Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 47 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SOKRATES İLE SAPLANTI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

-Sokrates, biliyor musun , sanki seninle birlikte, senin çağında yaşıyormuşuz gibi, duyumsuyoruz kendimizi. Seninle konuşurken, kişiliğinde kendimizi buluyor gibiyiz. Kendimize güvenimiz artıyor ve ilkelerimizden ödün vermenin bedelini canımızla ödemeye bile hazır duruma geliyoruz.

Bunun gizini anlamaya başladık. Sende, sana ve kendimize güven duygusunu yeniden yaşıyoruz. Çünkü sen, her türlü saplantıdan uzak, aklın ile dış dünya arasındaki ilişkiyi kurabiliyor ve de düşüncelerini, inancın ve duygunun çengellerine asmadan, ona kaptırmadan, gerçekleri görüyor ve göstermesini biliyorsun. 2300 yıl önce ulaştığın bu düzeye, acaba neden bizleri yönetenler, hala ulaşamadılar; kendilerini saplantılardan kurtaramıyorlar. Söyler misin bize saplantı ne demektir ve zihnimizi, kişiliğimizi saplantılardan nasıl kurtarabiliriz?

Saplantı, kişinin bizleri etkilemeyen bireysel niteliği olarak kalsa ve o nitelik iktidar gücü olarak bizleri hem de olumsuz yönde etkilemese, belki de hoş görülü davranabiliriz. Fakat, şimdi, bizim dünyamızda, saplantı, yönetim biçiminde etkin rol üstlenmiş oldu. Sorumuzu yanlış anlamayacağınızı biliyoruz. Saplantının kendisinden değil, saplantıya kendisini kaptırmış bireylerin bizleri etkilemesinden yakınıyoruz.

Söyle bize nedir saplantı? Nasıl gelip de zihnimize yerleşiyor? Saplantının kaynağının ne olduğunu bilsek belki çözüm bulabiliriz. Saplantılara sapmayan insan yetiştirmenin gizini bulabiliriz. Bizleri yönetme savıyla ortaya çıkan adamlar, zihinlerindeki saplantıyla mı, dünyaya geldiler, sonradan mı saplantıya saplandılar ya da saplantıyı araç olarak mı kullanıyorlar?

Sokrates:
İnsan oğlunun var olduğu ya da ilk kez gözlerini dünyaya açtığı birkaç milyon yıldan bu yana, saplantı onun sığındığı bir mağaraya benziyordu. Karşılaştığı olayların hiç birine ilişkin bilgisi ve deneyimi elbette ki yoktu. Doğa ile çatışma durumundaydı da diyebiliriz. Gecenin karanlığı onun için ürkütücüydü, göğün gürlemesi, yıldırımın düşmesi ya da kurtların uluması gibi. Tüm doğa olayları, onun için yırtıcı hayvanın kendisiydi. Doğaya verdiği anlam, ona karşı korku, onun bilinmezliğinden kaynaklanan hatta kendisini yok edecek, karşı gelinmez yüceliği idi. Birkaç milyon yıl, aklını kullanmayı öğreninceye kadar, içinde yaşadığı doğa, eğer karşı çıkarsa onu yok edebilirdi. Belli ki, ilk insanın dini, doğanın kendisiydi. İlk insanın zihnine yerleşen bu korku, doğanın gazabına uğrama kor-kusuydu..

-Yani Sokrates, saplantının kaynağı din midir demek istiyorsunuz?

Sokrates:
Beni yadırgamayacağınızı umuyorum. Saplantıların kaynağı din olsun ya da olmasın, saplantı ile din biri birinin ikiz kardeşidir. İnsan akıllanmasa, biyolojik gelişme sürecinde zihnin ağırlığı artmasa ve akıl kullanmayı öğrenmese, çevresinden gelen etkilerie algılayarak bilgi birikimine zihni açılmış olmasaydı, hala, doğayı kendisinin dini olarak kabul edecekti. Bunun böyle olduğunu belki de en iyi bilen benim. Çünkü yaşadığım nesnel çağda, gök gürültüsü, Tanrıların boğuşmasından ka-ynaklanıyor ve Tanrıların tanrısı olan Zeus'un hışmına uğradığında, gök gürlüyordu. Hayır gök gürlemiyordu, Zeus, öteki tanrıları aza-rlıyor, onlara bağırıyordu.

Yeryüzüne gözlerini ilk kez açan insan oğlu için,, yıldırımın düşmesi, göğün gürlemesi, rüzgarın uğultusu, onun yazgısını saptayan korkunun kaynağı idi. Ve iyi ki korkuyu öğrenmişti ve korkuyu öğrendiği içindir ki, zihinsel gelişmeye adım atmış oldu. Bir bakıma, doğanın yarattığı korku, onun zihnine saplantıyı da yerleştirdi ve milyonlarca yıl, saplantıya dönüşen korkuyla birlikte yaşadı. Bugün, zamanımızda bile, kimi doğa olaylarını hala, tanrısal güçlerin eseri sanan milyonlarca insanı barındırmıyor mu dünyamız?

Bugünün insanında bile öylesi inançların saplantıya dönüşmüş olduğunu sizler de görmüyor olsaydınız, buraya kadar gelip, Araf'ta beni bulur muydunuz?

-Haklısınız Sokrates. Saplantılara saplanmış in-sanların yönetimi altında yaşamaktan sıkıntı duyduğumuz içindir ki, sana geldik. Fakat, acaba insanların kimileri, saplantılarından nasıl kurtuldu ve akıl kullanarak uygarlık tarihinin gelişmesine katkıda bulundu?

Sokrates:
Kolay olmadı bu. Ve benim yaşadığım çağdan bir, iki bin yılın daha geçmesi gerekti. Bugün insanoğlu aklını kullanmaya ve inançları aklın buyruğunda irdelemeye ancak, sizin yaşadığınız çağda 500 yıl öncesinde başlamıştır. Sizler buna aydınlanma diyorsunuz. Aydınlanma, insanın aklını özgürce kullanmasının adıdır. Tüm inançları bir yana bırakarak, doğadaki olayların, nesneler arası ilişkilerden kaynaklandığını gördüğü ve denediği andan itibaren, saplantılardan kurtulmayı başarabilmiştir. Saplantılardan kurtulanların sayısının o yıllarda iki elin parmakları kadar az olduğunu söylesem yanılıyor muyum bilemem.

-Hayır Sokrates kesinlikle yanılmıyorsunuz. İki elin parmakları kadar az sayıda olan o insanlardan kimileri, inanca inanmadığı için canlarını yitirdiler ve saplantıyı kurala dönüştürmüş olan kadrolardan işkence gördüler. Şimdiki dünyamız, düşünceyi, akıl kullanmayı bile yeterli görmediği için, gözlemlerin daha da gerçekçi sonuçları ortaya çıkarabilmesi için, araçlar bile ürettiler. Bunlardan belki ilki pusulaydı.

Sokrates:
Düşün birliğinde olduğumuzu görüyorum. Fakat asıl söylemek istediğim, zihne yerleşen saplantıların sürüp gitmesinin iki farklı kaynağa dayandığını belirtmektir. Bunlardan biri, dinsel inançlar ise, ötekisi de, zihnin saplantılara saplanarak tembelliğe alışmasıdır. Bir bakıma zihinsel tembelliğin kendisidir. Şimdi sizleri yönetenler bu iki gruptan hangisinde yer almış olabilir.?

-Hiç birinde.

Sokrates:
Nasıl olur. Saplantıdan arınmamış bireyler, ya zihinsel olarak geride kalmıştır ya da, zihnindeki inançlardan arınmaya zaman ayıramamıştır.

-Evet Sokrates, bizim yaşadığımız ülkede siz de yaşıyor olsaydınız, bu bilimsel açıklamanın dışında bir başka tür "sanal saplantı"nın da var olduğunu görecektiniz. Zihnindeki inançlardan kendisini arındırmamış kitleleri yönlendirmek amacıyla, bunlar, aynı saplantıları paylaşmış görünüyorlar. Asıl bizleri korkutan da budur. O nedenle saplantıyı araç olarak kullanan bu kişiler şimdi yönetime geldiler, Onların saplantıları, saplantının gerçek olanı değil, yapay olanıdır; o yüzden böylesi saplantılara " sanal saplantı" adını veriyoruz. Yanılıyor muyuz?

Sokrates:
Böylesi bir deyim, gerçeği çok iyi açıklıyor. Sizin gibi, sanal saplantıyı ben "yüzsüzlük" olarak niteliyorum. Onlar toplumun yüzsüzleridir, eğer sanal saplantıyla, kitleleri aldatıyor ve peşlerinden sürüklüyorlarsa. Fakat hiç kuşkunuz olmasın, sanal saplantının, çelişkileri, gerçek saplantıdan çok daha erken fark edilecektir. Nesnel dünya, kendi gelişim çizgisi üzerinde her türlü saplantıyı tasfiye etmeye başlamıştır. Olay ve olgulara, nesnel koşulların gerektirdiği araçlarla çare aramaya kalkışan her birey, eninde sonunda sanal saplantıdan arınmak zorunda kalır. Şimdi, belki de bizler bunları konuşurken, onların peşinden sürüklenenler gerçekleri görmeye başlamıştır bile. İnsan bir kez düşünmeye başlamış olmasın. Ve sizler büyük çoğun-luğunuzla, düşünmeye başladığınız andan itibaren, saplantıları araç alan kadroların nasıl dağılıp alanı terk edeceklerini görecek-siniz.

-Evet Sokrates, her zaman olduğu gibi, gene zihnimizi umudun ışıklarıyla aydınlattın ve yüreğimize coşku aşıladın. Ülkemize dönünce, sanal saplantının gerçeklerle örtüşmeyen ve çelişkilerle dolu olan yüzünü, o yüzsüzlerin yüzüne çarpacağız. Bugünden buna başladık bile.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail