki yapılanma çalışmalarını özellikle Avrupa ve Japonya'ya bırakmakta.

Üçüncü neden ciddiye alınmalı: Irak'ın kitle imha silahlarına sahip oluşu, yalnız ABD'nin bölgesel müttefikleri için değil, ABD için de tehlike oluşturuyor. Bu yönden savaş nedeni ciddiye alındığına göre, Irak, gerçekte Birleşmiş Milletler (BM) kararlarına ve uluslararası hukuka aykırı davransa bile , sorun, bunun dahi savaşı haklı kılıp kılmaması sorunudur. Bu ise konunun ampirik ve spekülatif yanı. Ampirik yanı, Saddam Hüseyin'in , gerçekten atom, kimyasal, biyolojik silahlara sahip olduğunun kanıtlanması ile ilgili. Ne var ki, bu konuda yalnız Saddam Hüseyin'in açıklamaları değil, batılı denetçileri ve güvenlik uzmanlar da kesin bulgulara rastlamadılar. (Ne var ki, Bush'un elinde kanıtlar olduğunu söylemesi üzerine Dışişleri Bakanı Colin Powell'in basına açıkladığı belgelerin Irak asıllı bir bilim adamı olarak tanınan El Maraşi'nin çok önceleri yazdığı bir raporundan alıntı olduğu ortaya çıktı. Ve de, Powell'in Kurmal köyünde kimyasal silah olduğunu ileri sürerken, 1980'lerde, Kürtlere karşı o yörede ABD'nin hoşgörüsüyle zehirli gaz kullanarak beşbin Kürdün ölümüne neden olan Saddam'in bu cinayetini anımsamaması utanç vericidir. a.n.ö)

Üç parçaya bölünmüş, ekonomik olarak tükenmiş, uluslararası ilişkilerden soyutlanmış, ikinci Körfez savaşı sonrasında İngiliz- Amerikan hava saldırılarına uğrayan bir ülke, 11 yıldan beri gerçekleşmemiş olan bir tehdidi oluşturamaz. Sormak gerekir, bu süre içinde Irak hangi sıçramayı yapmıştır ki, yıllarca başarıyla sürdürülen kuşatma politikası birden bire uygulanmamış gibi olsun. Tersine, Irak'ın bugün askeri yönden ikinci Körfez savaşı sonrasında daha da güçsüzleştiği varsayımı akla yakın görünüyor.

Sorunsallı ampirik kanıt, resmi güvenlik programıyla takdis edilmiş olan Bush doktrinindeki spekülatif bir varsayıma dayanıyor: Bu doktrine göre, ABD ve müttefiklerine yönelik tehdit, ordunun savaşa girmesiyle ortadan kaldırılabilir, kaldırılmalıdır. Bunun anlamı, kanıt gözetmeksizin vurma hakkını, askeri girişimle yasallaştırmak ve sonra da ülkenin gelecekte ABD ve müttefiklerine karşı kitle imha silahları ile tehdit oluşturacağı tahmininde bulunmaktır. Keza, bu, BM denetimcilerinin, kitle imha silahlarını aramak zorunluluğundan kurtarır: Saddam Hüseyin'in tehdit potansiyeli oluşturabileceği için Irak'a saldırıyı haklı çıkaracak kanıtlar eksiktir. Ne var ki olası bir tehdidi öngören bu varsayım bir ikincisini tamamlıyor: Saddam Hüseyin, İsrail, Pakistan, Hindistan ya da Rusya-ki onların sahip olduğu silahlar Saddam’ınkinden kat kat fazladır-İran'ı ve Kürt muhaliflerini yenilgiye uğratılmakta sergilediği gibi kitle imha silahlarını kullanabilir.

Kimyasal ve biyolojik savaş araçlarını kullanmak bir cinayettir, Saddam Hüseyin’in de, saldırgan devlet adamları gibi, kendi gücünü denemek ve kanıtlamak için başlattığı bir cinayet. Saddam Nitekim, Iran'a karşı savaşta ABD'in öteki yönetimcilerinin koruması altında, Kürtlere karşı bu kitlesel cinayeti işlemiş ve de, Irak'ın defterine cezadan bağışıklı olarak yazılmıştı.

İkinci Körfez savaşında ise Saddam Hüseyin, karşı saldırıya neden olmamak için, konvensiyonel olmayan silahları kullanmaktan vaz geçmişti. Onun, bugün ya da gelecekte, iktidardan vaz geçeceği düşünülemez. Daha az bir olasılık ta onun, silah ve depolarının denetim altında tutamadığı terörist grupların eline geçmiş olmasıdır. Nihayet, Saddam Hüseyin'in silahlarının teröristlerin eline geçmiş olması (duyumlara göre) orada, denetim sisteminin Rusya ve Pakistan'dakinden daha yetersiz olmasındandır. Tek şans, Irak'ın kitle imha silahlarının Saddam Hüseyin'e karşı kullanılmasıdır ki, bu da ABD stratejisinin bir parçasıdır.

Savaş ve Petrol Rantı.

Eğer İrak'tan bir tehlike gelecekse, Irak petrolü savaş gerekçesi olarak nasıl bir rol oynayacak?

Uluslararası petrol piyasası özgür değildir, tersine, politik olarak denetlenen, petrol ekonomisinin politik ekonomiye dönüştüğü denetim altındaki bir piyasadır. Elde edilen rantın en büyük oranda olmasının amaçlandığı bir piyasa. Kuramsal olarak özgür olduğu varsayılan petrol piyasasında fiyat oluşumu, çok önceleri David Ricardo tarafından tanımlanan kurala göre belirir: Piyasa fiyatı en kötü zeminde üretilen petrolün maliyetidir, fakat, burada piyasa yeteneği piyasaya giriş kabiliyeti olan üretim birimi söz konusudur. En iyi zeminden elde edilen petrolün maliyeti ile piyasa fiyatı arasındaki farka, rant olarak sahip çıkılır. Bu tür petrol piyasasının anlamı şudur: Teksas, Kuzey Denizi ya da Almanya'da Emsland'da kötü koşullarda üretilen petrole göre, Yakın Doğunun çok verimli alanlarından elde edilen petrol, olağanüstü karlar sağlar. Gerçekte, petrol üreten ve onu gönderen ülkeler elitinin (aydınlarının) el koyabildiği rantın bir bölümü, bölüşüm savaşımının sonucu olarak, lüks tüketim harcamalarının ( ya da ülkenin ekonomik gelişmesinin) finansmanında kullanılır ya da alıcı sanayi ülkelerinin petrol tüketimleri subvansiyone edilir. (Yazar burada subvansiyon deyimiyle, sanayi ülkelerine gönderilen petrol fiyatında olası indirimi, tenzilatı kasıtlamaktadır. a.n.ö) Petrol piyasasındaki gelişmeler yani Batı/Yakın Doğu ilişkileri bu "bölüşüm görüşmeleri"ne de yansır. On yıllar boyunca batı ekonomisinin ucuz petrol ile gereksinmesinin garanti edilmesi ,de facto, subvansiyone edilen "petro-sanayi kompleksi" ile ( petrolden otomotiv sanayiine kadar olan üretim alanı) batı demokrasisinin hükümet politikalarını etkileyen yeterli siyasal gücü oluşturmuştu.

1970'lerin her iki petrol krizi, Yakın Doğu ülkelerinin daha fazla kazanç elde etmelerinin birer deneyi idi. Fiyat artışları, petrol tüketen ülkelerde kısa dönemde, ekonomik bunalım getiren şok etkisi yarattı. "Petro-sanayi komleksi" üretimlerini sürdürmeleri için güven ve politik açıdan kimi seçenekler gündeme girdi: Enerji tasarrufu ve yeni enerji kaynaklarından yararlanmak gibi. Petrol bunalımından bu yana batı ülkeleri ya "petro-sanayi kompleksleri"ni, onların emekçilerini ve hatta tüketimcilerini korumak ya da alternatif üretim ve tüketim örneklerini özendirmek, desteklemek. Biri birine çelişik bu iki seçeneğin belli ağırlıkta birleşimi uygulanmaya konuldu.

George W. Bush başkanlık görevine geldiğinden bu yana, "petro-sanayi kompleksi"nin koşulsuz korunacağına ilişkin söz vermiştir. Kyoto Protokolu, karbonhidratlı yakacakların çevreyi ve iklimi olumsuz yönde etkilemesine engel olan kararlar getirdiği halde, ABD'nin ulusal bencilliği öne alan tutumu nedeniyle bu kararlar, simgesel anlamın ötesine geçmedi. Bush Hükümeti için, ABD ekonomisinin gereksinmesi daha önemliydi. ABD'nin enerji gereksinimi için 2001 Mayısında açıklanan Cheney Raporu, Bush Hükümeti için önemli belgelerden biridir.

(bakınız: http://www.whitehouse.gov.energy)

ABD, enerji gereksinmesinin artan dışalıma bağımlılığını- 2020 yılına kadar petrol gereksinmesinin 2/3 ünü dışalım yoluyla karşılamak zorunda kalacağını açıklıyor Cheney Raporu. Bu gün bu oran yaklaşık 1/2 kadar. ABD'nin iç ve dış ticaret politikasının merkezinde, petrol gereksinmesinin yer aldığını vurguluyor rapor. Bush Hükümetinin tercihlerindeki önceliğin neler olacağını Cheney Raporu aşağıdaki gibi açıklamaktadır:

• Kuzey Kutbunun doğal koruyucusu olan Alaska'da petrol varlığının ortaya çıkarılması.
• Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında, ikinci büyük petrol yataklarına sahip olan Rusya'ya yakınlaşmak.
• Yakın Doğu ve Rusya'dan sonra, dünya rezervinin üçüncü bölgesi olan Hazar Denizi yöresini (ve Orta Asya dahil) ele geçirmek.
• Ve nihayet Kolombiya'da uyuşturucu üretimiyle resmen savaşım için girişilen ve fakat aslında petrol boru hattını korumayı amaçlayan küçücük müdahalelerde bulunmak.

(Cheney Raporu, aslında bu son önerisiyle üstü kapalı olarak Irak'a müdahelenin gerekçesini açıklamış oluyor.a.n.ö).

Yakın Doğu'dan söz eden rapor, dünya petrol rezervinin % 25'ine sahip olan Suudi Arabistan ile daha sıkı fıkı ilişki sağlanmasını öneriyor. Irak'tan dolaylı olarak söz ediyorsa da, çok açık biçimde petrol üzerindeki etkinliğinin dikkate alınmasını da öneriyor. Bush Hükümetinin petrol gereksinmesini güven altına almak için, Irak'ın konu dışı bırakılmaması da vurgulanmaktadır raporda.

Irak, Suudi Arabistan'dan 115 milyar varil fazlasıyla dünyanın kanıtlanmış ikinci büyük rezervine sahiptir. Baskı rejiminin kıskacında ayakları bağlı bir devdir: Günde 6 milyon yerine 800 000 ile 1 milyon varil üretim yapıyor. Belirtildiğine göre 7 yıl içinde 30 milyar dolar dış yatırım girişi mümkün olabilmiştir. Her şeyden önce, baskıcı rejim altında, Irak petrol potansiyelinin gelişmesini- 250 milyar varil kanıtlanmış rezerv- bloke etmiştir. 1970'den bu yana, 77 Irak, petrol alanlarının 55'i tam olarak işletilmiyor. Oysa, 8 petrol alanının her birinden birer milyar varil petrolün üretilebileceği tahmin olunuyor.

Doğal olarak baskı rejimini yumuşatmak ya da tümüyle ortadan kaldırmak olanağı vardı ya da vardır. Bundan sadece ABD'li olmayan girişimcileri yararlanmıyor: Fransız firmaları (Total, Final, Elf) Manjoon'dan (18 milyar varil) ve Nahor bin Umardan işletme ve gönderme hakkını almıştır: Bunun dışında İtalyan (ENI) ve Çin firmaları, İrak petrol işinde ortak oldular. Toplam 44 milyar varil petrolün geliştirme hakkını Irak, ABD dışı firmalara satmıştır. Ambargonun tümüyle ortadan kalkmasında ya da Saddam rejiminin kendiliğinden sona ermesinden önce en güçlü rezervler ABD'li olmayan girişimcilerin denetimine geçebilmiştir. Bağdat'da ABD yanlısı yeni bir rejimin oluşması ne kadar yakındadır ve o yeni rejim, yürürlükte olan sözleşmeleri değişime uğratır mı ve Amerikan firmaları tercih olunur mu? Ve böylesi bir düzenleme, hukuka ve çıkarlara uysa da, bir savaşı haklı çıkarır mı?

11 Eylülün Sonuçları: Suudi Arabistan'ın Rolünün Yeniden Değerlendirilmesi.

Bush Hükümetinin 11 Eylül öncesinde, Irak'ın askeri işgalini göze alıp almayacağı oldukça küçük bir olasılıktı. 11 Eylül darbesi, yeni iç ve dış politik koşullarını gündeme getirdi: İç politikada bir Arap-Islam ülkesine karşı savaş, yalnız olanaklı olması bir yana, tersine her Islam ülkesini otomatik terör kuşkusuyla töhmet altına sokmak gibi bir sonuç ortaya çıkarabilir. Dış politikada ise, "teröre karşı savaş" birincil önceliği edinmiştir ve askeri yükümlülük izlenir oldu. Her şeyden önce, Irak petrolü için bir savaş- amaç, aslında Irak'ın elindeki gerçek ya da tahmini kitle imha silah depolarını yok etmek ise -bu 11 Eylülün hemen sonrasında ileri sürülebilirdi, oysa şimdi,askeri işgalin haklılığını değil tersine ivediliği ileri sürülür oldu.

İlk bakışta, olağanüstü başarılı olan Afganistan'a giriş, göstermiştir ki, modern askeri teknoloji nedeniyle düşman alanına girişte ve en az kayıpla, kısa sürede sonuç alınmıştır. Körfez olayı için Ulusal Güvenlik Kurulunda Kenneth M.Pollack, Dışişleri Bakanlığında ki bir yazısında, belirtir ki: Afganistan'da yoğun hava saldırısı ve konvensiyonel küçük kara birliklerinin birlikteliğiyle başarı sağlanmıştır , Irak'a giriş olası birkaç yüz kilometre yol almayı gerektirecek (Yazar, Afganistan'a girişteki kadar kolay olmayacağını belirtmek istiyor.a.n.ö)

11 Eylülün asıl sonucu Suudi Arabistan'ın yeni ve köklü bir değerlendirilmesine yol açması oldu. Küresel petrol piyasasının Batı'nın gereksinmesinin güvenle , sürekli ve ucuz karşılanmasında Suudi Arabistan, 1970'li yılların petrol krizinden bu yana anahtar durumunu kazanmıştı. Bu ülke, petrol üretimi ve iletimiyle, OPEC'in, yani, dünya petrol fiyatının, Batı çıkarlarına uygun ( bu deyimin koyu punto ile yazılması bize ait) düzenleyicisi durumuna geçti. Onun anahtar durumuna girmesi, iki nedene dayanır. Birincisi, dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervine sahip oluşudur. İkincisi, Nijerya ya da Endenozya gibi petrol üretici ülkelerdeki ağırlaşan yoksulluk sorunu içinde değildir ve de az nüfuslubir ülkedir. Suudi Arabistan'ın kendi politik istikrarının güvenliğini sağlamak için kullanmak zorunda olduğu petrol gelirlerindeki payı da göreceli olarak düşüktür. Bunun anlamı: Batı için kabul olunabilir fiyat düzeyini OPEC içinde sağlamakta Suudi Arabistan'ın piyasayı düzenleyen etkinliğe sahip oluşu. O nedenle ABD, tarihsel yanılgı olarak Suudi Arabistan'ın kökten İslamcı versiyonunu görmezlikten geliyor. Bu Krallık ile ABD'nin sürekli olan koalisyonunu nedeniyle, on yıl boyunca ABD'nin Yakın Doğu politikasının odağı olmuştur. George W.Bush yönetiminde Başkan Yardımcısının önerdiği sıkı fıkı ilişkiler Suudi Arabistanla sürüyor. 11 Eylül ile birlikte bu tablo birden bire değişime uğradı: New York'un ve Washington'un suikastçılarının çoğu, darbenin elebaşısı (olasılıkla) Usame bin Ladin gibi Suudi Arabistanlıydı. Bin Ladin'in programı Suudi Arabistan ile ilişkilidir: Suudi paraları, Batı karşıtı teröristleri finanse ediyor. İslamın saldırgan köktencilerin Vahabi versiyonu Suudi'nin devlet dinidir; aynı zamanda rejim, İslami köktencilerin baskısı altında dinin siyasallaşmasını ve din uğruna kurban olmayı özendiriyor. Suudi Araplar güvenilmez olmalarıyla birlikte, Batı karşıtı uğraşlarda da pay sahibidirler, saldırgan güçleri kullanmayı ya da terörist ihraç etmeyi yeğliyorlar. Ne var ki bu yorum biçimi, henüz ABD'nin Suudi Arabistan’a yüz çevirmesine neden olmamakta. Onu ne "şer ekseni" ne ve ne de "şer amaçlı devletler" arasına katmıyor Buna karşın, ABD'nin Suudi Arabistan'la ilişkilerinin değişeceğine ilişkin sayısız göstergeler mevcut. Bunlardan birisi, ABD ordusuna yakınlığı bilinen RAND Corparation'un bir incelemesinde, New York teröründe ortak ve sorumlu Suudi Arabistan’ın özel olarak yargılanmasıdır...

Suudi Krallığı- kötü niyeti ya da güçsüzlüğünden-ABD'nin petrol politikasında dayanak noktası olmaktan çıktığı zaman, Irak'ın Yakın Doğu'daki petrol üretim ülkesi olarak ,önemi (ağırlığı) artacaktır. Dahası var: Suudi rejiminin belirgin ikilemli değeriyle birlikte , ABD için önemli olan,bir yandan Yakın Doğunun petrol gönderen ülkelerini dolaylı olarak denetim altına almak ve bunun için Suudi rejimiyle dostluk ilişkilerini sürdürmek öte yandan Suudi Krallığının istikrarını sağlamak. Savaş yoluyla Irak'ta amaçlanan rejim değişikliği, yalnız ABD'nin petrol ve Yakın Doğu politikasının merkezini coğrafi değişime uğratmakla kalmayacak, Saddam Hüseyin'in yerine getirilecek olan rejimi de her zaman olduğu gibi doğrudan denetim altına alınacak.

Irak: ABD'nin Petrol Güvenliği İçin Yeni Bir Anahtar.

Irak (ve yalnız Irak) belirgin potansiyele sahiptir. Suudi Arabistan'ın Batı'nın ya da ABD'nin gereksinme güvenliğinin anahtarı olarak konumlanması, Saddam Hüseyin rejiminin bir batı yanlısı rejim tarafından ikame edilmesi varsayımına dayanıyor. Doğal olarak Saddam Hüseyin, baskı rejiminden uzaklaştırılmış olursa, piyasada Irak petrolü herkese hatta ABD'li olan olmayan firmalara da satılır. Dahası: Saddam rejimi, Irak'ın her olasılıkta ekonomik sıkıntıya uğraması nedeniyle, pazarlara her hangi bir fiyatla petrol iletmeye hatta OPEC'den daha düşük fiyatla petrol göndermeye razı olabilir. ABD Hükümetini Yakın Doğu petrol konusunda endişelendiren durum, karşıt (muhalif) bir rejimin- sadece Irak için değil- petrol gelirlerinin bir bölümünü Amerika karşıtı gizli devinimleri finanse etmek için kötüye kullanması ya da gelecekteki politik amacı için ABD'nin petrol gereksinimi üzerinde -birinci petrol şokunda olduğu gibi- etkili olması. Rejim değişikliği koşulunda Irak'ın petrol potansiyeli üzerindeki denetim, OPEC'in potansiyel gücünü azaltır ve güvenilemez olan Suudi Arabistan'a, yeni bir tehdide gerek kalmaksızın , zarar verir. ABD yanlısı rejim aracılığıyla Irak petrol rezervlerinin kullanılması bunu olanaklı kılabilir, Suudi Sarayının , kendisinin istikrarının bozulması bahasına, buna razı olması da olanaklıdır. Öylelikle, önceden tahmin edilmezlik faktörü, göz ardı ediliş olursa, Arap Yarımadasının siyasal denetiminin, modern, güvenli ve önceden öngörülmeyen saldırgan (agressif) dinsel politika, çok daha bağımsız temele yerleşebilir.

Irak'ın yeniden yapılanmasında, zamanla gelişmiş olan küçük, kayıt dışı (kaçak) petrolün yasal ekonomi politikasının içine çekilerek ortadan kalkması gerekir. Irak petrolü akmaz fakat baskı altında tam olmasa da önlenmiş olan variller her yönde sızıntısını sürdürür. Saddam rejimi, kısmen de olsa, komşu ülkelere yasa dışı ( bize göre kaçak) ve yüksek düzeyde subvansiyone ettiği (yani ucuzlattığı. a.n.ö) petrol dışsatımıyla zaten ambargoyu deliyor. Örneğin Ürdün, kendi toplam petrolünün yarısını ücretsiz yarısını da % 40 indirimli olarak Irak'tan sağlıyor. Suriye, Irak petrolünü kullanıyor. Ve kendisi çok az olan üretimini uluslar arası piyasada satışa sunuyor.(Aradaki fiyat farkından kazanç sağlıyor demektir.a.n.ö) Irak'ın merlezi hükümetinin denetimi dışında da komşu ülkelere petrol sızması söz konusu. Petrol boru hattı ve tanker taşımacılığıyla Türkiye ile de bağlantısı, Kürdistanı memnun eden göreceli gelişmeye de temel oluşturuyor (Burada yazar Kürdistan deyimini kullanıyor. Sormak gerekir: Coğrafi sınırlara sahip, devlet yönetimini yapılandırarak, ulus niteliğini kazanmış Kürt devleti var mı? a.n.ö). Irak'ın kuzeyi, devlet otoritesinin olmadığı, güç boşluğunun bulunduğu, milislerin egemenliği altındadır. Kürdistan (!), Afganistan gibi, Irak ile Türkiye arasında da kuramsal ya da yarı yasal karşılıklı ekonomik ilişkiler yaşanıyor. Eğer, Irak'ta rejim değişikliği sonrasında yeniden Batı'ya petrol iletimi engelsiz sürerse , bu küçük sızıntılar, Ürdün, Suriye, Türkiye ve her şeyden önce Kürtlerin ( Yazarın kullandığı Kürdistan yerine biz Kürtler deyimini kullandık. a.n.ö) zararına olmak üzere sona erer. ABD tarafından Irak'ta oluşturulacak bir rejimin, de facto, Kürtlerin egemenliğini kabul etmeyeceği de bellidir.

Saddam sonrası ABD tarafından oluşturulan rejimin, Irak'ın Fransız, Rus ve Çin ile ilişkilerini açıkta bırakır. Fransa, Rusya ve Çin'in 8 'in Nisanda bir kararla Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin devamlı üyesi olduğu gerçeği, önceden verilmiş olan bir ödün, ABD için yok sayacağı açık bono gibidir. Saddam sonrası bir rejim, ABD çıkarlarına Saddam zamanındakinden daha fazla yakınlık gösterebilir. Zaten ABD Hükümeti Fransız, Rus ve Çin hükümetlerine, çıkarlarının zedelenmeyeceğini vaat etmiş de olabilir. Olasıdır ki, onlar, ABD'nin Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın askeri müdahelede bulunmasını zımnen kabullenmişlerse, herkesin pay almak istediği çok büyük olan pastadan küçük bir parçayla yetinmiş olacaklar.

Irak'ta bir rejim değişikliğinde, baskı rejiminin şimdiki koşullarında kesinleşmiş sözleşmeler yürürlükten kalktığında, Fransız, Rus ve Çin çıkarlarına yarar da sağlayabilir: Irak petrol potansiyelinin gereği gibi işletilmesi Saddam Hüseyi'in hiç olmazsa engel olmadığı kadar siyasal stabilizasyona gereksinimi var, elbet Amerikan rekabetinin göreceli durumu belirgin biçimde düzelirse. Ve o zaman, ilk aşamada ABD ile Fransız, Rus ve Çin girişimcilerinin çıkarlarının uyuşmazlığı değil, tersine Irak'ın işlenmemiş ve üretim dışında kalan petrol rezervlerinden de tam olarak yararlanmaları aynı zamanda öteki ülkelerin gereksinmeleri için söz konusu olabilecektir.

Sonuç: Petrol ve Strateji.

ABD'nin Küresel güvenlik stratejisi ve politik ekonomisi, Bush doktrini ile Cheney raporunda biri birini dışlamıyor tersine örtüşüyor. Michael T. Klare, ABD politikasından üç stratejisiyle söz eder- askeri modernizasyon, petrol ve teröre karşı savaş- ayrışmaz biçimde biri birine bağlıdır. Bush doktrini daha önce de açıklandığı gibi,her durumda vurma hakkına sahip olarak kendisine yönelik tehdide karşı hazır olma biçiminde tanımlanabilir. Bu, her zaman, her yerde asker çıkartmak için bir ruhsatnamedir. Bu doktrin, ABD'nin tutucu olan grup yöneticilerinin de desteğiyle, askeri üstünlüğünü kullanarak, uluslararası anlaşmaları dikkate almaksızın toplum haklarını daraltma hakkını formüle ediyor. ABD'nin tercihleri, askeri yönden hiçbir güç ya da güç grupları tarafından engellenmedikçe, çok yönlü uzlaşıları kabul etmemesi için bir neden kalmaz. Bush doktriniyle ABD, ilk kez açıkça, kendisinin çıkarı neyi gerektiriyorsa onu güç kullanarak gerçekleştireceğini ilan ediyor.

Eğer Bush doktrini sözde kalmayacaksa uygulanması gerekir ve Irak tüm dünya için -Avrupa da dahil- bundan ders almalıdır. ABD'nin kendi çıkarlarını dünyanın her yerinde askeri gücüyle sağlamaya hazırdır. Ne var ki, Bush doktrininin kullanım alanı kendi küresel yetkisine karşın coğrafi olarak sınırlıdır: Afrika'dan Filipinlere, Kafkasya'dan Somali'ye kadar Afrika ve Latin Amerika'daki küçük bölgeler de dahil, ABD'nin petrol gereksinimini için anlamı olan yerler, yer küresindeki, "islamın bunalımlı kuşağı"dır. Tarihsel rastlantı da olabilir, kendi enerji ham maddesinin önemli bölümünü Batı'nın ithal ettiği alanlar, şimdi Batıya terör ihraç ediyor. ABD'nin, dünyayı düzenleme politikası, hiçbir uluslararası anlaşmayla sınırlanmayan "terör için savaş" ve "petrol için savaş" madalyonun iki yüzünden ibarettir.

Bu iki yanlı savaşın bedelini kuşkusuz yalınız ABD taşımayacak: Bali'de bir disco, Yemen'de bir Fransız tankeri , Moskova'da bir müzikal tiyatro, Jerba'da bir sinagog,Pakistan'da kilise ziyaretçileri , Irak'a karşı savaş sonrasında dünyayı tahrip etmiş olan şiddet dalgasının ilk habercileri olacak. Arap milliyetçileri ile İslamcılar arasında, hatta Batının kendi içinde ve de ABD ile Avrupa arasında olduğu gibi Arap/Islam dünyasının içindeki farklılıklar ilkelleşecek. Batı ile İslam uygarlığı arasındaki temel farklılıklardan değil, tersine "gücün yapılandırdığı kültürel farklılıktan kaynaklanan kültür çatışmasını (Thomas Meyer) kesinleştirecek: Savaş, cephelerin daha da belirginleşmesine ve sıkılaşmasına neden olacaktır. Bunu yakın geçmişin saldırıları gösteriyor: Büyük düşman ABD'nin vurulması olasılığı yok ya da çok güç ise, suikastçılar, Batı ile her hangi biçimde bağlantılı olan kolay hedeflere yönelirler. Örneğin, Yemendeki Amerikan Büyükelçiliği müstahkem kale gibidir, çok daha kolay olan Hiristiyan bir Fransız'ın Bulgar bireyler tarafından kullanılan tankerini vurur. Şiddet, gittikçe yaygınlaşıyor ve olağanlaşıyor. Kurban: Iraklı sivil halk; çatışmanın kıyısında müslüman olan yada olmayan insanlar: Filistin, Kaşmir, Orta Asya, Afganistan; Avrupa ya da Kuzey Amerika'da; Arap ülkelerinin halkı, Kuzey Amerika'ya yahut Avrupa'ya turist olarak gelenler. Bir Arap rejimini devirmek için böylesi zararlara neden olmaksızın daha iyi seçenekler olabilmelidir.

***

TÜRKİYE SORUNLARI kitap dizisinin yorumu:

Türkiye'nin Kararsızlıktaki Kararlılığı.

Türkiye, kararsızlığa kararlı siyaset adamları tarafından yönetiliyor. Şimdilerde değil, 1990'lardan bu yana.

Amerika'nın Irak'a saldırısına ilişkin Türkçe'ye çevirdiğimiz makaleye ek olarak ülkemiz açısından bir yoruma yer vermeye gereksinim duyuyoruz.

Türkiye'nin dış politikası bir dönüm noktası karşısındadır ve bunun ayırdına da varmış görünmüyor.

Amerikanın, Irak'a saldırısının bir önemli amacı, Avrupa Birliğinin kendisinin karşısında cephe oluşturmasını önlemeye yöneliktir. Dilimize çevirdiğimiz yazıdan da anlaşılıyor ki, Avrupa Birliğinin çekirdeğini oluşturan Fransa ve Almanya, Irak yönetiminden edindiği petrol gereksinmesine ilişkin bağlantıların ABD'nin denetimine geçmiş bir Irak tarafından tanınıp tanınmayacağına ilişkin güvenceye sahip değildir ve ABD yönetimi de bu güne kadar böylesi bir güvenceyi sadece dudağının kıyısından fısıldamıştır. O fısıltıya ne ölçüde Fransa'nın ve Almanya'nın güveneceğini ne kendileri ve ne de ABD Başkanı Bush, bilemez. Bir kez, Irak, ABD'nin boyunduruğu altına girmiş olmasın.

Burada Türkiye'nin uzun erimli tutarlı dış politikası olmadığı içindir ki, iki kıskaç arasında ne yapacağını şaşırmış durumdadır.

AB'den yana mı, ABD'den yana mı tavır alacağı konusunda, belli bir strateji uygulanmadığı görülüyor. Bir gerçek ortadır ki, hem AB üyesi olmak ve hem de ABD'nin tek yanlı ilişki içinde müttefiki kalmak (bu ittifak neyin nesi ise) olanaklı değildir. Bu satırları yazdığımız gün, basına yansıyan bilgiler eğer doğru ise, "ABD'yi kırmadan AB' ye de zıt düşmemek" türünde bir yöntem izleneceğinden söz ediliyor. Bu habere kargaların gülüp gülmeyeceğini bilmiyoruz, fakat bir şeyi biliyoruz ki, Türkiye'nin elinde iki ucu pislenmiş değnek bulunmaktadır.

Bir gerçek ap açık ortaya çıkmıştır. O da şu: İlk kez AB, ABD'ye diş geçirmeye başlamıştır. Onun başkanı için, "baba kompleksi" deyimi bile kullanan yazarlara da rastlıyoruz. Dilimize çevirdiğimiz bu makalede olduğu gibi. Yarın, AB ile ABD karşı karşıya gelecek ve Türkiye'yi kuşatan kıskaç daha da daralacaktır. Makro politik düzeyde, Türkiye AB'nin mi ABD'nin mi yanında yer alacak, ya da her iki kutbada aynı uzaklıkta mı kalacak, önce buna karar vermek zorundadır ve dünyanın politik düzleminde, Türkiye'nin oynayacağı bağımsızlık rolü onu çok farklı bir düzeye getirebilecektir; şimdiden bunu görmek gerekir. Bir gerçek ortaya çıkmıştır. Türkiye artık ikili oynayamaz. Hem AB içinde ve hem de ABD'nin müttefiki olarak kalamaz. Kendi bağımsızlığını bugünden ön plana almazsa, yakın bir gelecekte bu iki kutup tarafından dışlanacaktır ve bunun göstergeleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Ne var ki, bugünün kendisine güveni olmayan ve kaderci eğitimden geçmiş olan siyasal iktidarın kadroları, ulusal kişiliği ve devlet onurunu koruyacak nitelikte görünmüyor. Öyle olsaydı, bir dışişleri ve ötekisi ekonomiden sorumlu devlet bakanı, ABD'ye gidip Colin Powell ile görüşmeye yeltenir miydi? Ne işleri var orada. Barışı sağlamak için mi gittiler yoksa savaştan yana birkaç avuç dolar için mi? Kendi küçüklüklerini Türkiye'ye yamamaya hakları var mı bunların?

Birleşmiş Milletlerin denetimcileri, Irak'ta kitle imha silahları bulamadılar. Ne kadar arasalar da bulamayacaklar. Buna karşı ABD gene de Irak'a saldırır ve oradaki petrolü denetimi altına alırsa, masaya AB'nin oturacağı ve pay almaya çalışacağı düşünülmemelidir. Rusya ve Çin ile birlikte, Saddam Hüseyin rejiminin onlara petrol konusunda tanıdığı hakların korunmasını talep edecekler ve bu dünyada da soğuk savaşın yeniden başlamasına neden olacak ve sıcak savaşa dönüşüp dönüşmeyeceğini de kimse bugünden bilemeyecektir.

ABD'nin asıl amacının Irak petrollerine ne sahip çıkarak, AB'ye dolaylı yoldan egemen olmak, onun enerji gereksinmesini denetim altında tutmaktır. Dilimize çevirdiğimiz yazıdan çıkarılacak önemli bir sonuç ta budur. Irak'a ABD'nin girip yerleşmesinin kısa erimli bir proje olduğu da sanılmamalı. Suudi Arabistan türünde kozmopolit ilişkileri korumakla görevlendirilecek olan yeni Irak rejimi, orada ABD'nin petrol bayii olacak ve fiyat aracılığıyla da egemenliğini kolayca sürdürecektir. OPEC doğrudan ABD yönetimine geçecek.

Hitler'in Çekoslovakya'ya saldırısında nasıl "Güvenlik Alanı" kavramını gerekçe olarak ileri sürmüş ve Chamberlain, elinde şemsiyesi barış turlarına çıkmış ve de hiçbir sonuç alamamış sa, bugün ABD Başkanı Bush'un da savaştan alıkoymanın olanağı yoktur, çünkü Irak onun için "yaşam alanı" kavramının yerini almıştır. Bugün kısa erimde ABD'nin savaştan karlı çıkacağı anlaşılıyor fakat uzun erimde kaybeden ABD olacaktır.

Ülkemizde savaş çığırtkanlığı yapan kimi köşe yazarları AKP'nin yetkili yetkisiz ağızları, ABD'ye Irak'a saldırısında, üs ve limanlarımızı kullanıma açarak ve eyleme katılarak arka çıkmayı, ileride masaya oturma hakkı kazanmak biçiminde algılıyorlarsa, şimdiden bilinmeli ki, eğer öyle bir masa kurulacaksa (ki kurulacağı kuşkuludur). Birleşmiş Milletlerden karar çıkmaz ve Irak'a ABD'nin saldırısı gerçekleşirse, aynı ABD bu denli aptal mı ki, masa kursun da kendi kılıcının hakkını ötekilerle paylaşsın. Irak, aslında, dünya egemenliğinin paylaşıldığı değil, tersine paylaşılamadığı kanlı arenaya dönmesi olasılığı da söz konusudur.

Türkiye'nin bir ikinci gerekçesi, Kuzey Irak'ta olası bir Kürt devletinin kurulmasına engel olmak ise, bunun da gereksiz bir varsayım olduğu açık. Yanı başında Türkiye gibi Yakın Doğunun en sabırlı, en kötü yönetilen ve en güçlü orduya sahip Türkiye varken, nasıl güvenileceği bilinmeyen ve tarihte tek bir devlet deneyini yaşamamış olan Kürt azınlığına devlet kurdurmanın gelecekteki olası sorunlarına niçin kapı açsın. ABD yöneticileri dış politikayı kaba güce dayandırmaktan başka hiçbir şey bilmeseler bile bunu biliyor olmalılar.

Türkiye'nin "tehdit altındayım, diyerek NATO sözleşmesinin 4. Maddesinin işletilmesi"ni istemesi (öyle sanıyoruz ki ABD'nin önerisiyle böyle yapılmıştır) bağışlanamayacak bir yanlışlıktır. Türkiye'nin tehdit altında olduğunun NATO tarafından kabul edilirse, ABD'nin Irak'a saldırısına dolaylı yoldan yeşil ışık yakmış olur ki, NATO'nun böylesi bir oyuna geleceği düşünülemez.

Kim ne derse desin, ne Türkiye'nin ve ne de ABD'nin kızmaya hakkı yoktur ve NATO en doğru olan kararı vermiştir. Bununla NATO'yu savunduğumuz anlaşılmamalı. Bu topluluk uğruna yapmadığımız göze almadığımız öz veri kalmadı. O ise Türkiye'yi kullanmayı sürdürdü.

Anayasa Çiğneniyor (mu?)

ABD'nin Irak'a saldırısında, ona arka çıkmak o savaşın içinde yer almak ya da seyirci kalmak, bir siyasal iktidarın araştıracağı konu olabilir ve biri birine zıt bu iki seçenek arasında, ulusal çıkarlarımızın korunması koşuluyla tercih yapılabilir. Sonucuna göre de tarih kesin kararını ortaya koyar.

Bugünkü siyasal iktidarı tercih yapmadığı, kararsız kaldığı için eleştirmek elbette olanaklıdır fakat bundan daha acı olanı, kınanması gerekeni, ABD'nin yanında ona kaç milyar dolar karşılığında yardımcı olmanın gündeme getirilmesidir. Anadolu insanının dökeceği kanın, dolarla ölçülmesidir yanlış ve çirkin olan. Savaşta yer alıp almamaya ilişkin görüşmeleri, at pazarına dönüştürmektir

TV ekranlarına yansıyan görüntüler eğer yanlış değilse (nasıl yanlış olabilir ki) o çelik donanımlı araçlar, M-1 Abrams tankları ve de Stinger füze bataryaları, savaş giysili ABD askerleri, hava alanları mı onaracak? Kim kimi kandırıyor? Bunlar yapım makineleri gibi Türk makamlarına yutturulmuş ve de Hükümet bu işgale tepkisiz kalıyorsa, CHP, bunu T.B.M.M'ne bir gensoru önergesiyle getirmelidir. Tarihsel işlevini anımsamak istiyorsa, bu olayın üzerine yürümeli ve ABD'de bir askeri birliğin savaş araç ve gereçleriyle, Mersin Limanına T.B.M.M'nin kararı olmaksızın, gelip konuşlandıkları için. Bunu yapmayan bir CHP , kendi görkemli tarihini yadsımış olacaktır. Burada açıkça ileri sürüyoruz ki, o araç ve gereçler ve de askerler, Irak'a saldırıda kullanılacaktır. Böylesi işgale kapı açan hangi iktidar olursa olsun Anayasal suç işlemiş demektir. Bu satırları yazdığımız gün, Dışişleri Bakanı Yakış demeç veriyor:ABD'nin karşısında kapı gibi duruyoruz. Doğrudur, ardına kadar açık kapı gibi duruyorlar.

Bugünkü siyasal iktidarın Anayasa'nın 92. Maddesini çiğneyip çiğnemediği, T.B.M.M'ini bir yana iterek, yabancı askeri birliklere yurdumuzda konuşlanmasına olanak sağlamış mıdır, sağlamamış mıdır? Bu sorun açıklığa kavuşmalıdır.

Cumhurbaşkanı, konuya açıklık getirilmesini Hükümetten istemeli ve ABD'nin hangar içinde gizlenen savaş araçları yurt dışına çıkarılmalıdır; tüm askerleriyle birlikte.

Bugünkü Bakanlar Kurulu Anayasanın 92.madesine uyarak konuyu T.B.M.M'nin kararından geçirmeksizin ABD askeri birliklerinin Türkiye'ye girmesine göz yummuş ise Anayasal suç işlemiş demektir. Anayasanın 92. maddesi, bakınız ne diyor:

Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş ilanına ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası antlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında Türk silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.

ABD'nin Irak'a saldırısına olanak tanıyan uluslararası hukukun meşru saydığı bir durum örneğin Birleşmiş Milletler tarafından onandı mı? Onanmadı. Öyle ise, Türkiye savaş ilan edemeyecek, yani ABD'nin yanında Irak'a giremeyecektir. Çünkü TBMM bile savaş ilanı için yetkisini ancak uluslararası hukukun meşru gördüğü durumlarda kullanabilir. Anayasanın bu maddesinin ardaşık hükmü de açık. Türkiye'nin taraf olduğu uluslar-arası antlaşmaların gerektirdiği bir durum ortaya çıktı mı. Hayır. O halde birkaç avuç dolar karşılığı, Türkiye,

1.ABD'nin yanında Irak'a girmesi iznini T.B.M.M.’nden isteyebilir mi?

2.Türkiye sınırları içine yabancı silahlı kuvvetlerin girmesine T.B.M.M karar verebilir mi?

T.B.M.M'nin savaş ilanına, ya da dışarıya asker birlik gönderme veya yurt içine yabancı askeri birliğin girmesine izin vermesi Anayasada belli koşullara bağlandığı için bugün bu iki soruya olumlu yanıt verme olanağı yoktur.

Görülüyor ki, Hükümet, ABD'ile savaş görüşmelerinde yetkili değildir ve T.B.M.M'inden karar çıkmasını sağlayacak siyasal ve hukuksal güce de sahip bulunmamak-tadır.

Yunanistan'ın NATO'dan Çıkması ve tekrar girmesi olayı.

Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadından çekilmesi olayı İktidarda olan 1978'in CHP Meclis Grubu toplantısında enine boyuna görüşülmeliydi. Bu satırları yazan, Ali Nejat konuyu gündeme getirmeseydi belki de konuşulmayacaktı. Oysa olay çok önemliydi ve Türkiye karşı tepki koymalı en azından NATO'nın karar aşamasında veto hakkını kullanmalıydı. Neden, çünkü:

Yunanistan, NATO'nun askeri kanadından tekrar girmek için çıkıyordu. AT üyesi (o zaman AB değil Avrupa Topluluğu anlamına gelen AT idi kısa tanımı) kabul edildikten sonra NATO'ya yeniden girecek. AT üyesi olduğu zaman, veto hakkını edinecek ve Türkiye'nin her koşulda önünü kesecektir. AT'nin Konseyinde biz kapıda beklerken, Yunanistan içerde hakkımızda alınacak kararlarda söz sahibi olacak. Bu koşullarda biz NATO üyesi olarak kalacak mıyız?.

Bu sorumuza Başbakan yanıt vermemiş ve sadece yapılan eleştirinin haksız olduğunu söylemekle yetinmişti Hükümetimiz her olasılığı düşünüyor olmalıydı, tıpkı şimdi olduğu gibi.

Nitekim olan oldu ve Yunanistan AT'ye üye kabul edildi, ve NATO'ya girmek için başvurdu bu kez, Türkiye'nin vetosu ile karşılaştı. Ne var ki 12 Eylül askeri darbesini gerçekleştiren Orgeneral Kenan Evren, siyasal iktidarı askeri iktidara dönüştürdüğü için olacak, yakın arkadaşı olduğunu söylediği Orgeneral Bernard Roger'in kendisine verdiği söze güvenerek, Yunanistan'ın yeniden başvurusunda veto hakkını kullanmadı. Neden? Çünkü Orgeneral Bernard Rogers, NATO Kuvvetleri Başkomutanı olarak, Yunanistan'ın NATO'ya yeniden girmesi karşılığında, Ege'de kıta sahanlığı, gibi anlaşmazlık konularında 1974 öncesi statünün temel alınacağı vaadinde bulunmuştu. O vaat yerine getirildi mi? Hayır.

Şimdi sormak gerekir, uluslararası ilişkilerle kişisel güvencenin anlamı olabilir mi?. Bugün ABD Başkanı Bush'un Türkiye'ye sağlayacağını vaat ettiği çıkarların ABD Senatosu tarafından onaylanacağını kim garanti edebilir?

Yunanistan'ın Türkiye'den önce AT üyesi olması, AB'ye dönüşüm aşamasında 1995'e kadar AB'den 15 milyar ECU yardım almasına karşın, Türkiye'ye karşı yapılacak katkıların pek çoğuna karşı çıkmış ve sadece 600 milyon ECU ile Türkiye yetinmek zorunda kalmıştır. Eğer Yunanistan'ın kişi başına ulusal geliri 12000 dolar ise, o yardımın etkisi vardır.

ABD'nin Irak saldırısına katkıda bulunmakla Türkiye'nin uğrayacağı olası zararların, Başkan Bush ile görüşülmesinin yeterli güvence olacağı çok kuşkuludur. Böyle bir güvenceye, Başkan Bush'un ABD Senatosundan alacağı savaş harcamaları bölümünde yer verebilir mi? Ücretsiz kullanmaya alıştırdığı Türkiye'nin siyasal iktidarı için bu özveriye niçin katlansın.

ABD dış politikası böylesi güvenilmez, kaypak ve iki yüzlüdür. Hitler'in "Deuschland über alles" doktrini, sessiz sedasız ABD'de yürürlüktedir.

Burada bir kez daha yüreklice yineliyoruz:

1. Irak'a saldırısında ABD'nin yanında Türkiye yer almak zorunda değildir. Savaşa girmenin ekonomiyi, girmemiş olmaktan daha fazla zarara uğratacağı bilinmelidir.

ABD'den yana tavır almaz isek, ya IMF, kredi musluğunu kısarsa kuşkusunu temel alan düşüncenin ne denli yanlış olduğunu da belirtmemiz gerekir. Keşke IMF kredi (yani borç) musluğunu kıssa da, kendimize gelsek. Üretim ekonomisinin erdemini kavrasak. Demokratik planlama yöntemiyle doğal kaynaklarımızı ve işgücü potansiyelimizi devinime geçirsek, monetarizm tutkusundan tüketim savurganlığının pençesinden kurtulabilsek. Kendimize dönmeyi, kendimizi bilmeyi ancak o sayede öğrenebiliriz. Ulusal bilincimiz ancak o sayede yeniden canlanır, bize kendimizden başka dostumuz yok gerçeğini ancak o sayede kavrayabiliriz. Keşke IMF borç musluğunu kısarak, Türkiye'ye bu yardımı yapsa. O beladan kurtulsak. Ekonominin sadece "Birleşik Endeks" olmadığını belki o zaman yeniden öğreniriz.

2. Başbakan Gül'ün, "Günah bizden gitti, bugünden itibaren stratejik ortağımız Amerika'nın yanındayız" sözü, yanlıştır, sakıncalıdır ve ülke çıkarlarıyla çelişmektedir. Ortadoğu üzerinde stratejik ortaklığın kurulamayacağı tek ülke ABD'dir. Hiç kimse böyle bir stratejik ortaklığın olduğuna ilişkin yazılı belge gösteremez. Çünkü yok.

Dünya barışını korumayı amaçlayan tüm girişimlere sahip çıkmak, yurtta barış, dünyada barış ilkesinin gereğidir ve hiçbir siyasal iktidar ülkemizde bu ilkeyi göz ardı etmek hakkına sahip olmamalıdır.

3. Saddam Hüseyin'in Irak'ta iktidardan ayrılması ya da ayrılmaması ABD'yi ilgilendiren konu olmaktan çıkmıştır. Konu, Arap Yarımadasının merkezini ele geçirmek ve AB'yi denetim altına almak, Sudi Arabistan’ın rolünü yeni Irak rejimiyle sona erdirmektir. Saddam Hüseyin, ABD'yi kendi topraklarına soktuğu zaman Irak'ın başına neler geleceğini bilmektedir

4. Bugün Saddam Hüseyin'e karşıymış gibi görünen İslam Dünyasının Orta Doğudaki devletlerinin yarın ABD'nin saldırısına destek veren Türkiye'yi ekonomik ve politik yönden karşılarına almayacağını kimse ileri süremez. Eğer Askerimiz, ABD ile birlikte çöl eylemine katılırsa bu, Irak'a savaş açtığımız anlamına gelir ve Irak'ın Türkiye'ye saldırısına uğramamız kaçınılmaz olabilir. Türkiye'nin "patriot" füzelerine gereksinim duymasının nedeni bu değil midir?

5. Türkiye Sorunları kitap dizisinin 47.sayısında Yakın Doğu ülkeleriyle olan dış ticaretimizin nasıl zedeleneceğini rakamlarla ortaya çıkarmıştık. Ülkenin üretim dışına kaymış olan kırılgan ve parasallığa alıştırılmış ekonomisinin, savaşı taşıyamayacağını ileri sürmüştük. Henüz savaşa katılmadan, ekonomide daralmanın uçları ortaya çıktığına göre, ülkemizde herkesten önce özel sektörün savaşa karşı çıkması gerekir. Çünkü onların arasında en güçlüleri dahi kendilerini iflastan kurtaramayacaklar.

6. Türkiye'nin dış politikasını yeniden gözden geçirmek ve siyasal etkinliği yönünden en uygun bağlantıların alt yapısını oluşturmak zorundayız. Rusya, Çin, Avrasya, Yakın Doğu, geleceğin ilk 25 yılında, bugün ABD'yi ve de AB' yi sollayarak yeni ve çok farklı dünya egemenliğinin adayları olarak görünüyorlar. O dünya düzeninde yer almanın temel koşulu bugün barıştan yana tavır almayı gerektiriyor. Barıştan yana tavır almak demek, aynı zamanda geleceğin gelişmelerine karşı açık ve hazır olmak demektir.

7. ABD'yi stratejik müttefik görmek, geleceğin olanaklarına Türkiye'nin sırtını dönmesi demek olabilir. Geleceğin dünyası, savaştan yana değil, barıştan yana yoksulluğa çare arayan, insanı ve çevreyi odaklaştıran ve sahipliğini üstlenen dünya olacaktır. Bugün biri birini tanımayan örgütlerin el ele vererek barış için omuz omuza bir araya niçin geldiklerini ABD'yi yöneten kovboyların kültürü kavramaya yetkin değilse, çıkması olası bu savaş onlara bunu öğretecektir.

8. Türkiye kendine güvenmek zorundadır. Kendine güvenen Türkiye,Türkiye'ye güvenen siyasal iktidarları yaratmak zorundadır. Türkiye'ye güvenen iktidarların önce kendisine güvenen kadrolardan oluşması zorunludur. Kendine güvenmeyi sağlayan araçların, tarih bilinci, bilgi ve deneyim birikimi, bilimsellik ve bunların yanı sıra tarihsel diyalektiği kavramış olmak zorundadır. Ve tüm bu zorunlulukların kaynağında halkın uzun erimli ulusal çıkarları korumanın erdemini kavraması zorunludur. Tüm bu zorunlukları toplumsal sorumluluk bilincini oluşturan niteliğe dönüşmesini sağlayacak yeni bir eğitim ve kültür anlayışına gereksinim olacaktır. Türkiye'nin sömürgeleşme sürecinden kurtulmasının temel koşuludur bu. Bu koşul, halkı kandıran, gerçekleri gizleyen, ulusal çıkarın önüne bireysel çıkarını çıkaran siyaset ve devlet adamlarını işte o zaman uzaklara itebilir. Bu satırları yazdıktan sonra, Mustafa Yuluğ'un 65 Yaş dizelerine yer vermek gerekiyor. Büyük çoğunluğumuzun o dizelerdeki niteliklere ulaşabilmesidir. İşte o zaman, zorunluluklar dizisinin çözümü kolaylaşır.



*Sayın Michael Ehkre, makalesinin dilimize çevrilmesi ve yayımlanmasına izin verdiği için kendisine teşekkür ederiz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail