Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 95 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TARİH POZİTİF BİLİM DALIDIR

Ali Nejat Ölçen

“Bilimler Sistematiği” konulu şemaya karşı düşüncelerimi sunmaya gereksinim duyduğum için beni bağışlayacağınızı umuyorum.

Evrende tüm olaylar bir saniye geride kalmışsa o tarihin kendisidir. Ve Tarih aynı zamanda tüm bilimlerin de tarihini kapsadığı için pozitif bilimlerin de bilimidir. Örneğin pozitif bilim dalı olarak tanımlanan matematik’in de tarihi vardır yazılmadıysa (bilemiyorum)yazılmalıdır.1850 yı-

lında Navier öncesi Matematiksel İstatistik mevcut değildi. Bugün çok gelişmiş olan matematiksel istatistiğin yaratıcısı Navier’dir ve onun ilk kitabını elde eden ve hayranlık duyarak inceleyen benim. O halde eğer bir kişi Matematiksel İstatistik dalının tarihini yazarsa o, pozitif bilimin tarihi olur.

Örneğin Probabilite denilen bilim dalının ilk yaratıcısı 9 yaşındaki Gaus’dur. Babası oduncudur, ona kestiği ağaçların yapraklarını sayıp saymadığını sorar.Yaprakları büyüklüklerine göre sıraya dizer ve yaprakların büyüklüğüne göre dizi-lişi çan biçimindedir. O nedenle onun olasılıklar

(probabilite) teorisine kattığı bu çan eğrisini halâ kullanıyoruz.

Tarih’in sadece ulusların yaşam öyküsü olarak düşünülürse öylesi tarih’in pozitif bilim dalı olmadığı düşünülebilir. Ne varki Tarih bilimini böylesi dar sınır içinde betimleyemeyiz. Doğayı kapsayan tüm olay ve olgular bir bütün olarak tarihtir ve o nedenle pozitif bilimlerin de kaynağıdır Tarih.

Olayların hiç biri kendiliğinden doğmaz, onun nesnel bir nedeni vardır ve o nesnelin kendisinde ya da ilişkilerindeki değişimin sonucudur olaylar. O halde, nesnedeki değişimi ve o değişimin sonucunu , “genelleyebiliyor” ve kurallara bağlayabiliyorsak o kuralların bütünü “belli bir pozitif bilim”i betimler.Öylelikle bizler “neden-sonuç” ilişkisini öğrenmiş, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunabilme olanağını edinmiş oluruz. Örneğin, ısı enerjisinin nesnenin boyutunda ne ölçüde değişim yarattığını “Mariote-Geylusak” kuramıyla ölçebiliyorsak ve bu Fizik adını verdiğimiz disiplin, pozitif bilim dalı ise, bir tarihsel olayı yaratan neden ile onun sonucu arasındaki ilişkiyi betimlediğimiz zaman bu ilişkiyi tarihin diyalektiği olarak betimliyorsak,bu bağ o tarihi pozitif bilim dalı olarak tanımlanmamızı gerektirir. Tüm doğa bilimlerinin Ekonominin, Biyolojinin, Fizik ve Kimya’nın hatta Matematik, Mantık ve Felsefenin ayrı ayrı tarihleri vardır. Fizik biliminin tarihsel gelişimine ilişkin ilginç bir örnek 1880’li yıllara kadar, ışığın “töz” (ether) denilen parçacıklar tarafından taşınarak yayım-landığı kabul ediliyordu. Ne zaman Michelson, ışığın bir birine ters yönde aynı hızla yayımlan-

dığını laboratuarda kanıtlayınca ether (töz) kuramı çöktü ve ışığın titreşim olduğu sonucuna va-rıldı. Max Planc’ bunu da yetersiz görerek ışığın titreşen foton parçacıkları olduğunu kanıtla-dı,indeterminizm kuralını oluşturdu. Fizik denilen bu pozitif bilim dalının tarihi, pozitif bilim dalı olmak zorundadır. Bilimler şemasını kuşatan onun çerçeveleyen bilimin adı “Tarih” olmalı-dır.Evren’in ve evrendeki canlı ve cansız nesnelerin tümünün kendilerine özgü tarihi vardır ve o tarih, değişimin, gelişimin kurallarının yasalarını ortaya çıkarır.

Ülkemizde tarihi ilk kez pozitif bilim dalı olarak 23 yaşındayken betimlemeye çalışan bir tek kişi vardı. O Mustafa Akdağ idi. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde asistan iken Batı’da ve Osmanlı devletinin tarihinde önemli değişime neden olan olayı betimlediğini görüyoruz. 1952 yılında yayımlanan makalesinde ABD’de gümüş üretimini (kaya parçalarının su dolu havuzda ufalatılarak meydana gelen çökeltide gümüş elde etmek yani) flatosyon yöntemi terk edilerek merküri kimyasal alaşımıyla gümüş üretimi birden bire olağanüstü düzeylere ulaşmış ve Batı ülkelerini ve de Osmanlı devletini işgal eden gümüş o dönemdeki tarihsel olayların kaynağını oluşturmuştu.Hiç bir bilimi onun tarihinden bağımsız düşemeyiz. Asistan Mustafa Akdağ bu gerçeği ileri sürdüğünde ülkemizde (1952) gümüş hacmındaki olağanüstü artışın siyasal tarihi etkileyeceğini hiç kimse fark etmemişti.

Karl Marx’ın uluslararası ilişkilerdeki çelişki ve çatışmalarını (yani tarih’in) kaynağını ekonomiye bağlayan kuramını Mustafa Akdağ’dan önce vurgulayan bir devlet adamı varsa o Mustafa Kemal’den başkası değildir. 1923 yılında İzmir’ deki İktisat Kongresinin açılış konuşmasında:

Devletimizin bütün kararları programları İktisat programından çıkacaktır,demişti.

O’nun bu sözü,iktisat ile tarihsel olayları arasındaki bağı, etkileşimi betimliyordu. Çünkü devle-tin kararları tarihin nasıl gerçekleştiğinin belirleyicisi olacaktır. Örneğin, AKP’nin “Kürt Açılı-

mı”olarak sonradan “Demokratik açılım”a dönüştürülen kararı, bir süre sonra Türkiye Cumhuri-yeti tarihinin belirleyicisi olacak ve o tarih, Anadolu toplumunun yazgısını etkileyecektir. Bir yüz yıl sonra bir Tarihçi, o etkilerin nasıl doğduğunu ve ne tür sonuçlara neden olduğunu incelemeye başladığında pozitif bilimin yöntemlerini kullanmak zorundadır. Ne yapacaktır, önce o dönemdeki ekonomiyi, nüfus dağılımını nüfusun etnik yapısını, gelir dağılımın topografyasını, geleneksel ve kültürel yapıyı inceleyecek ve alınan kararların neden olduğu sonuçları ortaya çıkaracaktır. Bir Fizik bilgini laboratuarda nasıl çalışıyor, gözlem yapıyorsa, Tarih bilgini de bulgular arasındaki ilişkiyi öylesi yöntemle irdeleyecektir. Örneğin Mustafa Akdağ o araştırmasında, Osmanlı devletindeki ekonomi dışılığı şöyle açıklamıştı: Batı’nın gereksinim duyduğu baharat,ipekli kumaş, yün gibi nesnelerin alıcıları ile Doğudan bunları getiren tacirler , Osmanlı ülkesinde buluşuyor ve Osmanlı bu buluşmanın yarattığı alışverişten sadece belli oran-da vergi almakla yetiniyordu. Ulaştığı sonuç bu idi ve bu sonuca ulaşabilmek için bir Fizik bilgini gibi araştırma yapmıştı. Böylesi sonuca ulaşmak, ekonomi bilmek, matematiksel kültür edinmek,ilişkilerin niteliğini araştırmak yani,pozitif bilimin”ögelerini kullanmak zorundaydı.

Engels, Doğanın Diyalektiği adlı kitabında bunu çok özlü biçimde yorumlamıştı: “Zihinde soyut düşüncelerin kaynağı doğadaki somut varoluş-lardır” demişti. Matematiğin soyut kavramlarını yaratan öz, doğadaki nesnelerin zihindeki izdü-şümleridir öyleyse. Örneğin matematikte“doğru” ya da “düzlem” doğada var oluşların zihnimiz-deki yansımalarıdır, diyorum. Örneğin bir ipi iki ucunu çektiğimiz zaman zihnimizde uyanan izlenim (eskilerin deyimiyle hattı müstakim) ”doğru”

adını verdiğimiz biçimdir. Bu biçim doğada vardır. Eğer bu biçim bir nesnenin deviniminde olu-şuyor ve o nesne bir dış gücün etkisinde kalıyorsa, düz çizginin eliptik ya da hiperbolik bir yörüngeye dönüştüğünü görürüz. Einstein bunu felsefî bir deyimle şöyle söylemişti: Uzaya fır-lattığınız bir ok bir süre sonra sırtınıza saplanır.

Yukarıda sunduğum bilgilerin ışığında bir sonuca ulaşmaktayız: Tarihi bir ulusun yaşam öyküsü olarak tanımlıyorsak o tarihin bilim olmadığını kabul ediyoruz demektir. Bir ulusun tarihi onun yaşadığı olayların kronolojk tanımı dışında incelenerek, kendiliğinden oluşmayan, dışardaki kimi zaman da içerdeki olguların etkisinde iki boyutunun “evrim” ya da “devrim” sürecinden geçerek nasıl değişime uğradığını açıklayarak yazılan “tarih”, pozitif bilim yönteminin kullanılması sonucu doğmuş olur.Öylesi Tarih, pozitif

bilim dalı olmaya başlamış demektir. Karl Marx, buna tarihin diyalektiği adını vermişti. Yani ulus o tarihi nasıl,neden ve hangi etkiler altında yaşadığını ve hangi koşulların doğuşuna neden olduğunu, sorgulayarak çözüm bulmaya giriştiğinizde o tarih pozitif bilim dalı olmuş demektir.

Türkiye’mizde geleneksel düşün ve davranış biçiminden koparılmadığımız içindir ki, yakın tarihimizi gerçeğe en yakın biçimde açıklayan bir kitaba bugüne kadar ulaşamadık. Tarih’i basite indirgeyerek olayları olduğu gibi değil olması gerektiği açısından yorumlayarak eleştiri olanaklarını da sağlayabilmektedir şimdi kimileri. Fakat bu davranışta söyledikleri ve de yazdıklarının hiç birisi “Tarih” olarak nitelenemez. Matematik ve hukuk bilgisinin sığlığı tarih yazarı olmayı engelleyen en önemli nedendir. Çünkü Tarih yazarı, “matematik+hukuk+doğa” disiplini ile zihinsel akrabalık kurmak zorundadır. Ancak o zaman Tarih’in pozitif bilim dalı olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) ders kitaplarında okutulan “Devrim tarihi” adlı yapıtların hiç birisinin “Bilimsel Tarih” olacağı sonucuna ulaşamadı. Niçin? Çünkü TBMM’nin gizli celselerine girilmedikçe Devrim Tarihimiz yazılamaz. Devrimin özü, felsefesi, amacı ve ilkeleri TBMM’nin 1920-25 yılları arasındaki gizli celse tutanaklarında kristalize olmuştur. O nedenle ileri sürüyorum ki, bugüne kadar üniversitelerimizde hiçbir öğretim üyesi “Devrim Tarihi” ni yazabilmiş değildir.Yazılanlar pozitif bilim dışında devrimin sadece kronolojisidir.

Özetle:Pozitif bilimde hoş görü yoktur ve acıma duygusuna yabancıdır. Gerçeğin ne olduğunu tanıma ve sonraki olguları nasıl etkileyeceği görebilme sanatıdır. Üç yetiyi birlikte kullanabilme yöntemidir: Sezgi (hipotez="varsayın=mütearife)ile" başlar,deney, gözlem ve ölçüm ile sonuçlanarak varsayı-mın doğru ve gerçek olup olmadığı açıklık kaza-nır. Bilim budur. Ne yazık ki, e-mail iletilerime genel yanıtların çoğu özde neyi açıklamaya çalıştığım pek az seç-

kin bireyi ilgilenmekte, buna karşın çoğunluk ayrıntıda bir tümceyi temel alarak eleştirel sorular üretmektedir.Bilimsel düşünceye giderek yabancılaşmaktayız. AKPiktidarı, toplumu teolojik ve metafizik dünyaya geri çekmektedir.Bu kanımın yanlış olması en içtenlikli özlemimdir.

Özetle:
Düşüncenin evrimi aşamalarında Bilim Dünyası-na ulaşmanın gelişim şemasını tasarımlayarak ardaşık sayfada sunuyorum.O şema aynı zamanda Islam dünyasının ve Güneydoğu Anadolu’muz-daki Kürt kökenli yurttaşlarımızın teolojik ve metafizik aşamalarda çakılı kaldıklarını da açık-lamaktadır.Bunun yaygınlaşmaması,gerici siyasetin aracı olmaması için çaba harcamak yurtse-verliğin ve ulusal bilincin gereğidir.Çözüm:İlim en hakiki mürşittir.

..............................Bilimin'e Ulaşım Süreci Doğuşuna:

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail