Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 50 Geri Tavsiye Et Yazdır


.

İLGİNÇ İKİ KİTAP:

1.Başkent Gölgesinde İstanbul, yazarı:Ahmet İsvan
2.Türkiye İşçi Partisinde İç Demokrasi, yazarı,Halit Çelenk,

Okuyucularımız, bu iki belgeseli okumalıdır. Bu değerli iki yapıtı tanıtmaya bu sayfalar yetmez. Her iki kitabın da yazarının temel niteliği, dürüst, uygar, yurtsever ve insancıl olmaları, sorumluluk taşımaktan erinmemeleridir. Kamusal ve siyasal yönetimlerin başında, onlar gibi kişilikli kişiler bulunsaydı Türkiye bu güç koşullara boyun eğmezdi.

Başkent Gölgesinde İstanbul kitabının yazarı, Sy.İsvan, kamusal sorumluluk bilincini yüreğinde taşıyan nadir kişilerden biridir. Onu tanımak yazdığı kitabı tanımak kadar önemli.

Türkiye İşçi Partisi'nde İç Demokrasi kitabının yazarı Sy.Çelenk ise, hukuk dünyamızın kilometre taşlarını kahırla, sabırla yan yana getirmeye çalışmış ve özellikle hukukun devletten daha çok insan için olduğu savının yılmaz savunucusu olmuştur. Devletin elindeki hukuk, kendisi için değil, eğer insan için işlerlik kazanırsa, o hukuk devletin hukuku ve o devlet hukuk devleti olabilir.

Her iki yazarın bir ortak yanına da tanık oluyoruz. Haksızlıklara karşı çıkmaktaki yürekleri nin, insan ve toplum sevgisiyle çarpmakta olu şu. Ortak niteliklerinden biri de, her ikisinin zarif ve içtenlikli oluşları, saygınlıklarını korumadaki titizlikleridir.

Bu satırları yazan kişi, Ahmet İsfan'a İstanbul Belediye Başkanlığı önerildiği zaman, CHP içinde buna karşı çıkan parlamenterlerden biriydi ve kontenjandan milletvekili seçilmesine karşın! Ahmet İsvan'ın karmaşık olan İstanbul belediye başkanı değil, tersine İngiltere'ye Büyükelçi olarak atanmasını savunuyordu. Ecevit'ten olumlu yanıt alamadı. İngiltere ile siyasal ve ekonomik ilişkilerimizde, uygar davranış biçimi, serin kanlılığı ve diplomatik üslubuyla, Ahmet İsvan'dan daha başarılı Türkiye'yi temsil edecek kişiyi bulmak olanaklı değildi.

Fakat şimdi, onun"Başkent Gölgesinde İstanbul" kitabını okuyunca, ister istemez iyi ki o kentin Belediye Başkanı olmuş demekten kendimizi alamadık. Burada kuyucularımıza onun belediye
başkanı olarak 1 Mayıs 1977 günü Taksim'deki katliamı, kitabının 252.sayfasından okuyucularımıza sunmaya gereksinim duyuyoruz.
:
Başkent Gölgesinde İstanbul:
Ahmet İsvan:

1 Mayıs 1977 Katliamı
Sayfa 252.

Dört yıllık görevim sırasında meydana gelen önemli olaylardan biri de, 36 vatandaşımızın öldüğü 1 Mayıs 1977 katliamıydı. Üstünden yıllar geçtikten ve Susurluk gibi karanlık olayların niteliği kaba hatlarıyla ortaya çıktıktan sonra, 1977 yılının 1 Mayıs olayı da, ülkemizin ilk "Gladyo" uygulamalarından biri olarak algılanır duruma geldi...

1977, 1 Mayıs davası yıllar süren bir yargılama sürecinden sonra,"faili asli" nin bulunmadığı kararıyla sonuçlandı ve dosya kapandı. 1 Mayıs 1977 hakkında aydınlatıcı kitaplar yazıldı. (Örneğin Nail Güreli'nin İki 1 Mayıs kitabı) ama olayı ana hatlarıyla da olsa burada ele almayı gerekli görüyorum.

1 Mayıs 1977'den birkaç gün önce, Vilayetten belediyemize bir resmi yazı geldi. 1 Mayıs kutlamalarını yapmak üzere Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na göre DİSK'e yetki verildiği, olayların çıkma olasılığı bulunduğu, belediyenin hazırlıklı olması bildirildi.

Ben, olaylar karşısında hazırlıklı olmak için, gerektiğinde Galata Köprüsü'nün açılması amacıyla Köprüler Müdürlüğünden bir ekibin nöbette tutulması ve hem telefon hem telsiz irtibatı içinde olmalarını, yeterli sayıda itfaiye aracının belirli yakın noktalarda nöbette kalarak telsiz irtibatı içinde beklemelerini düzenledim, kendim de elimde telsizle Taksim'e giderek, sabahtan akşama kadar orada bulundum ve yapılan hizmetleri ve telsiz irtibatını denetledim.

DİSK, belediyeye başvurarak, yürüyüş kollarının meydana ulaşmasını zamanlamaya yardımcı olmak için telsizli araçlarımızdan yararlanmak istedi. Belediye zabıtasına yazılı emir vererek, sekiz adet telsizli zabıta otomobilinin yanlarına DİSK görevlilerini de alarak şehri dolaşmalarını ve onlara bu konuda yardımcı olmalarını bildirdim.

Belediyemizde yetkili bulunan Genel-İş Sendikası,belediyeye başvurarak, yeni almış olduğumuz iki ekskavatörü, 1 Mayıs geçit töreninde, mesleklerini tanıtan araçlar olarak geçirmek istediklerini bildirdiler. Belediye iş makinelerinin boş zamanlarda başkalarına hizmet etmeleri, yasayla tarifeye bağlanmıştı. Bu tarife üzerinden bedelini tahsil ederek iki tekerlekli ekskavatörü Genel-İş Sendikası'na kiraya verdim.

Önceki yıl 1 Mayıs töreninde sendikaların mesleklerini belirtmek için çeşitli araçlardan yararlandıklarını görmüştüm. Örneğin, Oleyis, kaynayan bir kazan başında bir aşçıyla, Maden-İş, kıvılcımlar saçan bir tezgahla, Tekstil Sendikası, bir dokuma tezgahı ile geçmişlerdi. Bu yıl, belediye yetkili sendikanın yeni almış olmaktan sevinç duyduğum pırıl pırıl ekskavatörlerin törende geçirmesini, benim zaten amaçladığım tanıtma görevini de yapacağı için, özellikle uygun bulmuştum.

Sabah Taksim'e eşimle birlikte gittim ve şeref tribününde gösterilen yere oturdum, el telsizyle çalışmaları takip etmeye başladım. Bir saat geçmemişti ki, olağandışı bir olay yaşandı. Yenicami önünde, DİSK'in planında bulunmayan bir kümeleşme oluyor ve büyüyordu. DİSK'liler telsizle biribiriyle konuşup, bu kümeleşmenin, meydana zorla gireceklerini açıklamış olan bir sol fraksiyon ile ilgili olmasından söz ediyorlardı. Birkaç kez bizim telsizli araçlarımız, Eminönü Meydanı'na gidip bu kümeleşmeyi inceledikten sonra, bu bilinmedik kalabalık, fark edildiğinden kuşku duymuş olacak ki, eridi yok oldu. Fakat Aksaray'da Valide Camii'nin önünde yine kümeleşti. Bu sefer ellerinde pankartlar vardı. Evet o, istenmeyen, korkulan eylemci fraksiyonun flamasıydı açılan.

El telsizinden bütün konuşmaları dinliyordum. DİSK, Uzel fabrikası işçilerini, bu fraksiyonun önünü kesmek amacıyla, Bozdoğan Kemeri'nin önüne yığdı, geçidi kapattı. Bu işçilerin elinde kalın sopalara geçirilmiş 1 Mayıs bayrakları vardı ama sopalar etkili olmak için düşünülmüştü. İstanmeyen fraksiyon, Uzal grubunu yarıp geçemedi. Sola, Fatih yönüne döndü, Uzel işçileri Haliç boyunca bu grubun karşıya geçmesini, yolların önünü keserek önledi. Bunlar da, Eyüp'ten Haliç'i dolaşarak Şişli üstünden Taksim'e geldiler.

Bu grubun yolculuğu uzun sürmüş, güneş batmaya başlamış, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, kapanış konuşmasını yapıyordu ki, bu grup, kendilerini engellemeye çalışan işçilerin üzerine ateş ederek, Abdulhak Hamit caddesinden Taksim Meydanı'na geldiler. Onların meydana gelmesiyle, İntercontinental (şimdiki The Mamara), Pamuk Eczanesi ve Sular İdaresi duvarı üzerinden,bir yaylım ateşi başladı.Mermiler bize, şeref tribününe doğru geliyordu.

Bundan panik çıktı. Birkaç yüz bin kişi, paniğe kapıldı, kaçışmaya başladı. Bu sırada iki polis panzeri meydana, kaçışan insanların üstüne, korkunç gürültüler çıkaraka saldırmaya, meydan içinde tur atmaya, kaçan insanları kovalamaya başladı. (Biri hariç, bütün ölümlerin sıkışmadan kaynaklandığı sonradan verilen otopsi raporlarından anlaşılmıştır). Kaçış istikametinden birisi de, Pamuk Eczanesi'nin yanındaki Kazancı yokuşuydu. Burada, çok kişi sıkışıp ölmüştü. Belediyenin Genel-İş'e kiraladığı ekskavatörler, törenden sonra buraya park edildiğinden, yolun daralmasına neden olmuştu. Bunu fırsat bilen sorumsuz çevreler ve beni devamlı suçlamaya hazır tutucu basın, bu katliamın benim tarafımdan düzenlendiğini o artaçları insanlar ölsün diye oraya yerleştirdiğimi yazacak kadar ileri gittiler...

Yaylım ateşi birkaç dakikasürmüştü; ama polis panzerinin dehşet saçması ise onbeş, yirmi dakida. Ölüler yerlerdeydi. DİSK görevlileri kolkola girerek, oluşturdukları bir çemberle şeref tribününde bulunan bizleri, olduğumuz yerde güvence altına almışlardı. Kültür Sarayı'nın önünde iki sıra halinde Toplum Polisi vardı. Güneş tam Sular İdaresi duvarının üstünden batıyordu. O sırada duvarın üzerinde, paçaları potinlerinin içine sokulmuş, ellerinde kısa namlulu silahlar bulunan beş altı kişinin silueti, batan güneşin önünde görüldü. Şeref tribünü etrafında bulunan hepimiz gördük ve herkes biribirine bu manzarayı göstermeye başladı.

Elimde el telsizim olduğu halde, DİSK'lilerin oluşturdukları çemberi biraz ikna, biraz zor kullanarak yarmayı ve toplum polisinin başındaki müdüre ulaşmayı başardım. Kendimi tanıttım. Telsizin de tanınmama yardımcı olacağını varsaydım.

Bize bu duvarın üstünden ateş edildi. Şimdi duvarın üstünde eli silahlı adamlar dolaşıyor. Bunlar görevli midir? Bunlar teröriste benziyor. Bunların kimliğini tespit etmeniz gerekir,

dedim. Ben bunu söylerken, sırada dizili duran toplum polislerinden bazılarının "Ne arıyor bu herif burad", diyerek benden söz ettiklerini duydum. Müdür de aynı sözleri duymuş olacak ki, " Kusura bakmayın, arkadaşlar çok sinirli, bir arkadaşlarını kaybettiler de". deyip, beni kolumdan tutarak ters istikamette, polislerin sözlerini duyamayacağım bir mesafeye yürümeye başladı. Tam biz ters istikamete dönerken, sol omuzuma bir copla vuruldu. Şeref tribününde bulunanlar bunu görüp "İsvan'ı dövüyorlar" diye bağıdılar.

İstanbulu bir zamanlar sırtında taşımış olan Sy. İsvan, Demirel'in Milliyetçi Cephe iktidarına ilişkin bir kanlı sayfanın üzerindeki perdeyi kaldırmakta ve sormaktadır:

"Sular İdaresi duvarının üstündeki silahlı kişilerin kimliği, davanın sonuna kadar hiç açıklanmadı. Toplum Polisi Müdürü'ne, Belediye Başkanı'nın gösterdiği kişileri niçin tahkik etmediği hiç sorulmadı".

Evet asıl sorun bu: Devlet o zaman neredeydi?

Ve Bir Başka Önemli Kitap:

TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ'NDE İÇ DEMOKRASİ
Halit Çelenk.

Değerli Hukuk Adamı Halit Çelenk'in kitabın da, TİP'in Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmadan önce kendi kendisini kapatmaya başladığı ortaya çıkıyor. Biri biriyle didişme hastalığının bu güzelim partiyi de kemirdiğini görüyoruz. TİP eğer bugünlere ulaşabilseydi, umud duyulan seçeneklerin başında gelebilirdi Ve eğer, TİP, örneğin 1973-80 döneminde Parlamentoda temsil edilmiş olsaydı, CHP, kendisini iktidara taşıyan ilkelerine sırtını dönecek kadar özgür kalamazdı. CHP içindeki sol grup olarak tanınanlar, sahipsizlik içinde dağılıp gitmez ve CHP'nin demokratik sol çizgiden sapması söz konusu olamazdı.

Hukuk adamı Halit Çelenk çok önemli ve de gerekli bir görevi yerine getirmiştir. Özellikle TİP'in yönetiminde yer alan bireylerin oralardan ayrılmamayı temel alan davranış biçimini yadırgamamak olanaksız. Hele de parti içinde kimilerine yönetilmek istenen 72 soru, tam anlamıyla parti içi despotizmin örneğidir. Bu sözcükleri ağır bulanlar olabilir fakat içte o sorulardan birkaç örnek. Halit Çelenk diyor ki:

Suçlanan kişilere sorulmak üzere hazırlanan ve sorulan 72 soru üzerinde burada ayrı ayrı açıklama yapmak istemiyorum. Sorular okununca, ne yapılmak, nereye varılmak istendiği anlaşılıyor. Ancak hemen söylemeliyim ki, yarım yüzyılı aşkın meslek yaşamımda sayısız soruşturma dosyası okudum. Asker, sivil, sıkıyönetim, DGM ve MİT dosyalarında bu tür sorulara rastlamadım.

Aralarında toplandıkları için parti suçu işlemiş sayılarak düzenlenen 72 sorudan kimilerini Sy. Çelenk'în kitabından aşağıya aktarıyoruz:

-Kongreden önce delegelerin ve delege olmayan bazı kimselerin katıldığı toplantılar tertip edilmiş midir?
-Bu toplantıyı kimler tertipledi? Amaç ne idi?
-Aynı gün Cihan Palasta yapılan toplantıya kimler katıldı?
-Toplantıyı kim yönetti?
-Kimler söz almış, neler söylemişlerdir?
-Toplantının amacı neydi? Bu amaç kimler tara fından açıklandı.
-Başka kimler konuştu?
-Konuşanlar, genel olarak Genel Merkez karşısında, bir grup, hizip teşkil ettiklerini açığa vuracak şekilde konuşmuşlar, meseleleri "biz ve onlar" şeklinde koymuşlar mıdır?
-Şöyle bir konuşma geçmiş midir vb.

Bu satırları okuyunca Sy. Çelenk'in tüm hukuk bilgilerinden arınması gerekir di ki, karşılaştığı sorulara yanıt verebilsin. O nedenle kitabında şu satırlarla karşılaşıyoruz:

Soruşturmayı yönetenler, gerçekleri gizlemek, ileri sürdükleri savların iç yüzünün anlaşılmasını önlemek için, bir çok yakışıksız yollara da başvurmuşlardı. Soruşturma dosyasını kimsenin incelemesine izin vermeme, 13 kişinin lehinde anlatımda bulunan partililerin ifadelerini dosyalardan çıkarma ve komisyon raporunu dosyaya koymama vb. yöntemler uygulamışlardı.

Türkiye Sorunları i,tap dizisi olarak bizi en çok düşündüren de sorulardan birisi şuydu ve aslında yanıtını da içinde taşıyordu:

-Partinin bir tekke zihniyetiyle idare edildiği, sosyalizmi davasının bir adım ileriye götürülmediği, Genel Merkezin sosyalizm davasını yozlaştırdığı gerçek sosyalistlerin partiden çıkarılmasına çalışıldığı ,milletvekillerinin çıkarlarına baktıkları, teşkilatla ilgilenmedikleri, bazı yöneticilerin parti parasını zimmetlerine geçirdikleri ve bugünkü yöneticilerin seçim hilesi ile partiyi ele geçirmiş inançsız fırsatçılar oldukları hakkında aylardır bir propaganda yürütülmüştür. Büyük Kongre'den önce bazı dergiler ve bu dergilerle yakınlığı bilinen bazı çevreler bu iddiaları ısrarla telkin etmek istemişlerdir. Bu konuda düşünceniz ve bilginiz nedir? Bu iddialara katılıyor musunuz?.

Hukuk dışı bu soruları düzenleyen kişinin partinin başındaki bir hukukçu olduğunu söylersek inanır mısını?

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail