Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 97 Geri Tavsiye Et Yazdır


KÜLTÜRÜ VE SANATI YOK EDEREK CUMHURİYETİ YIKMAK

Hüseyin Akbulut, Kültür Bakanlığı E.Müsteşar Yrd.

1. Giriş

Yazının başlığı; son 10 yılda yaşananların özü ve özetidir. 90 yıl sonra Cumhuriyet’i ortadan kaldırmak için, onun üzerinde yükseldiği kültür sanat anlayışının ve değerlerinin yok edildiği bir süreci yaşıyoruz.

Cumhuriyet’e ve kurucularına yöneltilen akıl almaz sal-dırılar, ulusal bayramlara getirilen utanç verici yasaklar, her gün karalanan ve unutturulmaya, yok edilmeye çalışılan tarihimiz, siyasallaştırılan din ve inanç sistemi ve 4+4+4 gerici medrese eğitimiyle cumhuriyetin üzerinde yükseldiği kültürümüz yok edilmekte, dine ve etnik yapıya dayalı bir Ortadoğu devleti, bir ortaçağ toplumu yaratılmak isten-mektedir.

Kuşkusuz bu saldırıdan sanat alanı da nasibini almaktadır. Yaşanan bu süreci, turizme eklenen Kültür Bakanlığı anlayışıyla, yıkılmasına karar verilen Atatürk Kültür Merkezi örnekleriyle, Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı”na yapı-lan utanç verici saldırıyla, yayınlanmamış kitabı toplayan iktidarın sanat anlayışı örnekleriyle çoğaltabiliriz. Günü-müzün iktidarı hazırladığı Türkiye Sanat Kurumu TÜSAK, yasa tasarısıyla ülkenin sanat varlığını; tiyatroyu, operayı, baleyi, orkestrayı, geleneksel koroları, güzel sanatları kapa-tabilme eylemine kadar vardırmıştır.

Başlık kültür ve sanat olunca, konu daha da önem kaza-nıyor. Kültür; sanıldığı gibi yaşantımızı dekore eden, gün-lük haftalık işlerimizden sonra gereksinim duyup başvu-racağımız bir obje de değildir. Bizim için, insan için mer-kezi bir objedir. Kültür; biz nasıl bir insan olacağız, nasıl bir ülke olacağız, nasıl bir toplum inşa edeceğiz mese-lesidir.

Konunun diğer önemli yanı da cumhuriyet kültürümüze yönelik bu saldırılarla yok edilen ulusal kimliğimiz ve bir-liğimizdir. Her toplum sahip olduğu kültür değerleriyle kimlik kazanır ve ancak bu ortak kültür paylaşılınca toplumsal birlik sağlanabilir. Kültürün; ulusal kimliğin ve birliğin oluşumunda en önemli etmen olduğu gerçeğini vurgulamak istiyorum. Şimdi yaşandığı gibi, bu ortak kültür ortadan kaldırılarak, toplumun kimliği de, birliği de yok edilmektedir. Kültür konusu bu açıdan da yaşamsal önemdedir.

Ancak günümüzdeki yıkımın boyutunu kavramak için daha önceyi, Cumhuriyet’in kuruluşunda kültür ve sanata verdiği değeri ve anlayışı yeniden anımsayalım:

2. Cumhuriyet’in Kültür/Sanat Anlayışı :

Cumhuriyet; tarihe, dile, yazıya, inanca, bilime, sanata bakış ve yaklaşımıyla büyük bir kültür devrimi gerçekleştirmiş, kuruluş tarihi 1923’ten başlayarak kültür ve sanat alanında hızlı ve yoğun bir kurumlaşmaya sahne olmuştur. Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Musiki Muallim Mektebi, Üniversite, Konservatuar, Halkevleri, Köy Enstitüleri, Devlet Tiyatroları, Devlet Operası, Devlet Balesi, Senfoni Orkestrası gibi kültür sanat alanındaki bu hızlı ve yoğun kurumlaşma atılımı, cumhuriyetin kültür temeli üzerinde yükseldiğinin en belirgin ölçütüdür.

Tüm bu atılımların; savaştan yeni çıkmış yorgun yoksul ülkede, cılız bir devlet bütçesiyle gerçekleştirilmesi, anlayışı daha da anlamlı kılıyor. Cumhuriyeti kuranlar, “yeni bir toplum inşa ederken”, kültürü ve onun en etkili alanı olan yaratıcı çalışmalar bütünü sanatı yaşamın merkezine yerleştirdiler.

Sanat alanına verilen değere dikkat çekmek isterim. Kuruluşundan 6 ay sonra Ankara’ya getirilerek yüce makama bağlanan bugünkü Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası saltanattan alınan tek kurumdur. Musiki Muallim Mektebi aynı yıl Cumhuriyet’in 1924’te kurduğu ilk yüksek okuldur. Zamanla yaratıcı, icracı sanatçı yetiştirmede yetersiz kalınınca 1934’te Milli Musiki ve Temsil Akademisine yöneliş, İlk Türk Operası Öz Soy’un icra-sında yaşanan yetersizlik üzerine 1936’da Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluşu ve konservatuvar kaynağın-dan tiyatronun, operanın, balenin doğuşu sanata verilen değerin örnekleridir. Cumhuriyeti Kuranlar, sanatı toplum-sal değişmenin, gelişmenin ve ilerlemenin vazgeçilmez etmeni olarak düşündüler.

Yeni bir toplum inşa etmek için yaratılan kültür kazanımı; günümüzde, cumhuriyet karşıtlarınca siyaset dünyamızda en fazla tartışılan olgu olagelmiştir ve tartışma devam etmektedir. Yaratılan cumhuriyet kültürü sanki bizim olmayan, öykünme bir kültürmüş gibi, yapılan bu tartışmalarla cumhuriyet karşıtlığı yaratılmakta ve toplum ikiye bölünmektedir. Oysa cumhuriyetin üzerinde yükseldiği kültür anlayışı; iddia edildiği gibi bizim olmayan, başka yerden alınan bir taklit, bir öykünme kültür değil, tersine; tarihe, dile, yazıya, inanca, bilim ve sanata bakış ve yaklaşımıyla “özü arayış”, “öze dönüş” ve “özden yola çıkarak uygarlığı temel alan ve çağdaşlaşmayı” öngören bir kültür anlayışıdır.

Konuyu açmakta yarar var; özgün ve katmanlı bir kültüre sahibiz. Uzun bir tarihi yürüyüşümüz vardır. Bu yürüyüş aşamalarında yarattığımız ve etkilendiğimiz sayısız kültürler vardır. Ortaasya’da yarattığımız kültürler ve orada etkilendiğimiz Çin ve Hint kültürü, İslam dini ile aldığımız İslam kültürü ile etkilendiğimiz Arap ve Fars kültürü, Anadolu’ya yerleşirken karşımızda bulduğumuz yerel Anadolu kültürü ile Avrupa diye adlandırdığımız Batı kültürü.

Bu uzun tarihi yürüyüş gerçeğiyle de kültürümüzün özü kaybolmuştur. Bu nedenle, cumhuriyetin kuruluşundaki kültür anlayışı; öncelikle yitirilen “özü arayış”, “öz”den yola çıkarak “çağdaşlaşmayı” öngören bir anlayış olmuştur.

Cumhuriyet; Arap alfabesi yerine yeni Türk alfabesini alırken, Türk dilini Arap ve Fars dillerinin etkisinden kur-tararak arı Türk diline yönelirken, Türk tarihi üzerindeki çalışmalarıyla sürekli bir biçimde yitirilen özü aramış ve öze kaynağa dönmeyi amaçlamıştır. Sanat alanındaki çalış-malarda da aynı anlayış vardır. Atatürk; “Bizim müziğimiz Anadolu’da işitilir”, “ulusal ince duyguları düşünceleri an-latan yüksek deyişleri söyleyişleri toplamak, onları bir an önce günün son musiki kurallarına göre işlemek gerekir, ancak bu düzeyde ulusal Türk musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir” derken bu anlayışın en belirgin örneğini ortaya koyuyordu. Özü arayış, öze dönüş ve çağdaşlaşma anlayışı.

Kültür/sanat alanındaki bu anlayış ve atılımları, sanatın diğer önemli bir dalı, mimarlık sanatıyla da örneklendirebiliriz. Küçük bir kasabadan Cumhuriyetin başkenti kimliğine uzanan Ankara, o tarihlerde kültür, sanat ve bilim alanındaki kurumlaşmaya mekân oluşturacak çoğu özgün mimari yapıyla da donatıldı. Başkent Ankara, kurulma ve gelişme aşamalarında ulusal ve uluslararası mimarların projelendirdiği her tür yapıya ev sahipliği yapmıştır.

Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun “Halkevi” binası, Mimar Kemalettin’in “Gazi Terbiye Enstitüsü” ve “Küçük Tiyatro” binası, Ernest A. Eğli’nin “Musiki Muallim Mektebi” ve “İsmet Paşa Kız Enstitüsü” binaları, Bruno Taut’un “Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi” binası ve Paul Bonatz’ın, Şevki Balmumcu’nun Sergi Evi projesinden dönüştürdüğü “Opera (Büyük Tiyatro)” binası, Sedat Hakkı Eldem’in “Fen Fakültesi” binası gibi yapılar, bu özgün kültür mimarisi yapılarının bir bölümüdür.

Din-inanç üzerindeki çalışmalarda da çıkış noktası aynıdır: Öze, kaynağa dönmek. Atatürk; Kuran’ın Türkçe çeviri-sini İzmirli İlahiyatçı İsmail Hakkı’ya yaptırdı. Diyanet İşleri Başkanı Muhammed Hamdi Efendi’nin 9 ciltlik “Kuran’ın Tercüme ve Tefsiri”ni 1936’da yayınlattı ve Türkçe hutbe geleneği başlatıldı. Amaç aynıdır, Müslüman yurttaş ile tanrı arasındaki aracıları kaldırmak, dini, hurafelerden ve Arap-Acem kültüründen arındırarak Kuran’a, kaynağa, öze dönmektir.

Anlayışa o denli önem verilmiştir ki, Atatürk 9 Mart 1935’te partinin dördüncü kurultayında yaptığı konuşmada, gerçekleştirilen kültür devrimini, cumhuriyetin “varlık nedeni” olarak görüyor:

“Geçen kurultaydan bugüne başardığımız işler; Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çehresini kesin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, güzel sanatlar, bilim; müzik ve teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir. Türk Ulusu ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi veerdemi uluslar arasında tanınır” diyordu.

Bunun için de Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi, Musiki Muallim Mektebi, Konservatuvar, Sanat kurumları, Üniversite, Halkevleri v.b kurulmuştur. Bilindiği gibi zamanla bu kurumlar kuruluş ideallerinden uzaklaştırılmış ya da kapatılmıştır.

Bu kültür anlayışında; özellikle vurgulamak istediğim dört ana başlık bulunmaktadır. Bunlardan birincisi‘öz’ü arayış ve ‘öz”e dönüş’ anlayışıdır. İkincisi; özden yola çıkarak “çağdaşlaşma, çağın üzerine çıkma” anlayışıdır. Bu kavram uygarlığın gelişimine kayıtsız kalmayı değil, ona katılmayı, ondan feyiz almayı ve onu geliştirerek, çağdaşlaşarak ilerlemeyi tarif etmektedir. Üçüncüsü; kültür/sanat alanında “kurumlaşmaya” olağanüstü önem verme yaklaşımıdır. Dördüncüsü ise bu kurumlaşmayı; üniversitenin kurulması, demiryollarının inşası, demir çelik sanayinin kurulması, sanatın kurumsallaşması, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi vb. anlayışı ile birlikte gerçekleştirmeye çalışan “bütüncül bakış” anlayışıdır.

Bu kültür anlayışıyla ve kurumlaşmayla da laik - çağdaş bir toplum yaratmanın yolu açılmıştır.

Toplumsal bir kurum olarak dinin siyasal ve toplumsal yaşam üzerindeki etki ve egemenliğinin sınırlandırılması olarak tanımlanan “laiklik” anlayışı, insanlığın Rönesans aydınlanması dönemiyle ortaçağı aştığı önemli bir aşama-dır. Felsefe, bilim ve sanattaki aydınlanmayla insanlık, karanlık ortaçağı aşmıştır.

Laikliğe yol açan bu aydınlanma anlayışı bizde,1926 yılında yürürlüğe giren ve yaşamı doğumdan ölüme kadar düzenleyen hatta miras hukukunu da düzenlediği için, ölüm sonrasını da düzenleyen, Medeni Kanunumuzun (Yurttaşlık Yasası) gerekçesinde tanımını bulmuştur. Yasanın gerek-çesi özetle şöyledir:

“Kanunları dine dayanan devletler, kısa zaman sonra memleketin ve milletin gereksinmelerini karşılayamazlar. Çünkü dinler değişmez hükümler ifade ederler. Değişmemek dinler için zarurettir. Hayat ise yürür, gereksinmeler süratle değişir. Yaşamı din kurallarına göre düzenlemek, yaşamı dondurmak, onu ilkel devirlere bağlamaktır. Bu nedenle asrın medeniyetine sahip toplumların ilk ayırıcı özelliği, din ile devleti ayırmak olmuştur.”

Çok kısaltarak birkaç cümle ile özetlediğim “laiklik” tanımı, bugün için daha da anlamlıdır.

İşte bu nedenlerle bugün ifade edilen şekliyle “laiklik din özgürlüğüdür”, “laiklik din ve vicdan özgürlüğüdür” gibi tanımlar, ancak aydınlanmasını tamamlamış toplumlar için geçerli olabilir. Aydınlanma devrimini tamamlayamamış Türkiye’nin toplumsal düzeyi ve günümüzde yaşanan geriye sürükleniş düşünüldüğünde, bu tanımlar yeterli tanımlar değildir. Tersine, bu anlayış, molla devleti yaratmayı amaçlayanların tarifidir.

Öte yandan, insanlık tarihinden habersiz, bizim yakın tarihimizi bile özümseyememiş diğer siyasetçilerin ve kimi aydınların, aymazlıkla hoş görünmek ve demokrasi kültürü adına siyasal islâmla uzlaşma adına bu anlayışa göz yummaları ve dincilik gösterileri beni hep ürpertmiştir. Bilmiyorlar ki kayıtsız şartsız “itaat-biat”a dayalı bu kültürle or-taçağın yolları döşenmektedir, ortaçağ kültüründe ise demokrasinin “d” harfini bile bulmak olası değildir.

Çoğu kez söylendiği gibi bu alanda geriye dönüşün, daha doğrusu devrimden sapmanın başlangıç tarihi 1950 yılı da değildir. 1946-1950 arasındaki döneme ve bu dönemde alınan kararlara bakılmalıdır. İzleyen dönemde gelen iktidarlar, açılan bu yolla aydınlanma devrimine karşıtlığı neredeyse meşrulaştırmış, günümüzde ise çağdaş düşünceye dayalı cumhuriyeti yerle bir etmişlerdir.

Kısa zaman içerisinde Ankara’da yoğunlaşarak devam eden bu kültür sanat hareketi, ilerleyen zaman içerisinde ne yazık ki aynı hızla sürdürülemedi ve giderek bir karşı harekete dönüştürüldü. Aslında kültür başkenti Ankara’da başlatılan bu hareket, yeniden inşa edilen Türkiye’ye örnek olmak üzere gerçekleştirilmekteydi.

Türkiye, bugün 5-6 il merkeziyle sınırlı bir kültür sanat yaşamına mahkûm edilmiştir. İlçelerimizi, köylerimizi biryana bırakalım, geride kalan yaşamdan kopartılmış 70’ i aşkın il merkezimiz bile çağdaş kültür sanat yapılanmasından yoksundur. Bugün sineması bile olmayan çok sayıda ilimiz vardır. Oysa Cumhuriyet; kasabalarda bile bir ölçüde bu kültürel çalışmaları da içinde barındıran 4710 Halkevi ve Halkodası açmıştı.

Türkiye’de; İcra sanatları bağlamında, geçen 90 yıl içerisinde ancak; Ankara, İstanbul, İzmir, Mersin ve Antalya, Samsun illerimizde “Opera ve Bale Kurumu”; Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Antalya, Eskişehir il mer-kezlerinde “Senfoni Orkestrası” kurulabilmiştir. Tiyatro alanında göreceli de olsa daha başarılı bir kurumlaşma görüyoruz. “Devlet Tiyatrosu” 21 ilde 56 sahne ile yapılanmış durumdadır.

Öte yandan; Anadolu’daki diğer kentlerimizi bir yana koyalım, kültür başkenti olarak kurulan Ankara’da bile, cumhuriyetin ilk yıllarında müzik ve sahne sanatları için inşa edilen kültür sanat mekânlarının üzerine, rasyonel anlamda bir yenisini bile inşa edilememiştir.

3. AKPİktidarında Kültür ve Sanata İndirilen Darbe:

90 yıl sonra, 2014 yılına girerken, bugün büyük emeklerle yaratılan kültür sanat alanının yok edilmeye çalışıldığı bir süreci yaşıyoruz AKPiktidarı, işi, “özelleştirme - performansa dayalı çalışma” söylemiyle tiyatroyu, operayı, baleyi, orkestrayı, güzel sanatları kapatabilme düşüncesine ve eylemine kadar vardırmıştır.

Günümüz Başbakanından sıklıkla duyarız. Bu yönde getirilen eleştirilere yanıt verirken, gerçekleştirilen bir takım imar çalışmalarını örnek vererek, “Atatürk çağdaş uygarlık düzeyinin üstünü hedef göstermedi mi? İşte biz de bunu yapıyoruz” diyor. Oysa Mustafa Kemal Atatürk 10. yıl nutkunda; “Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkaracağız” diyerek, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmanın, ancak ulusal kültürümüzü o düzeye çıkarmakla olanaklı olduğunu ifade ediyordu.

Biz bu bölümde, günümüz siyasal iktidarının kültür sanat alanında gerçekleştirdiği yıkımı, yaşanan birkaç örnekle ortaya koyalım:

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin işbaşına geldikten sonra, bu alanda kurumsal anlamda attığı ilk köklü adım, Kültür Bakanlığı’nı kapatıp, bu alanı turizme eklemek olmuştur. İcraat, 18 Mart 2003 tarihinde TBMM’ne sunulan yasa ile gerçekleştirilmiştir. Bu kararla, Kültür Bakanlığı yarım bakanlığa düşürülmüş, kültür/sanat işleri ise “bir bakanlığın iki işinden biri” durumuna indirgenmiştir.

Bağımsız Kültür Bakanlığının kapatılması tam anlamıyla bir darbedir. Doğu ve batı olarak adlandırılan tüm kültür-lerin kesiştiği bu coğrafyada, dünyanın en zengin ve katmanlı kültürüne sahibiz. Bu gerçeklikle Dünyada Kültür Bakanlığı’nı özenle ve önemle yapılandıracak birkaç ülke varsa, bunlardan birincisinin Türkiye olması gerekir. Kültür alanını turizm ile birleştirmek ise diğer büyük yanlıştır. Çünkü kültür de, turizm de yürütmede bağdaşmaz iki alandır. Birisi sanat, diğeri ticarettir. Birisi duygu ve düşünce dünyamızdır, diğeri maddedir paradır. Birisi korumacılıktır, diğerinde ise korunacak yere bile tesis yapmaktır. Bu nedenlerle bağdaşmaz iki alandır.

TBMM’den geçirilen yasayla Kültür ve Turizm Bakan-lıklarında görev yapan yetişmiş deneyimli 600 üst düzey yönetici ve uzman personelin işine, son verilmiştir. Bu alanda tam anlamıyla bir tasfiye gerçekleştirilmiştir. Tasfiye, müsteşardan başlayıp, galeri müdür yardımcısına kadar indirgenmiştir.

Halk kültürü, bir boyutuyla kültürümüzün temelidir. Ulusal kültürün yaratılmasında ve onun evrensel boyut kazanmasında halk kültürünün araştırılması, korunması ve geliştirilmesi çok önemlidir. Yeni yasayla, “Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü”, bir Daire Başkanlığına indirgenmiş, birimin araştırma ve yayınlarına son verilmiştir.

Kültür sanat etkinliklerinin; konserler, gösteriler, sergiler, söyleşiler, festivaller gibi etkinliklerin icra edilebilmesi, ancak buna uygun mekânların varlığı ile olanaklıdır. “Kültür Merkezleri Dairesi”, bu işleviyle kültür ve sanatın Anadolu’ya, Türkiye ölçeğinde her ile ve ilçeye dolayısıyla toplumun tüm kesimlerine ulaştırılmasında önemli görevler yürütmekteydi. Yeni yasayla “Kültür Merkezleri Dairesi” işlevsiz bırakılmıştır.

Yeni bakanlığın, yayımlar alanındaki durumu da aynıdır. Bakanlık daha önce; ticari kaygılar nedeniyle basımı yapıl-mayan kültür sanat yayını yapmayı ve halka sunmayı önemli bir görev olarak üstlenmişti. Bu alandaki yayın sayısı yılda 200 kitap sayısına ulaşmıştı. Turizm ile bir-leştirilen yeni yaklaşım artık bu anlayışın çok uzağındadır.

Kütüphaneler konusunda yeni bakanlığın anlayışı ise, kütüphaneleri bakanlığın görev ve sorumluluk alanından çıkartmak olmuştur. 81 “İl Halk Kütüphanesi” ve “Yazma Eser Kütüphaneleri” dışında, 1000’ in üzerinde kütüphane, İl Özel İdarelerine devredilmektedir.

Türk sineması, önemli bir sanatsal yaratıcılık noktasına gelmektedir. Sinemanın özgürlük içerisinde gelişmesi için 2000 yılında hazırlanan ve alan için kaynak yaratan, düzenleyen ve destekleyen Türkiye “Sinema Kurumu Ya-sası”nın çıkartılması zorunluluktur. O dönemdeki çalışmalarla önemli bir aşamaya getirilen yasanın çıkartılması için hiçbir çaba sarf edilmemiştir. İllerde topluma sanat sunacak Anadolu’daki tüm “Sanat Galerileri”, bakanlık turizme eklenince kapatılmıştır.

“Kültür ve Tabiatı Koruma” alanına, ticari rant siyasetiyle bakılmakta, “Doğal Sit Alanları”nın yok edilmesi ve ticarete açılması süreci başlatılmıştır. Oysa sürdürülmesi zorunlu siyaset; tüm kültürel, anıtsal, doğal sit alanlarının korunarak yaşatılması ve tanıtılması siyasetidir.

Kısaca; kapatılan ve turizme eklenen yeni bakanlık; bilerek, kültür/sanatı görev ve sorumluluk alanından çıkartmıştır. Bu dönemde kültür sanata indirilen darbenin diğer bir örneği, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’ni (AKM) yıkma kararı ve bu alanda yaşanan faciadır:

Atatürk Kültür Merkezi (AKM); 1 Haziran 2008 tarihinde kapatılmıştır. Kapatma kararı ile birlikte AKM’ de görev yapan tüm sanat kurumları; sanatçıları ve çalışanları ile birlikte adeta sokağa bırakılmıştır. Sanat kurumlarının çoğu, sahne ve akustik koşulları uygun olmayan, izleyici kapasitesi sınırlı mekânlara yönelmiş, sanatlarının başyapıtlarını sunamaz, yasalarda tanımlanan görevlerini yapamaz durumda bırakılmışlardır. Birçokları ise mekân yokluğundan gezici kumpanyalara dönüştürülmüş, olanaksızlıklar nedeniyle kurumların verimleri en aza indirgenmiştir.

Dahası, Türkiye’nin en büyük kentinin ana arterinde sergilenen kültür sanat etkinliklerini izleyen, her yıl yaklaşık bir milyon insan, AKMkapatılınca kültür/ sanattan da uzaklaştırılmıştır.

Olayın daha derinlikli boyutu vardır. İstanbul Atatürk Kül-tür Merkezi, kültür/sanat etkinliklerinin sergilendiği bir mekân olmanın ötesinde, aynı zamanda ülkenin çok önemli sanat kurumları Devlet Opera ve Balesi, Devlet Senfoni Orkestrası, Devlet Tiyatrosu, Klasik Türk Müziği ve Halk Müziği Koroları, Modern Folk Topluluğu’nun v.b. kurum-larımızın çalışmalarını sürdürdüğü yerleşik eviydi.

Sözü edilen kurumların sergiledikleri yoğun çalışmaları yanında, ayrıca, bakanlık tahsisiyle de olmak üzere günde en az 2-3 kültür sanat etkinliği sunulmaktaydı. Kapatılma-dan önceki son sezonda AKM’de, 185 opera-bale temsili, 59 senfonik konser, 446 tiyatro temsili, 16 klasik koro konseri, 18 folk konseri, 23 sergi, ve bakanlık tahsisi ile 96 olmak üzere yılda toplam 855 kültür sanat etkinliğinin sunulduğu düşünülürse, çürümeye terk edilen kültür merkezindeki yıkım daha iyi anlaşılır.

Siyasal iktidar, daha baştan Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkmaya karar vermiş, bu nedenle de göreve geldiği 2002 tarihinden 2008 tarihine kadar kültür merkezine onarım için tek bir çivi bile çakmamış, yapıyı bilerek çürümeye ve ölüme bırakmıştır. Oysa bu denli yoğun çalışmalara sahne olan Kültür Merkezinde 2002 yılından önce, her yıl, yıpranma nedeniyle mutlaka önemli boyutta onarımlar gerçekleştirilmekteydi.

Özel bir kuruluşun katkısıyla merkezin onarılarak açılması beklenirken, başbakan istenen noktaya gelindiğini düşünüş olmalı ki, daha da kararlılıkla AKM’ yi yıkacağını yeniden ilan etti.

Tam da bu dönemde, Türkiye’nin kültür sanat alanı daha da büyük bir yıkıma sahne oldu ve sıra Ankara’daki AKM’ yi yok etmeye geldi! Yıkım; TBMM’ye sunulan “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanuna” sıkıştırılan bir iki madde eliyle gerçekleştirilmektedir.

AKPnin çıkarttığı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Kanunu” ile ülkenin tüm alanları ve yasanın gerekçesiyle hiçbir ilgisi yokken Ankara Atatürk Kültür Merkezi alanı da temizlenerek Şehircilik Bakanlığı’na, TOKİ’ ye ve Büyükşehir Belediye si’ne sunulmaktadır. TBMM’ ye sunulan yeni yasa uygulanırsa kültür alanı da, büyük emek verilen Kültür ve Kongre Merkezi de, inşaat ihalesi aşamasına getirilen “Opera-Bale “ projesi de kalmayacaktır.

Ankara’nın tam ortasında bulunan ve getirim getirecek bu alana sahip olma ihtirası, bu alanda üretilen anıtsal projeleri yok etme noktasına kadar getirmiştir.

Aynı sorunlu anlayış İstanbul’da, “Ayazağa Kültür Merkezi”nde, önemli aşamaya getirilen konser salonu projesinde de yaşanmıştır. İbret vericidir. Devlet bu projeye her yıl 10’ ar milyon Dolar vererek 30 milyon Dolar, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın tahsis ettiği 3.500 000 Dolar’la toplam 33. 500. 000 Dolar ödenek sağlanmıştır. Şimdi ise inşaata harcanan 33. 500. 000 dolar kamu parası çöpe atılmaktadır. Önemli inşaat aşamasına getirilen tüm binaların yıkılmasına karar verilmiştir.

Alana alışveriş merkezi yapılacaktır. Konser salonu ise müzikhol olarak yerin altında olacaktır. Ticari kültür turizm anlayışı burada da geçerlidir.

4. Sanatta Cumhuriyet Öncesine Dönüşüm:

TÜSAKYasa Tasarısı.

Günümüz iktidarının, Devlet Tiyatroları’nın özelleştirile-ceği söylemleri tartışılırken, 2013 yılının Mayıs ayı ortalarında icra sanatları bağlamında, günümüze kadar eşi görülmemiş bir yasal düzenleme ortaya çıktı. Müzik ve sahne sanatları alanında bugüne kadar yarattığımız tüm sanat varlığımızı ortadan kaldıracak bu yeni yasa taslağı, “Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Kanun Tasarısı” (TÜSAK) başlığını taşıyor.

İdari ve mali özerkliğe sahip, özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğini haiz ve Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Türkiye Sanat Kurumu’nun (TÜSAK) yönetimi ise Bakanlar Kurulu’nun belirleyip atayacağı (kuşkusuz başbakanın atayacağı) 11 üyeden oluşan bir kurula, sanatın kendi özel yapısına ve işleyişine uymayan, siyasetin belirleyeceği bir siyasi kurula verilmektedir.

Daha da korkunç olan, getirilen düzenlemeyle Türkiye’nin dev sanat kurumları, Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi ile Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü lağvedilmekte, tüm sanat kurumları ortadan kaldırılarak tasfiye edilmektedir. Yasanın ek geçici 16. ile geçici 3. maddelerinin getirdiği düzenlemeler şöyledir:

“Ek Geçici Madde 16: “10.06.1949 tarihli ve 5441 sayılı Devlet Tiyatrosu Kanunu ile 14.07.1970 tarih ve 1309 sayılı Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü Kuruluşu Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmıştır.”

Devlet Tiyatroları ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüklerinde istihdam edilmekte olan sanatkâr memur unvanlı sözleşmeli personel, pozisyonları ile birlikte hiçbir işleme gerek kalmaksızın Kültür ve Turizm Müdürlüklerine devredilmektedir. Dönemleri bitince de kadroları iptal edilmektedir.

“Geçici Madde 3: Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nde genel müdür, genel müdür yardımcısı, daire başkanı ve şube müdürü kadrolarında bulunanların görevi, bu maddenin yayımı tarihinde sonar erer. Genel müdür, genel müdür yardımcısı ve daire başkanı kadrolarında bulunanlar bu kanuna eklenen (I) sayılı cetvel ile ihdas edilen Bakanlık Müşaviri kadrolarına, şube müdürü kadrosunda bulunanlar şahsa bağlı şube müdürü kadrosuna hiçbir işleme gerek kalmaksızın atanmış sayılır. Bu kadrolar herhangi bir sebeple boşalması halinde hiçbir işleme gerek kalmaksızın iptal edilmiş sayılır.”

Tasfiye amacıyla hazırlanan “Türkiye Sanat Kurumu” yasa tasarısıyla getirilen düzenlemeyi özetleyelim: Önce, tiyatroda, opera ve balede, güzel sanatlara bağlı sanat kurumlarında görev yapan binlerce oyuncu, müzikçi, çalgıcı, şarkıcı, dansçı, ressam, heykeltıraş v.b sanatçının emeklilik ikramiyelerine yüzde 60’a varan artışlar sağlanmakta, sanatçılar emekliliğe özendirilmektedir. İsteyenler Yüksek Öğretim Kurumları’na aktarılarak daha baştan sanat kurumlarının içleri boşaltılmaktadır. Kalanlar ise Kültür ve Turizm Müdürlükleri’nde görevlendirilerek dönemleri bitince de kadroları iptal edilmektedir.

Kültür ve Turizm Müdürlüklerinde görevlendirilen bu artakalan sanatçılar ise, getirilen düzenlemeye göre, isterlerse “izin almak kaydıyla(!)” sanat icra edebilecek, grup ve topluluk kurabilecek, proje üreterek “Türkiye Sanat Kurumu”na destek için başvurabileceklermiş…

Beğendiniz mi? Önce dünya ölçeğindeki dev sanat kurumlarını yok edeceksiniz, sonra da dostlar alışverişte görsün babından kalan artıklara isterlerse topluluk kurdurup sanat yaptıracaksınız. Pes demek gerekiyor.

Kurumlar ve sanatçılar ortadan kaldırılınca da, sanat alanı; Bakanlar Kurulu’nun, yani siyaset kurumunun atayacağı (kuşkusuz atamaları başbakan yapacaktır) 11 üyeden oluşan “Türkiye Sanat Kurumu” eliyle yürütülecekmiş.

Böyle bir işleyiş sanat alanını yok edecektir. Çünkü sanat evrenseldir, diller, dinler üstüdür, tüm toplumu, tüm insanlığı kucaklar. Siyasi partiler ise ideolojik ve sınıfsaldır. Toplumun belli bir kesimine yansırlar ve ancak ideolojilerine uygun toplum kesimine göre sanat üretirler. Şimdi ülkemizdeki durumu düşünelim. Siyaset kurumunun atayacağı ve iktidar partilerinin insafına bırakılacak böyle bir kurul hangi ideolojiyi taşıyan sanatsal projelere destek verecek? Dinsel içerikli projelere mi, ırkçı, Kürtçü, ayrılıkçı projelere mi, sağcı, solcu projelere mi? Yanıt ise bellidir: O gün iktidarda bulunan siyasi partinin ideolojisine ve anlayışına uygun sanata ve sanatsal projelere…

Oysa sürekliliğe dayalı kültür siyaseti, ancak siyasal iktidarların değişimiyle değişemeyecek kültür/sanat siyasetiyle mümkündür. Yeni yasa tasarısındaki yapılanma; bu yaşamsal anlayışı ortadan kaldırmaktadır. Her iktidar kendi anlayışına uygun kültür siyaseti yürütecek, kültür kargaşası doğacaktır.

Sanat ve siyaset kurumunun işleyişindeki bağdaşmaz bu yapı nedeniyle, daha 1940’lı 1950’li yıllarda çıkartılan 6940, 1309, 5441 sayılı bu yasalarla sanat kurumlarımıza tüzel kişilik kazandırılmıştır. Yasaların ayırt edici özelliği ise tektir: “Sanatın siyaset kurumunun müdahalesinden arındırılarak kendi özel işleyişi içerisinde üretilmesi ve toplumun tümüne yansıtılması” anlayışıdır. Uygar dünyanın tümünde bu böyledir. Sanat kurumlarımız, varlıklarını bu yasalar sayesinde bugüne kadar sürdürebilmişlerdir. Şimdi ise bu yaşamsal zemin yok edilmektedir.

Açıklıkla görülmektedir ki 2013’ün Türkiye’sinde, ülkenin köklü sanat kurumlarını yok etmek için böylesi bir yasa hazırlanmış, bunun için “Türkiye Sanat Kurumu” (TÜSAK) adıyla böylesi bir kurum kurulmak istenmektedir.

Türkiye Sanat Kurumu Yasa Tasarısı (TÜSAK); sanat alanı bağlamında, cumhuriyet tarihimiz süresince günümüze kadar gündeme getirilebilen en korkunç, en ağır bir düzenlemedir. Gündeme getirilebilmesi bile cesaret isteyen bir tasfiye tasarısıdır. Tiyatroyu, orkestrayı, operayı, baleyi, koroları ortadan kaldıran tasarı yasalaşırsa, olay “Cumhuriyetin Kültür ve Sanat Devrimi”ni ortadan kaldırmak, cumhuriyet öncesine dönmek anlamındadır.

Olay, yakın zamanda Afganistan’da yaşanan çağdışı anlayışı ve bu anlayışı anımsattı. Dünya kültür mirası antik anıtları bombalarla, toplarla yıkan Taliban iktidardan indirilince, radyolarda ilk kez müzik yayını başlamıştı. Bilindiği gibi, Taliban ülkede müzik yayınını da yasaklamıştı. Çünkü müzik Dünyalı yapar, insan yapar.

Zaman zaman, kültür sanat alanına ve sanat kurumlarına gösterilen karşıtlık, kurumlara verilen ödeneklerle, devlete yük oldukları söylemiyle, ekonomiyle ilişkilendirilmektedir. Dünya ve Türkiye için sunacağımız bazı veriler bu tür söylemleri yalanlamaktadır:

2011 Yılı bağlamında, Almanya’nın kültür hizmetlerine ayırdığı bütçe 8,3 Milyar Euro, Fransa’nın 12 Milyar, İtalya’nın 6,7 Milyar, İspanya’nın 5,1 Milyar, İngiltere’nin 8,8 Milyar Euro’dur. Bu rakamlar; Almanya’nın kültür harcamaları için kişi başına 101 Euro, Fransa’nın 197 Euro, İtalya’nın 112 Euro, İspanya’nın 119 Euro, İngiltere’nin 143 Euro kamu kaynağı harcama ayırdığını ortaya koyuyor.

Türkiye’de durum nasıldır? 2012 yılının Kültür ve Turizm adındaki 2 bakanlığın bütçesi 1 510 066 000 TL, yani yaklaşık 690 Milyon Euro dur. Kısaca Türkiye kültür ve turizm gibi iki alan için kişi başına yalnızca 9 Euro’dan da az kaynak ayırıyor.

Konumuz müzik ve sahne sanatları olunca, alanla ilgili birkaç veri daha sunalım. Almanya sahne sanatlarına 3 Mil-yar, Fransa 4,2 Milyar, İtalya 1 Milyar Euro harcama yapıyor.

Kuşkusuz yasa tasarısının akıbetini merak ediyorsunuz. Ortaya çıkınca, sanat çevresinde büyük kargaşaya ve kaygıya yol açan “Türkiye Sanat Kurumu ile Sanatın Desteklenmesi Kanun Tasarısı” üzerindeki tartışmalar devam ederken, tam da o sırada aniden patlak veren “Gezi Parkı Eylemleri” Türkiye’de yeni bir süreç başlattı. Görülen odur ki yasa tasarısı, bu sürecin aşılması için suların durulmasını, uygun bir zamanı bekliyor.

2013’ ün Türkiye siyasetinde ortaya çıkan geçek gün gibi ortadadır. Sanat alanına yapılan saldırılara, hazırlanan yasa tasarılarına, tasfiye öngören düzenlemelere bakılırsa, günümüz siyasal iktidarı; bakanlığı kapatma ve kültür merkezlerini, heykelleri yıkma, özelleştirme v,b. düşüncesini, icra sanatları bağlamında var olan tüm sanat kurumlarını kapatabilme, sanatsız bir Türkiye yaratma eylemine kadar vardırdığı gerçeğidir.

5. İşin Özü:

“Sanat”, “sanatçı” ve “sanat alanında kurumsallaşma” bağlamında; gelişkin çağdaş toplumlar ve devletler ile geri bırakılmış Ortaçağ toplumlarının ve devletlerinin, ayırıcı özelliklerinden birisi de, o ülkelerdeki sanat, sanatçı ve sanat kurumları varlığıdır. Daha doğrusu bu varlığın bulunup bulunmadığı, kamunun bu alana verdiği değerin ve desteğin ölçütüdür.

Çünkü insan yiyen, içen, gezen, uyuyan bir yaratık değil, duygu ve düşünce dünyasıyla da var olabilen, yaratıcı bir varlıktır. Öte yandan insan doğarken; düşünmeden ve davranmadan önce duygusal varlık olarak vardır, duygu faaliyeti var oluşumuzun çıkış noktasıdır. Onu beslemeden, geliştirmeden tam insan olmamız, hatta insan olmamız da olanaksızdır. Çünkü sonuçta, ancak duygu ve düşünce dünyamız zenginleştikçe ve geliştikçe insan ve toplum olarak gelişir yücelir, yükselebiliriz. Bunu besleyen ve geliştiren en başta gelen obje ise sanattır. Sanat varlığı, bu nedenle gelişkin uygar toplum olmanın ölçütü olarak ele alınır.

Çağdaş uygarlık diye adlandırdığımız günümüz medeniyetinin temeli antik Yunan Medeniyeti’nde eğitim alanında bu anlayışla temel 4 eğitim alanı ve ders vardı. Aklın yüceltilmesi için matematik, zihnin işlerlik kazanması için mantık, felsefe, bedenin yüceltilmesi için spor ve duygunun yüceltilmesi için müzik dersi ve eğitimi.

Gelişkin batı toplumları, sanatı bu anlayışla yaşamın merkezine koymuştur. Bu toplumlarda devlet, yurttaşına nasıl iş-ekmek vermeyi görev biliyorsa, duygu ve düşünce dünyasını geliştirmek için ona sanat sunmayı ve bunun için gerekli ortamı hazırlamayı da önemli bir görev olarak üstlenir. Cumhuriyetin kuruluşunda da kültür/sanat; üstün bir öngörüyle bu anlayışla devletin kuruluşunda yapı taşı olarak yer aldı. Şimdi bu alanı kurutuyoruz.

Sanat; zenginleştirici, geliştirici ve ilerletici bu işleviyle ve yarattığı toplumla, gelişmişliğin, çağdaşlığın ölçütüdür. Konservatuvarı, operası, balesi, tiyatrosu, orkestrası bulunmayan ülkelerde, gelişmiş, çağdaş toplum da oluşmuyor. Bu ülkelerde çoğulcu toplum da, parlamento da yoktur. Yaşadığımız coğrafya; bunun çarpıcı acı örnekleriyle gözler önündedir.

Cumhuriyetin kazandırdığı bu sanat varlığıyla, tarih sahnesinde uygar dünyanın bir parçası olarak yer alan Türkiye, sorunlar yaşayan İslam dünyasında sanatı kurumsallaştıran tek ülkedir. Hazin olan, bizi bu coğrafyada farklı kılan ve çağdaş dünya ile bütünleştiren sanat varlığımız, toplumun her kesimine yansıtılacak şekilde yaygınlaştırılması gerekirken, cumhuriyetin kuruluşundan 90 yıl sonra, 2013’ ün Türkiye’sinde, 8, 10 kentimizle sınırlı, yetersiz bu sanat varlığımızı da yok edecek çalışmaların yapılabiliyor olabilmesidir.

Görünen odur ki Cumhuriyeti yıkmak için, onun üzerinde yükseldiği kültür ve sanatı yok etmek gerekiyor. Bugün yapılmak istenen de budur. Ancak çağdaş ve evrensel ilkelerle kurulan cumhuriyeti yıkmak, uygarlık ırmağını tersine akıtmaya çalışmak gibidir. Unutulmasın! Uygarlık; ona kayıtsız kalanları yakar, yok eder. Örneklerini ise yaşadığımız İslam coğrafyasında her gün görüyoruz. Çıkartın tiyatroyu, orkestrayı, opera ve baleyi Türkiye’den. İran’ dan, Irak’tan, Suriye’den, Arabistan’dan farkımız kalmaz.

6. Kültür ve Sanata Soluk Aldıracak Yaklaşımlar Nasıl Olmalı:

Kapsayıcı ve derinlikli boyutunu da göz önünde tutarak, yaşamsal değerdeki alanı canlandıracak, ona soluk aldıracak temel yaklaşımlar nasıl olmalı? Satır başlarıyla onlara değinelim:

· Sürekli gelişme ile kültür evrimi birbirinden ayrılamaz. Bireyin sosyal ve kültürel gelişimindeki işlevi nedeniyle “Kültür/Sanat Politikaları” gelişme ve kalkınma stratejisinin anahtarı olarak görülmeli, alana bu duyar-lılıkla yaklaşılmalıdır.

· Toplumun ortak duyuş ve düşünüş birliğini oluş-turacak, ona kimlik ve birlik kazandıracak kadar ya-şamsal değerdeki kültür/sanat alanı, bu nedenle ive-dilikle ve önemle ele alınmalı, alan bu anlayışla yeniden yapılandırılmalıdır.

· Kültür/sanat alanında sorumluluk üstlenen ve çalışma yürüten Kültür Bakanlığı, Yerel Yönetimler, Üniversiteler, Özel Sektör ve Sivil Kuruluşlar ile, kaynak yaratan, üreten ve kurumsallaşan yeni bir yasal sistem oluşturulmalıdır.

· Kültür alanı, çağdaş dünyada örneği bulunmayan bir anlayışla turizm ile birleştirilmiştir. Oysa kültür ve turizm bakanlıkları, apayrı konularla ilgilenmesi gereken bakanlıklardır. Bağdaşmaz iki alanı ayırmak gerekir. Kültür/sanat işleri, bir bakanlığın iki işinden biri olma durumumdan çıkartılmalı, bağımsız Kültür Bakanlığı bu anlayışla, ivedilikle ve önemle yeniden kurulmalıdır.

· Kültür Bakanlığının var olan bugünkü siyasal yapısı, kültür ve sanatın evrensel gerçeğine de aykırıdır. Kültür ve sanat tüm toplumu ve insanlığı kucaklar. Oysa alanı yürütecek siyasal iktidarlar ideolojik ve sınıfsaldır. Siyasal iktidarlar bu yapıları nedeniyle ancak kendilerini iktidara taşıyan toplum kesimlerine ve ideolojilerine göre cevap verirler. Bakanlığın yapısı, üreteceği kültür siyasetiyle toplumun tümüne yansıyabilecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.

· Bakanlığın söz konusu bu yapısı nedeniyle geleceğe dönük, sürekliliğe dayalı kültür siyaseti ve planlamaları da oluşamamaktadır. Oysa ulusal politikalar, ancak siyasal iktidarların değişmesiyle değişmeyen, toplumun gelişimini izleyen kültür siyasetiyle ve bunu sağlayan yeni bir yapılanma ile olanaklıdır. Bakanlık bu yapıyı oluşturacak biçimde yeniden yapılandırılmalıdır.

· Toplumun kültürel gereksinimi sağlıklı kültür po-litikaları ile yönlendirilmediği için, bireylerin kendi kişisel değerleri öne çıkmakta, dolayısıyla değerler kar-maşası ve çatışması oluşmaktadır. Tek başına bu ne-denle bile, ülkemize ait gelişkin kültür siyasetinin oluş-turulmasında zorunluluk vardır.

· Yürütülecek kültür politikaları; yalnızca geçmişe dönük kültür değerlerini öne çıkararak toplumu geçmişe yönlendiren, böylece geçmişe özlem duyan bir toplum yaratmak yerine, geçmişin değerlerini de koruyarak daha üst düzeyde, geleceğin kültür değerlerini oluştur-maya yönelik içerikte olmalıdır.

· Kültür politikalarımızın uluslararası planda etkili olabilmesi için, yerel değerleri zayıflatmaksızın, onlardan da yararlanarak evrensel değerleri içselleştirmesi gerekmektedir. Geleceğin kültür politikaları bilgi toplumunu dikkate almalı, bu politikalar yenilikçiliği öne almalıdır.

· Yaratıcılık, insanlığın ilerlemesinin kaynağıdır. Kültür/sanat siyasetini her planda yaratıcılığa destek olacak şekilde sürdürmek gerekir.

· Kültürel çeşitlilik, insanlığın hazinesidir. Kültür tari-himizin özgünlüğü gözden kaçırılmamalıdır. Öte yandan, küresel ve teknolojik gelişmelerin bu çeşitliliği ve ulusal kültürleri yok ettiği bir süreç yaşanırken bu çeşitliliği ve ulusal kültürümüzü yaşatmak için kültür/sanat alanına daha fazla insan ve para kaynağı ayrılmalı, alana daha da önem verilmelidir.

· Kültür ve sanata ulaşma ve katılma bireyin vazgeçilmez hakkıdır. Bu hakkın kullanılması için gerekli ortamı hazırlamak devletin başta gelen görevidir.

· Duygu ve düşünce dünyamızı değiştiren, geliştiren, zenginleştiren ve bizi duyarlı kılan, özgürleştiren işleviyle yaratıcı çalışmalar bütünü sanatı, toplumun her kesimine ulaştırmak devletin başta gelen görevidir. Uzun yıllar boyunca bu görev yerine getirilmemiştir. Sanat kurumları ülke genelinde her il merkezinde yapılandırılmalıdır.

· Kültürümüzün temeli olan halk kültürünü ve müziğini yozlaştırıcı etkilerden koruyacak önlemlerin alınması gerekmektedir. Önemli bir yaratıcılık düzeyine ulaşan Türk sinemasının özgürlük ortamı içinde gelişmesine katkı sağlanmalıdır.

· Başta televizyon olmak üzere kitle iletişim araçlarının; kültürlüleşme, bilgi toplumu oluşturma, kültürlüleşme, halkı bu alana katılmaya ve yaratıcılığa yöneltip özendirecek şekilde önemle yapılandırılması sağlan-malıdır.

Kültür ve sanatla oluşan dünyamız; kimliğimiz, birliğimiz, geleceğimizdir. Diğer alanlardaki yoksunluklar giderile-bilir, bu alandaki ihmalin ve tahribatın giderilmesi ise çok zordur. Geç kalmadan yaşamsal değerdeki bu alana hak ettiği değer verilmelidir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail