Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 97 Geri Tavsiye Et Yazdır


HEM ELİM SIKILDI, HEM CANIM…

Değerli hocamız yazar ve düşünür Hami Karslı’nın Niksar gazetesinde yayımlanan gözleme dayalı yazısını iznini alarak e-mail iletisine:

İlerici ile gerici arasında fark var mı? sorusunun yanıtını bulacaksınız hocamız Hami Karslı’nın bu yazısında.

Yanıt Çetiner Çalış’tan geldi:

“Politik pencereden bakınca doğal olarak (fark) yoktur.”

Hocamız Hami Karslı’nın NİKSAR gazetesinde yayımlanan yazısını okuyunca politika piyasası’ nda atılımda ilerici ile gerici arasındaki farkın ülkemizde ne denli örtüştüğü gerçeğini göreceksiniz.

****

HEM ELİM SIKILDI, HEM CANIM..

Hami Karslı

Son günlerde üç ayrı kişiyle “el sıkışmak” eylemi (!) içerisine girdim.

Bunlardan ikisi ellerini bana uzatarak elimi sıktılar, birine de ben elimi uzattım ama, elim havada kaldı. Karşımdaki kişi, elimi sıkmadı!

Anlatmaya öncelikle, elimi sıkmaktan kaçınan kişiden başlamak istiyorum.

“Kişi”sözcüğü,bir insan, bir kimse anlamı taşır.Ancak, halk rasında, kadına göre evin erkeği, yani koca anlamında da kullanılır. Yanlış anlaşılmasın, benim sözünü ettiğim kişi bir kadın, üstelik bir öğretmen!

Elimi sıkmaktan kaçınan kadın ve eşi (O da öğretmen), evimin hemen karşısında evleri olan bir yakınımın arkadaşıydı. Bir gün onlara gelmişlerdi. Ben de rastlantı o sıra kapıdaydım. Daha önce de uzaktan uzağa tanışmıştık. Yaş olarak benden küçüktüler. Meslektaş olduğumuzu da biliyorlardı.

Yakınım olan ailenin bireyleri onlara hoş geldiniz dedikten sonra ben de elimi uzatıp, “Hoş geldiniz” dedim. Kocasının elimi sıkmasına karşın, türbanlı eşi öğretmen elimi sıkmadı. Sadece “hoş bulduk” demekle yetindi. Havada kalan elimi birkaç saniye ne yapacağımı bilemeden öyle tuttuktan sonra indirdim ve oradan ayrıldım.

Aslında, kadının elini uzatmadan, erkeğin ona elini uzatması; içinde yaşadığımız toplumun son dönem gelenekleri arasında sıkça görülmediğini bilmeliydim.

Ama, halen öğretmenlik yapan, kızım yaşındaki bu meslektaşımın benim elimi sıkmaktan kaçınacağını hiç düşünmemiştim.

Bu davranış, Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyete ve O’nun devrimlerine karşı başlatılan karşı devrimin günümüzdeki boyutunu göstermiyor mu?

İkinci, el sıkışma eylemini 29 Ekim 2013 gecesi yaşadım.

Niksar ADD’nin düzenlediği “Cumhuriyet Balosu” na katılmıştım. Gecenin sonlarına doğru, tam salondan ayrılacaktım ki, Tokat YCHPMilletvekili Orhan Düzgün’ün geleceği duyuruldu.

Son üç yıl içerisinde YCHPile ilgili birçok eleştiri yazısı yazmama, Sayın Düzgün’e birkaç kez açık mektup yayınlamama karşın kendisiyle henüz yüz yüze tanışma-mıştım. Salondan ayrılmayıp, Vekilimin gelmesini bek-ledim. 40 - 45 dakika sonra Sayın Vekil salona geldiler. Gi-rişten başlayarak orada bulunanlarla el sıkışarak benim de bulunduğum masaya doğru ilerlediler. Masanın baş kısmında oturuyordum. Orhan Bey bana yaklaşırken ayağa kalktım, uzatılan eli sıkarken kendimi de tanıttım. Ancak, Sayın Vekil, elimi sıkarken gözü ile bir sonra sıkacağı ele bakıyor ve beni duymuyordu. Dolayısıyla elimi sıkmasına karşın kendisiyle tanışamadım.

Yerime otururken acı acı gülümsedim ve “keşke salondan daha önce ayrılsaydım” diye düşündüm. Sayın Vekil, İlçe Başkanı ve diğer partililerin masasına oturup, onlarla kadeh kaldırırken ben de sessizce salondan ayrıldım.

Nasıl ki, bir türbanlıya, “hoş geldiniz” diyerek elimi uzatmak yanılgısına düşmüşsem, bir politikacıyla tanışma isteğim de benzer bir yanılgı idi!

Çünkü o vekil, kamuoyu önünde kendisine yazılı olarak sorduğum sorulara yanıt verme alçak gönüllülüğünde (tenezzülünde) bulunmamış, kendisine oy veren bir seçmenini umursamamıştı.

Politikacının seçmeniyle el sıkışması, sıradan, içtenlik taşımayan, büyücülerin yaptığı geleneksel törenler, ayinler (ritüel) gibi bir şeydi…

Üçüncü el sıkma eylemini 2 Kasım 2013 günü yaşadım.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Avukat Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Tokat "Eğitim-İş"in çağrılısı olarak Tokat’a gelmişti. Kültür Sarayı’nda bir konuşma yapacaktı.

Metin Feyzioğlu, 36 yaşında Profesör olmuş (Dedesi Turhan Feyzioğlu 33 yaşında Prof. olmuştu), 2012 yılında CHPParti Meclisi Üyeliğine getirilmiş, 2013 yılında da Türkiye Barolar Birliği’nin 8. Başkanlığına seçilmiş, adli yılın açılışında yaptığı konuşma ile büyük bir beğeni toplamıştı. Onun TED Ankara Koleji’nde okuduğu yıllar, ben Ankara Gazi Lisesi’nde öğretmendim.

Böylesine yetenekli ve ünlü bir kişiyi dinlemek üzere Tokat’a gitmiş, Eğitim-İş binasında yapacağı basın toplantısına katılmıştım.

Belirtilen saatten çok sonraları geldiği toplantıda, gelir gelmez sırasıyla hemen herkesin elini sıkmıştı.

Elim sıkılırken, bir bilim adamının, bir politikacı gibi el sıkması bana şaşırtıcı gelmişti.

Sorulan sorulara yanıt verirken bir ara konu güncel olan türbana gelmişti. Kendisine,

“Cumhurbaşkanı, Başbakan, Amerika Adana Başkonsolosu, CHP Lideri Kemal Kılıç-daroğlu’nun bu konuda çok mutlu olduklarını söylediler.

"Siz ne diyorsunuz?”dediğimde:“Kılıçdaroğlu’nun mutlu olduğunu sanmıyorum” yanıtını verdi.

Ben, Kılıçdaroğlunun herkesin gözünün içine bakarak ve de gülerek böyle dediğini söylerken Metin Bey beni dinlemiyor, oradaki küçük bir çocuğu seviyordu. “Beni dinlemiyorsunuz” dediğimde, yanıt olarak,“ Şimdi hepiniz buradan çıkıp bir cami hocasını kazanmaya çalışınız. İşte o zaman ancak başarı kazanı-lır” dedi.

Genç profesörün kendine olan özgüveni en yükseklerde uçuşuyor, karşısındakileri bir sinek gibi görüyordu. Kendisi hakkındaki olumlu, nitelikli bilim adamı şeklindeki düşüncem sarsılmış, tipik, halk avcısı (popülist) bir politikacı ile karşı karşıya olduğumu düşünmüştüm.

Bu düşüncem, akşam üzeri yarım saat geç geldiği Kültür Sarayı’nda yapacağı konuşma öncesi ve sonrasında daha da pekişti.

Beyefendi, tam bir politikacı havasıyla salona girdiğinde, bütün salonu dolaşıp, aralarda oturarak herkesin elini sıktı, gülücükler dağıttı.

Bir Amerikan politikacısı davranışıyla zaman zaman ellerini pantolonunun cebine sokup, sahnede dolaşarak yaptığı konuşmada, ağırlıklı olarak kadınlara zulmeden, erkek egemen toplum yapımızın değişmesi gerekliliğinden söz etti. Hanım izleyicilerden bol bol alkış aldı.

Bir ara, kendisinin doğumundan 9 yıl önce yaşanan 27 Mayıs Devrimi’ni kötüleyip, dedesi (aynı zamanda manevi babası) olan Turan Feyzioğlu’nun da yapımında görev aldığı 27 Mayıs Anayasası’nı övdü. Genç profesör, 27 Mayıs’ı hazırlayan nedenleri ya yeterince bilmiyor ya da içinde yaşadığı ortam gereğince böyle konuşması gerektiğini düşünüyordu.

Sevgili Yekta Güngör Özden Ağabey bir toplantıda, kendisiyle tokalaşan Erbakan’a “Sayın Erbakan, elimi sıkınız ama lütfen canımı sıkmayınız” demişti.

Benim ise, anlattığım bu üç olayda elimin sıkılması da sıkılmaması da canımı sıktı…

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail