Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 96 Geri Tavsiye Et Yazdır


ATATÜRK VE BİLGELİK

Aydemir Ceylan,Em.Vali

Atatürk bilge bir kişi, fakat neden? “Mustafa Kemal, başında bulunduğu tüm savaşların, özellikle Çanakkale ve Dumlupınar meydan savaşlarının muzaffer komutanıdır. Aynı zamanda, Osmanlının külleri üzerinde yepyeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyetinin temellerini atan, yalnız ulusunun değil tüm dünyanın hayranlıkla izlediği inanılmaz devrimleri gerçekleştiren bü-yük bir devlet adamıdır. Gözleri, kulakları, beyni ve vicdanları mühürlü olanlar dışında herkes bunu böyle bilir. Ancak; bu niteliklerinin söz konusu edildiği yazı ve konuşmalarda O’nun bilgeliğin tüm gereklerini yerine getiren, sergileyen insan olduğuna ilgiyi çekmek istiyorum.

Atatürk’ü ve devrimlerini giderek yozlaştırmak, anlamsız hale getirmek bir yana, gönüllerimizde yaşayan sevgisini, aziz hatırasını da küllemek, yok etmek isteyen kimi yönetenler, sözde aydınlar ve de kıskananlar hep oldu, olacaktır. Bunlara kayıtsız, sessiz kalan kimilerin de vebali diğerlerinden farklı değildir! Devlet adamı denilen kişilerin kaçı, ülkemizin, bizlerin geleceğimize ışık tutan, yol gösteren, çağdaş uygarlığa bilimi, sanatı, kültürü temel alarak barış içinde ulaşmamızı öğütleyen bilgece bir sözü var mı ve kaçı NUTUK gibi bir başyapıtı ülkesine armağan etmiştir, kaçının, Atatürk’ün 100. Doğum yıldönümü nedeniyle UNESCO Genel Kurulunda alınan karardan haberi vardır?

Mustafa Kemal Atatürk yalnız muzaffer bir komutan, bir büyük devlet adamı değil, aynı zamanda insanlığa ve içinde yaşadığı topluma önderlik etmiş bilge bir kişidir. 57 yaş gibi kısa sayılabilecek bir ömre sığdırılan böylesine olağanüstü başarılara bilge olmayan bir insanın imza atması da yaşamın, insanlık tarihinin gerçeklerine ters düşerdi zaten. Neden bilgedir sorusunu, bilge kimdir sorusuyla yanıtlamaya çalışalım:

Zekâ, seziş kudreti, yaratıcılık gibi doğuştan gelen özellikleriyle, hep sorarak, sorularıyla var oluşun nedenlerini, erdemliliği gerçek bilginin kaynaklarına inerek araştıran, öğrenen, bunları aklı ve vicdanıyla yoğurarak özümseyen kişi bilge insandır diyebiliyorsak, çoğu kişinin itirazı olmayacak ancak; bu kısa açıklama bilge insanı tanımlamaya yeterli midir, elbette hayır. Sadece aydın bir kişide olması gereken kimi niteliklere değinmiş oluruz. Her toplumda olduğu gibi ülkemizde de bu nitelikte insanlarımız yeterince vardır ancak; bilge kişi ile aydın kişi arasındaki ince çizgiyi görmeden her aydını bilge kişi sanma yanlışlığına da düşmemek gerekir.

Eğer bilgiye, ahlaki değerlere dayalı birikimlerinizi, deneyimlerinizi, eğilip, bükülmeden, kendinizi öne çıkarmadan ve kimseyi ötekileştirmeden toplumun ve insanlığın yararına sunamıyor, dahası; karşılaşacağınız engellerde elinizi taşın altına koyup, bedel ödemeye hazır değilseniz, bilge değil aydın kişi sıfatıyla yaşamak da niye yadırganmasın ki!

Üstelik kimilerine kehanet gibi gelecek olsa da, yaşadığı dönemin çok ötesini görebilecek bilge kişilere yaraşır bir başka özellik de sıradayken. Yukarıdaki anlatımlardan sonra, Atatürk’ün tüm nitelikleri yanında öncelikle neden bilge kişi olduğunu yazmaya gerek var mı bilmem! Yine de Unesco’nun bir kararını ve ardından değerli bilim adamı Prof. Dr Süleyman Bozdemir’in yazısını aşağıya ekleyip konuyu noktalayalım.

UNESCO Genel Konferansı; Uluslararası anlayış işbirliği ve barış yolunda çalışmış üstün kişilerin gelecek kuşaklar için örnek olacakları inancıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. Yıldönümün-de, 1981 yılında anılacağını hatırlatarak, UNESCO’ nun ilgilendiği tüm alanlarda olağanüstü bir reformcu olduğunu göz önünde tutarak, özellikle sömürgecilik ve emperyalizme karşı en önde açılan savaşların ilk liderlerinden biri olduğunu kabul ederek, dünya ulusları arasında karşılıklı anlayışın, sürekli barışın kurulması için çalışmalarının olağanüstü bir örnek olduğunu ve tüm yaşamı boyunca insanlar arasında hiçbir renk, din ve ırk ayrımını gözetmeden, bir uyum ve işbirliği çağının doğacağına olan inancını anımsatarak, eylemlerini her zaman barış uluslar arası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden yapmış olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Atatürk’ün kişiliğini ve eserinin çeşitli yönlerini ortaya çıkarmak üzere,1980 yılında yapılacak sempozyum hazırlıkları için Türk Hükümeti ile UNESCO’nun işbirliği yapmasına karar verilmiş-tir.”

Tarihteki pek çok büyük devlet adamlarına ve liderlere baktığımızda onların başarılarında önemli rol oynamış bir bilgelik ve edebiyatçı yanlarının bulunduğunu görürüz. Atatürk de bun-lardan biridir O’nun, çağdaşı olan diğer ünlü Osmanlı subaylarından farkı ve onu Atatürk yapan özellik, onlardan daha başarılı komutan ve devlet adamı oluşumudur acaba? Yazar ve edebiyatçı Demirtaş Ceyhun “Edebiyatımı Geri İstiyorum” adlı deneme eserinde bunun böyle ol-madığını ortaya koymaktadır. Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki, Sakarya'daki ve Dumlupınar’da-ki tarihe mal olmuş üstün komutanlık başa-rılarının yanı sıra 19 Mayıs 1919'dan sonraki si-yasal yaşamına ve gerçekleştirdiği devrimlere bakılırsa, bilge kişiliğinin en az komutanlığı ka-dar, hatta daha da önemli olduğu açıkça görülür.

Sivas ve Erzurum kongrelerinin ardından Ocak 1920'de zar zor toplanabilmiş ve iki ay sonra 16 Mart 1920'de İngilizlerce dağıtılmış Osmanlı Meclis-i Mebusan'dan otuz sekiz gün gibi kısa bir süre içinde kaçan milletvekillerinin de katılımıyla Ankara'da “Büyük Millet Meclisi” gibi hiç bir özel anlamı bulunmayan, tanıyanı da olmayan bir adla yeniden açmasına, neredeyse tamamı şeriat ve hilafet yanlısı olan bu milletvekilleriyle savaşı kazanarak laik bir cumhuriyet kurmasına, sonra da başta Türkçe ile eğitim olmak üzere gerçekleştirdiği onca devrimlere bakıldığında Atatürk'ün bilge yönünün ne kadar üstün olduğunu yadsıyabilmek olanaksızdır.

Kısacası Mustafa Kemal'i, yaşıtı Osmanlı ünlü paşalarından ayıran temel özelliği, hiç kuşku yok ki, kendisini toplumumuzun yetiştirdiği gerçek anlamdaki birkaç aydından biri yapan bu bilge kimliği, kesinlikle onlarla kıyaslanmayacak kadar yüce bir düşünce adamı oluşudur.

Bilindiği gibi bütün tarih boyunca kişinin bilge ve edebi kimliği, yani insanlığın ideolojik evrimini sağlayan bilgi üretimi ve birikimi de, öncelikle şiirle, türküyle, oyunla, söylenceyle, masalla, öyküyle, mizahla, kısacası edebiyatla oluşturulmuştur. Eski yunan düşüncesini oluşturan, Sokrates'ler, Platon'lar, Aristotales'ler hiç kuşku yok ki Homeros'un, Sophokles'in, Aristophanes’-in, Pindaros'un şiirlerinin, oyunlarının, öyküleri-nin eserleridirler. Roma düşüncesinin temelinde Lucretius, Catullus, Vergilius, Horatius, Ovidius gibi büyük ozanlar yatmaktadır. Rönasans, Dante ile Boccaccio ile başlamıştır. Çağdaş Fransız düşüncesi Villon'ların, Ronsard' ların, Montaig-ne'lerin,Moliere'lerin, Cornei'lerin, Racine'le-rin; çağdaş İngiliz düşüncesi de gene hiç kuşku yok ki Spencer'lerin, Bacon'ların John Lyly'lerin, Swift'lerin, Daniel Defoe'lerin, Shakespeare'le-rin, Marlow'ların şiirleri,öyküleri,masalları, ro-manları , oyunları üzeine kurulmuştur.

Bu nedenle Mustafa Kemal de, kendini asker arkadaşlarından farklı kılan bu aydın bilge kişiliğini, daha ortaokul,lise sıralarındayken başlamış edebiyata olan ilgisinden, okumaya olan düşkünlüğünden kazansa gerek.

Nitekim kendisi de 10 Ocak 1922 günlü Vakit gazetesinde çıkan bir söyleşisinde “Merhum Ömer Naci, Bursa İdadisi'nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşımın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman öğrenmiş oldum. İlgilenmeye başladım. Şiir bana cazip göründü fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat, 'Bu tarzı iştigal seni askerlikten uzaklaştırır' diyerek beni şiirle uğraşmaktan men etti. Şiir yazmak hakkında idadi hocasının koyduğu yasağı unutmuyordum fakat güzel söylemek ve yazmak hevesi bende hep sürdü” diyerek daha manastır askeri idadisinde öğrenciyken şiir ve edebiyatla ilgilendiğini, şiir yazmasa bile edebiyata olan ilgisinin daha sonraki yıllarda da sürdüğünü belirtmektedir.

Sınıf arkadaşı Asım Gündüz'ün anılarında yazdığına göre de, Harbiye'de “Namık Kemal'in şiirlerini bir defterde toplamış” ve bu şiirlerin birçoğunu ezberlemiştir. Harp Akademisi öğrenciliği yıllarında da “Dünkü vilayetlerimiz olan Bulgaristan'ın, Yunanistan'ın, Sırpların milli şairleri, ülkelerinin hürriyeti için, birlik ve beraberlikleri için şiir yazarken nerde bizim şairlerimiz?” diye hayıflanırmış.

Salih Bozok'a Sofya'dan gönderdiği bir mektupta da bir Fransız şairinden şiirler çevirdiğini yazmaktadır. Yani, edebiyata olan ilgisi subaylığı sırasında da sürmüştür. Agop Dilaçar da bir yazısında, “Fransızcayı çok iyi biliyordu. Fransız romanlarını, şiirlerini Fransızca olarak asıllarından okumuş. Asker arkadaşlarından birinin dul hanımı Madam Corinne'e yazdığı mektuplarda bu romanlardan söz etmiştir.Türk edebiyatını,divan döneminden yeni akımlara dek iyi bilir, hele Tevfik Fikret'i çok severdi” demektedir.

Melda Özverim'in “Mustafa Kemal ve Corinne Lütfü” adlı kitabında verilen bilgilere göre de, “İstanbul'da bulunduğu sürece Corinne'nin salonunda cumartesi günleri düzenlenen müzik ve şiir toplantılarına düzenli olarak katılmış” ve şiir okumayı yaşamı boyunca sürdürmüştür.

Ruşen Eşref Ünaydın da 'odasındaki kitaplıkta' bulunan kitaplara bakıp “Mustafa Kemal Paşa'nın savaşın durgun dakikalarının boşluklarını bile edebiyatla doldurduğu kanısına vardığını” yazmaktadır. Nitekim Turgut Özakman'ın “Şu Çılgın Türkler” kitabını okuyanlar da Atatürk'ün, Kurtuluş Savaşının hazırlıklarının sürdüğü o yoğun günlerde dahi vakit bularak kitaplar okuduğunu, özellikle Reşat Nuri'nin “Çalı Kuşu” romanından çok etkilendiğini ve İsmet Paşa'ya da okuması için verdiğini göreceklerdir.

Atatürk'ün yaşamını kaleme alan farklı yazarların ortak hayranlıklarından biri, O'nun kitaplara olan dostluğudur. Çanakkale savaşının en şiddetli dönemlerinden birinde Mustafa Kemal'le görüşmek için cepheye giden gazeteci Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk'ün odasını şöyle tarif eder: “Yazıhanesi üzerinde bir Çerkez kamasının yanı başında Balzac'ın Colonel Chabert'i,Maupassant’ ın Boule de Suif'i, Lavendan'ın Servir'i duru-yordu”.Atatürk Fransız yazarların yapıtlarının çoğunu asıllarından okumuştur.

Anıtkabir Derneği'nin yaptığı saptamalara göre Atatürk'ün okuduğu bilinen kitap sayısı 3997 'dir. Bu kitapların 1741'i Çankaya Köşkü'nde, 2151'i Anıtkabir'de, 102'si İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde, üçü Samsun Gazi İl Halk Kütüphanesinde bulunmaktadır. Dernek güzel bir çalışma yaparak, Atatürk'ün okuduğu kitaplarda altını çizdiği, yanına işaret koyduğu paragrafları ve Ata'nın kendi el yazısıyla düştüğü notları özenle birleştirerek “Atatürk'ün okuduğu kitaplar” başlığı altında 500 sayfalık 24 ciltlik bir seri halinde yayımladı.

Sami Özderdim'in özenle hazırladığı “Atatürk Devrimi Kronolojisi”ni okurken her insanın mut-laka başı dönüyor olmalıdır. Şam'dan Bingazi'ye, Çanakkale'den Afyon karahisar'a savaşlarla, Kurtuluş Savaşıyla yoğrulmuş bir ömür.. Saltanatın kaldırılmasından eğitim birliğine, laiklikten harf devrimine kadar devrimlere adanmış yaşa-mında başka ne yaptı diye sorarsak,” çok kitap okudu” demek gerekecek. Ne dersiniz; Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü böylesine büyük bir düşünür, eşsiz devlet adamı ve yüce bilge kişi yapan unsurların başında “O'nun okumaya olan düşkünlüğü ve sahip olduğu yüksek idealler gelmektedir” dersek bir gerçeği ifade etmiş olmuyor muyuz? Büyük adam olmanın öyle pek kolay olmadığını insan Atatürk'ü tanıdıkça daha iyi anlıyor.

Okuduğu kitapların sadece altını çizdiği bölümler bile 12 bin sayfa tutuyor. 24 yaşında eğitimini tamamladığında tüm ders kitaplarını toplayıp iki ciltlik kitap haline getirdiğini ve sonraki yıllarda yeri geldikçe onlardan yararlandığını görüyoruz. Okul bitti, ders bitti diyen öğrencilerden biri olmadı!

Atatürk gibi bir dahi yetiştirmiş ulusumuzun bugün içine düşürüldüğü durum yürekler acısıdır. Ne yazık ki eldeki istatistikler halkın okumadığını gösterdiği gibi aydın geçinenlerin de yeterince okumadığını ortaya koymaktadır. Bilgisizlikleri konuşmalarından ve yazdıklarından olayları analiz edişlerinden ortaya çıkmaktadır. Okumayan halk televole kültürü ile yetişmekte, böylece bilimden ve çağdaş gelişmelerden kopmaktadır. Belki istenilen de budur! Gerçeklerden koparılmış, yoksul bırakılmış bir halkı güdümlemek ve dinsel telkinlerle istendiği gibi yönlendirmek kolay olmaktadır. Son yıllarda neden üstün nitelikli bireyler çıkaramıyoruz diye kaygılananlara “Okumayan bir toplumdan daha ne bekliyorsunuz” diye sormak gerekir.

İşin daha da acı yönü, böylesine okuma özürlü bir toplumda yetişen günümüz kuşağı gelecek için daha büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Çünkü onlar geleceğimizi teslim edeceğimiz emanetçilerimizdir. Onlara okuma alışkanlığı kazandırmak ve Atatürk'ü doğru bir biçimde öğretmek zorundayız. Aslında, hepimizin hâlâ Atatürk'ten öğreneceği o kadar çok şey var ki! O’nun büyük yapıtı Söylev'i okuyan herkes onun ne büyük usta bir yazar ve bilge bir edebiyatçı, eşsiz bir düşün adamı olduğunu takdir etmekten kendisini alamaz. Atatürk'ün yolu, kitap dolu,ne mutlu kitap okuyorum diyene! O'nun yolunda yürüyene…”

Kaynak: Prof.Dr.Süleyman Bozdemir, Çukurova Üniversitesi. Fizik Bölümü, (2006, 10 Kasım Armağanı)

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail