Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 101 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


AYDINLIK GAZETESİNDE KÜRTÇE EĞİTİM KONUSUNA İLİŞKİN GÖRÜŞMENİN SONUÇSUZ KALAN SONUÇLARI

Ali Nejat Ölçen

Aydınlık Gazetesi “Kürtçe Eğitim Dili” olabilir mi ko-nusunu 19 Eylül 2014 günü görüşmeye açtığında gazetenin sorumlu Müdürü Sy. Murat Şimşek’i telefonla arayarak,“görüşlerimi açıklayan” bir yazı ileteceğimi e-mail adresini bildirmesini rica etmiştim. İlettiğim yazı ilgi görmemiş olacak ki, kullanılmadı. Konunun ele alındığı ilk gün (19.9.2014) Masum Gök adındaki kişinin “Kürtçe Eğitime Karşı Çıkmak Vicdanla Bağdaşmaz” savını ileri süren yazısının sonuna Aydınlık gazetesinin eklediği not, konuya gösterilen ciddiliğin açıklayıcısıydı:

Görüşlerine katılmadığımız yazıları da tartışmayı derinleştirmek ve geliştirmek için yayınlıyoruz. Tüm aydınlarımızı görüşlerini paylaşmaya çağırıyoruz

Herhalde bu satırları yazan kişi (Ali Nejat Ölçen) yeterince aydın olmadığı için görüşlerinin paylaşılmasına gereksinim duyulmamış olmalı! Zaten ilettiğim yazıda görüşlerimin paylaşılamayacağını biliyorum.

1.Osmanlı Döneminde Türkçe Eğitim Yoktu

Osmanlı döneminde İslam Dinini temel alan öğretim düzeni görsel deneysel bilgilere tümüyle kapalıydı. 700 yılı aşkın süre Türkçe Eğitim de söz konusu olmadı; Tartışılarak deney yoluyla uygulanan eğitim söz konusu olmadığı için güzelim Türkçemiz, bilim dili olarak gelişemedi. Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimleri içinde en önemli olanı biz Tüklere Türkçe’mizi kullanma hakkını tanımış olmasıdır.

Bu satırları yazan kişi (A.N.Ö) Samsunda Sakarya ilk okulun ikinci sınıfındayken (1932) öğretmen elinde kocaman iki mumla sınıfa girmişti. Sınıfın kapısı ilk kez açık kalmış ve elindeki mumların birini kapının dibine bırakmış , sandalyenin üzerine çıkıp ikinci mumu yukarıda tutarak “görüyor musunuz” demişti: Kapının dibindeki mumun alevi içeriye doğru, kapının üstündeki mumun alevi de dışarıya doğru,niçin? Soruyu kendisi yanladı:

Çünkü soğuk hava içeri girerken mumun alevini çeriye doğru itiyor ve sınıfa giren soğuk hava ısınarak hafifliyor yukarıdan dışarı çıkarken mumun alevini de dışarıya doğru itiyor. Neden? Çünkü hava hareket ediyor. Buna hava akımı, diyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk’ün döneminde “eğitim” “öğretim”in ayrılmaz ikiz kardeşiydi.

Yıl 1937.İstanbul Kabataş Erkek Lisesinde Hadi Hoca bir gün laboratuara kavanozda kurbağa ile gelmişti. Kurbağı masanın üstüne yerleştirdi. Bacaklarının birine uzun telin ucunu, öteki bacağında bir başka telin ucunu bağladı, küçük bir aracın düğmesini çevirerek kurbağa’ya hafif elektrik akımı uygulamış olmalı ki onun titremeye başladığını gördük. “İşte refleks budur” dedi. Hadi Hoca öğretmenliği bırakmış 40 yaşında Tıp Fakültesinde okuyarak Türkiye’mizin ünlü tıp uzmanlarından biri olmuştu.

Türkçe Eğitimin yerine ne işe yaradığı bilinmeyen bilgileri zihinlere yükleyen ezbere dayalı öğretim uygulanırken Türkçemiz bilim dili olabilir mi?Ezbere dayalı öğretime Türkçe Eğitim denebilir mi? 1937 yılına kadar ders kitaplarının tümü zaten Türkçe değil adı Osmanlıca olan dil ile yazılmıştı. Örneğin, 1937 yılında Lisenin 1’nci sınıfında okutulan “Hendese” adlı ders kita-bından aktardığım bir tümceyi, şimdi kimse anlayamaz:

Bir kaim zaviyeden küçük olana “hadde zaviye”, daha büyük olana ise “münferice zaviye” denir.

Bu tümcede Kaim="dik;" zaviye="açı;" hadde="dar;" münfe-rice="geniş" anlamında Mustafa Kemal’in öngörüsüyle Türkçeye çevrildi ve ancak 1940’larda “Türkçe eğitim” dönemi başladı ve ne yazık ki 1950 yılına kadar devam etti.

1938 sonrasında “Hendese” kitabının adı “Geometri” oldu ve yukarıda açıkladığım Osmanlı tümce Mustafa Kemal’in buluşu olan sözcüklerle anlaşılır duruma geldi:

Bir dik açıdan küçük olana “dar açı” ve büyük olana da “geniş açı” denir.

Böylesi güzelim Türkçe’ye Mustafa Kemal Atatürk sayesinde ulaştık. Bir devlet kendi dilini yasaklarsa, o dil nasıl gelişebilir, nasıl bilim dili olabilir?.

2.Türkçe’miz Kendisini Koruyan Dildir.

Milattan 300 yıl önce Oguz Kagan destanından aşağıya aktardığım örnek bunun kanıtıdır:

Oşul ogul anasınıng kögüsünden oguznu içip mundın ardıkrak içmedi. ..dili kile başladı. Kırık kündin song bedükledi, yüridi, onadı.

Binlerce yıl kendisini koruyan dilimizi bugün bizler koruyor muyoruz? Hayır: Bir dilin eğitin dili olabilmesi için o dili konuşan ulusun zihninin bilime açık olması gerekir. Zihin kendisini sorgulayabilirse ancak o zaman o dil bilim dili olma yeteneğine kavuşabilir..Çünkü,bilim sorgulama alanının kendisidir. Bilim, bilgiyi sayılabilir ölçülebilir ve hesaplanabilir duruma getirebilmektir.(Galileo) Şimdi soruyorum, Bu açıklamadan sonra Aydınlık gazetesinin görüşmeye açtığı “Kürtçe Eğitim” konusuna gelen yazıların genel bir değerlendirilmesini yapabilirim:

Görüşmeye gelen yazılar büyük çoğunluğuyla Kürtçe eğitimin ülkeyi böleceğine değinirken, bir kişi, uzun süre ABD’de yaşadığı anlaşılan Sy. Latif Bolat , yazısında

(27.9.2014),

Kaliforniya eyaletinde İspanyolcanın halk oylama-sıyla resmî dil olarak kabul edildiğini ileri sürmüştü.

Çoğunluğun konuştuğu Kaliforniya eyaletindeki İspan-yolca’nın ikinci resmi dil olarak kabul edilmesi Türkiye’miz için örnek olamaz çünkü, ülkemiz eyaletlere bölünmemiştir ve bölünmeyecektir. Bu bir. İspanyolcanın Kaliforniya’da ikinci dil olarak kabulüne ABD’nin Temsilciler Meclisi ya da Senato’su karar vermemiştir o eyalet kendi yetkisini kullanmış olmalı, Bu iki. İngilizce dışında sadece nüfusun çoğunluğu tarafından Kaliforrniya’da ikinci dil İspanyolca konuşuluyorsa bir üçüncü dilin konuşulması söz konusu olabilir mi? Bu üç. Ülkemizde ana dilde eğitim kabul edildiğinde bu olanaktan sadece Kürtçenin yararlanması önemli haksızlıkların kaynağı olacaktır. Kürtçe dışında öteki azınlıkların dileri resmi dil kabul edilmediği sürece! O dilerin tümünde eğitim söz konusu olduğunda da Türkiye’yi dil karmaşasından kim kurtarabilir! Bu da dört.

3.Şerefattin Han’ın 450 Yıl Önce Yazdığı Şerefname Kitabı okunmadıkça Kürtler ve Kürtçe Hakkında doğru bilgi edinilemez.

Gelen yazıların hiç birisinde Kürtçenin bilime açık mı kapalı olduğu konusunu incelemeye gereksinim duymamış. Kürtçe Eğitim’e izin verilse acaba Kürtçe Eğitim gerçekleşebilir mi? Gelen yanıtlarda bu sorun kimsenin ilgisini çekmemiş. Ayrıca, Eğitim ilkokulda başlayıp yüksek öğrenimin sonuna kadar süren uzun erimli bir süreci kapsar. Türkiye’miz Cumhuriyetin ilanından ancak onlarca yıllar sonrasında böylesi eğitim bütünselliğine ulaşabilmiştir. Örneğin 1950’ li yıllarda Tokat’ta Lise yoktu. Tokat’ın ilçesi olan Nik-sar’da Ortaokul yoktu. Örneğin Niksar’ın bir köyü olan Geyran’da ilk okulun beş sınıfının öğrencileri bir odada birlikte ders görürlerdi,çünkü yeteli sayıda öğretmenden yoksundu Türkiye’miz. O nedenle askerlik görevinde çavuş olabilenler özel eğitim ilk okullara (öğretmen olarak değil) eğitmen olarak atanırlardı. Şimdi ilkokul, ortaokul, lise ve yüksek okulu ile eğitim bütünlüğü Güneydoğu Anadolu’muzun il ve ilçelerinde nasıl uygulanacak? gazetesine gelen yazıların hiç birisinde bu sorun irdelenmiş değil.

Ve daha da önemlisi yazı gönderenlerin hiçbirinin, Şerafeddin Han’ın Farsçadan Fransızca’ya ve Fransızca’dan Türkçeye Çevrilerek yayınlanan Şerefname adlı 5 ciltlik yapıtını incelemediği anlaşılıyor. İncelemiş olsalardı birinci cildin 24’ncü sayfasında Her Kürdün kendine özgü dili olduğu ve buna Kürtçe denildiğini öğrenirlerdi. Bu tümce her kürdün kendine özgü ötekinden farklı dili olduğunu yani Kürtçe’nin toplumsallaşmadığını açıklıyor.

Örneğin Kitabın 42’nci sayfasında, Şerafettin (Han) da, Kürtlerin hiçbir zaman bir tek ve aynı hükümdar ya da şefin krallığı altında birleşmedikleri gruplanmadıklarını öğretiyor bize..Bir biriyle sürekli savaş içinde olan Kürt beyleri her zaman daha büyük güçten korunma ve yardım istemişlerdir, diyor 450 yıl önce yazdığım kita-bında Şerafettin Han. Ve kitabının 3’ncü cildinde de ( sayfa 32) bu gerçeği bir kez daha yineliyor :

Anlaşma ve iyi uyum bütün Kürt halkları arasından bulunmaz. Birbirlerine boyun eğmezler. 33’ncü sayfada ise Hz.Muhammed’in Kürtler için. Bu ulus hiçbir zaman akıllıca yaşamak mutluluğuna kavuşamayacak, dediğini anımsatarak bütün Kürt ulusunu yöneten bir tek yetkili olmadığından aralarında zalim, laf anlamaz ve kan dökücüdürler. En küçük bir yanlış için en büyük karı-şıklığı çıkarırlar, diyor Şerafettin Han Şerefname adındaki kitabında.

4.Kürtçenin ortak dil olamayışının nedeni, Aşiretlerin ayrışık olmalarıdır

Üstelik, aşiretler arasında halâ dostluk bağı kurulmamıştır. Örneğin CHP milletvekili iken Ahmet Türk (1973-80) düşmanı olan aşiretten korktuğu için silahlı iki korumasıyla Millet Meclisinin dış kapısına kadar geliyordu,komşu aşiret düşmanı olduğu için Şimdi sanal kahraman olan o Ahmet Türk, bir kez olsun Millet Meclisinde kürsüye çıkarak Güneydoğu Anadolu’muzdan söz etmemiştir. Grupbaşkan Vekili olarak kendisine 1977 yılı Devlet Planlama Teşkilatının Bütçesi konusunda Grubumuz adına konuşma yapması görevini verdiğimde bir tek tümceyle Mardin’deki olası bir sorundan söz etmek yerine Jan-darma’nın tutumundan yakınmıştı. Kendisine “evden kaçan annesini jandarmanın mı kardeşinin mi öldürdüğünü” sordum ve hala soruyorum, yanıt yok. Kürt asıllı Ahmet Türk adındaki yapay kahramanımız bu.

Konuyu sonlandırırken, Şerafettin Han’ın 450 yıl önce yazdıkları bugüne değin değişmediğine ve aşiretler arası iletişim kurulmadığına göre, özerklik nasıl gerçekleşecek? Kürt kökenli yurttaşlarımı nasıl kurtaracağız aşiret ağalarının elinden. Sorun bu.

****

AYDINLIK gazetesinde yer verilmeyen yazı:

KÜRTÇE EĞİTİM Mİ, NASIL?

Dr.Ali Nejat Ölçen

1.Konuya Giriş

Ana dilde eğitimin “devlet+ulus” bütünlüğünü yok oluşa sürüklenmesi sakıncası bir yana onu, ana dil öğrenimi ile karıştırmamak gerekir. Kürtçe’yi öğrenmek ile Kürtçe eğitim arasında dağlar kadar fark var ve hiçbir batı ülkesinde remi dil dışında anadilde eğitim bugüne kadar söz konusu olmamıştır, anadili öğrenim konusu dışında. Zaten Hiçbir dil eğitimi karar verilerek oluşmuş değildir. Dil, organik yapılar gibi kendi kendine oluşarak gelişir, eğer bunu sağlayacak kültür bütünselliği yaratılabilmiş ise.

Bir toplum, kabile (klan) oluşumunu aşarak “site”ye dönüşmüş ve site o toplumun uluslaşmasını sağlamışsa, ancak bu son aşamada dil kurumu, bütünleşmeye ve gelişmeye başlar. Rüşeym (embriyo) oluşumunu anne ile baba karar vererek sağlayamaz. Yani verdikleri karar rüşeymin oluşumuna neden olmayabilir. Dil de böyledir.

Bir toplumda ortak dilin ortak dilin oluşabilmesi için o dili kullanan topluluğun kabile (klan) durumunda site oluşumuna geçebilmesi gerekir. Bunun en çarpıcı örneği, Roma devletinde yaşandı: Milattan sonra 527-565 yılları arasında hüküm süren Doğu Roma İmparatoru İustianus, birbiriyle çelişkili ve birbirinden farklı eyaletler hukukunu bütünleştirmeyi başardı. Çünkü Latince ortak dil idi. Ortak dil olmasaydı hukuku bütünleştirebilir miydi? Roma Hukuku öyle doğdu. Kanımca ortak dil, ortak hukukun da anasıdır.

Aslında Kürtçenin ortak dil olabilmesinin engeli aşiret ağalarıdır. Barış ve Demokrasi Partisi üyelerinin hemen tümü aşiret ağaları. Ahmet Türk birbirine düşman iki aşiretten birinin başındaki kişidir ve 1973-80 döneminde CHP milletvekiliyken düşmanı olduğu aşirete karşı TB-MM’nin dış kapısına kadar silahlı iki korucusuyla gelirdi. Güneydoğu Anadolu’muzda Kürt kökenli yurttaşlarımızın site aşamasına dolayısıyla ortak dile ulaşamamaları yani , “kabile” (klan) aşamasında kalmaları, hasım “aşiret”lere bölünmüş olmaları nedeniyledir. O yüzden birbirine birkaç kilometre yakın olan iki komşu aşirette aynı Kürtçeyi Konuşamazlar. Abdullah Öcalan’ın Kürtçeyi konuştuğu yöreden uzakta yaşamakta olanların çoğu onun ne dediğini anlayamaz. Çünkü dil birliği (bütünselliği) yaratılmamıştır. O nedenledir ki, Abd- ullah Öcalan Türkçe konuşmak zorundadır.

2.Bir dili konuşmak o dili öğrenmiş olmak anlamına gelmez

Konuya girmeden önce bir anımdan söz etmeye gereksinim duymaktayım.

1962 yılında Kiel Üniversitesinde ekonominin minimum maliyet konusundaki araştırmamı sürdürürken bir Alman ailesinin konutunda pansiyoner olarak kalıyordum. Ülkemizdeki ilkokul benzeri Grundschule’de öğrenci olan 9 yaşındaki oğluna annesi her akşam Almanca öğretmeye çalışıyordu. Bunu yadırgadığımı 9 yaşındaki oğlunun benden daha kusursuz Almanca konuştuğunu açıkladığımda aldığım yanıt şu oldu:

Oğlumun Almanca konuşması Almancayı bildiğini göstermez”.

Bir dili konuşmakla o dili bilmek arasındaki farkı o zaman öğrendim. Aslında Kürtçe eğitimin olamazlığını da açıklıyor bu yanıt. Bir dilde eğitim yapabilmek için kimi önemli koşulların var olması gere-kiyor.Örneğin,

O dilin grameri yani sözcükler arası matematiksel bağın kurulmuş olması gerekir. Geçmiş zaman ile gelecek zamanı ayırt eden kural belirmiş olmalıdır. Bu önemli temel koşulu bir anımı sunarak açıklamaya çalışacağım:

Kiel üniversitesinde (1962) Dr. Koschimit adındaki genç bir hanım, doçentlik tezini Türkçe üzerinde hazırlamayı kabul etmiş olmalı ki, Mahmut Esat Karakurt’un bir romanından birkaç sayfayı Almanca’ya çevirmemi istemişti. Nedenini sorduğumda sizin Türkçenizde “present in historica” çekimi var. Tezimi bu konuda hazırlayacağım, dedi. Elindeki kitap present in historica’yı (geniş zamanda geçmişin anlatımını) en belirgin biçimde kullanan kitap imiş. İlk kez bir Romanyalı kişiden Türkçe’nin önemli bir özelliğini öğrenmiş oluyordum. Konuşmasını sürdürdü:

“Ülkemiz kuzeyinde konuşulan dilimizde present historica çekimi yok fakat güneyde present historica

yani geçmişte zaman çekimi kullanılmakta.. Güney sınırımızda dilimizin Türkçe’nin etkisi altında kaldığını anlıyorum. Hazırlayacağım tezimin konusu bu.

Bu açıklamasıyla dilin önemli bir gerçeği ortaya çıkarmaktaydı. O gerçek şu: Diller birbirini etkiliyor eğer o iki farklı dili kullanan topluluk sosyal ilişki kurabildilerse? Kürt kökenli yurttaşlarımız aşiret (kabile) aşamasından “site” aşamasına geçemediği için dilleri birbirini etkileyerek bütünleşemedi ve ortak dil yaratamadılar. Bunun temeldeki engeli kendilerine egemen olan aşiret ağalarıdır. O halde Kürtçenin eğitim dili olabilmesi için aşağıdaki temel koşullar sürecinden geçerek gelişmeli bütünleşmelidir. Yani:

.Konuşulduğu coğrafyada ortak kullanım bütünselliğine ulaşmış olmalı.

.Üretim ilişkileri arasındaki bağı yaratan teknolojinin terimleri betimleyecek düzeyde gelişmesi gerekir. Örneğin, Batı dünyasının teknolojisinde Televizyon sözcüğünün Türkçe karşılığını bulamadığımız için o deyimi kullanıyoruz. Oysa Almanca’da o deyimin karşılığı “Fernsehen” (uzak görmek) dir hiç kimse televizyon deyimini kullanmaz. Kürk kökenli yurttaşlarımızın kabile (klan) düzeyindeki yaşam biçimi teknolojiye yabancı kaldığı için, dilleri gelişememişrtir.

.Kullanım pratiği yaratılmadan öğretim yoluyla bir dilin öğrenilmesi sağlanamaz. Örneğin ülkemizde hiç kimse, okullardaki yabancı dil derslerinin hiç birinde o dil ile konuşur ve düşünür duruma gele-memiştir. Bir dili öğrenmek ve konuşur olmanın yanı sıra o dilde düşün-me aşamasına ulaşmak gerekecek. Bir bakıma dil’in bilinç altına yerleşmesi ve rüya dediğimiz uykudaki yaşam o dille gerçekleşebilmelidir.

.Bir dil teknoloji yaratmaya elverişli sözcük potansiyeline de sahip olmalı. Bu dört koşul oluştuğunda, o dil ile eğitim gerçekleşebilir.

3.Dil, Sadece Eğitim Yoluyla Toplumsallaşamaz

Yukarıda özetlenen koşullar Kürtçe olan dil için ger-çekleşebildi mi ya da 2000’li yıllar sonrasında gerçek-leşebilecek mi? Temel sorun budur.

Aydınlık gazetesine gelen görüşlerin çoğu, Kürtçe eğitimini, temel hak ve özgürlüklerin koşulu görmektedir. Yanlış olan budur. Kürtçe konuşmakla Kürtçe eğitim arasındaki farkın anlaşılmadığı anlaşılı-yor! Kürtçe kişinin ana dili ise o dili kullanmasına kimse engel olmamalıdır. Ve zaten ülkemizde Kürtçe konuşan bireylere bugüne kadar kimse engel olmadı. Fakat Kürtçe konuşma özgürlüğü ile yetinmeyip özgürlük anlayışıyla Kürtçe eğitime dışarıdan verilen kararla başlanırsa, acaba o eğitim özgürlüğü gerçekleşebilir mi? Gerçekleşeceğini kim ileri sürebilir, yukarıda açıklanan koşullar oluşmamışsa. Örneğin;

Misyoner Maurizino Garzony 20 yıl Amediye ve Musul Kürtleriyle birlikte yaşamış ve İtalyanca-Kürtçe sözcük yayınlamıştı (1770). O sözlükte 4500 deyim mevcuttu. Bugün ülkemizde Güneydoğu Anadolu’muzun ırak sınırına yakınlaştıkça Kürtçe’ye % 40 oranında Arapça, kuzeye doğru % 30 oranında Türkçe deyimlerin girmiş olduğu görülür. Bu karışım Osmanlıca’nın 16 adet dilin karışımında oluştuğunu anımsatıyor. Osmanlıca o yüzden bilim dili olamamıştı. Ülkemizde bilim diline sahip olmamız, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Güneş-Dil Teorisi” ile başlar. Örneğin Mustafa Kemal Atatürk’ün yazdığı Hendese kitabında matematiksel deyimlerin tümü Türkçe’dir. Açıkçası, ilime yabancı kalındıkça o dil ile eğitim olanağı yok oluşa sürüklenir. Ana dilde eğitime geçildiğinde olay düş kırıklığıyla sonuçlanabilir. Aslında Batı dünyası bunu Kürdoloji Enstitüsünü kurarak denedi, başarılı olamadı. Örneğin Berlin’de Humboldt üniversitesi kurduğu Kürtçe bölümünü yıllarca korudu, muhafaza etti fakat, şimdi o bölüm ortalıkta görünmüyor. Özetle bugün Kürtçe kimya veya fizik kitabı yazmak olanak dışıdır ve bugüne karar da yazılmamıştır.

4.Kürt Aşiretlerin Osmanlı Dönemizdeki Aymazlığı

Kürt aşiretlerinin emperyalizmin kucağında kurulmakta olan Cumhuriyetimize karşı ayaklanmaları öncesinde de benzer aymazlıklar Osmanlı döneminde yaşanmıştı. Aşiretlerin “ne zaman, kiminle birlikte, kime karşı” olacaklarında belirgin tutarlı bir siyasal kültürleri de gelişmemiştir. Böylesi yoksunluğun nedeni aşiretlerin tek boyutlu “kabille” (klan) kültürünü halâ sürdürmeleridir. Böylesi kültürden yoksunluk, aşiretler arası davranışsal ve sosyal ilişki kurmayı engellediği için Kürtçenin bütün-leşmesini ve dolayısıyla ortak dilin oluşmasını da önlemiştir.

Örneğin Miralay Baki Vandemir’in 1933 yılında yayınlanan “Büyük Harpte Kafkas Cephesi” adlı kitabının 130’ncu sayfasında şu bilgilerle karşılaşıyoruz:

9 Teşrinevvel (Ekim) 1914 de geceyi Tahir’de geçirmeye karar verildi. 2’ncü İhtiyat (Yedek) Suvari Tüme-ni tamamiyle emir ve komuta düzeninden çıkmıştı. Pek çok aşiret efradı kaçmış, Türk kölerini yağmalıyordu. Çarh köyü tamamiyle yağma edilmişti.

Yarbay Şerif Köprülü (eski yazı ile yayınlanan) “kitabının (1920) 46’ncı sayfasında şu bilgilere yer vermişti:

Hiçbir alay kendi erlerine hakim değildi. Kürtler gece olunca atlarına binip köylerine savuşuyor, ertesi gün yem ve yemek zamanında toplanıyorlardı. Ordu hazinesinden maaş ve masraf adı altında para çekmekteydiler.

Osmanlı ordusunda general olarak görevli Helmuth von Moltke de 1960 yılında Türkçe’ye çevrilen “Brie-fe über Zustande und Begebenheiten” (1877) adlı kitabının

120’nci sayfasında:

Kürt hemen hemen her bakımdan komşusu arabın aksidir. Sadece haydutluk konusunda her ikisinin zevki aynıdır.

310’ncı sayfasında:

Kürtler düşmanımız gibiydi. Kendi subay ve arkadaşlarına ateş ediyorlar,dağ yollarını kesiyorlar. Bizzat Hafız Paşa’ya çok kez hücum ettiler.

Bu örneklerin tümü Kürt kökenli yurttaşlarımızın aşiret ağaların hunhar egemenliğinde, ortak kültürü ve o kültürün dilini de yaratamamalarının temeldeki nedenlerini açıklıyor.

Tüm bu olumsuzluklar içinde bile Kürtçe eğitim konusunu ülke düzeyinde uygulamaya girişmeden önce bir pilot deneme ile, ne tür sorunlarla karşılaşılacağı olanağı yaratılmalıdır. Ayrıca,bir dilde eğitim, uzun erimli sürecin bütünlüğünü gerektirir. Böylesi bütünlük Kürtçe için nasıl sağlanacak? Örneğin: İlkokul+Ort ve Lise + Yüksek 0kul bütünlüğü yaklaşık 15 yıl içinde ülkenin hangi yöresinde, nasıl uygulanacak? Türkçe Eğitim için bile Türkiye’mizin her ilinde bu bütünselliğin sağlandığı söylenemez.

Emperyalizm olabildiğince aşırı ölçüde ulusalcıdır. Yarat-tığı teknolojiyi hunharca, alçakça kullanmanın uzmanıdır. Bugün Ortadoğu’da İslam dünyası birbirini kıyasıya vampirleşerek boğazlıyorsa, o ülkede satın aldıkları hainler aracılığıyla doğal kaynaklara ilerde sahip olabilmek içindir. TBMM’de PKK’nın uzantısı olduğunu sandığım siyasal parti üyelerine buradan sesleniyorum: Siyasal ve yönetsel özerkliğinizi edindiğinizde Türkiye Cumhuriyeti Devletini arayacaksınız çünkü, o özerkliğin ABD kucağında tutsak-lığınıza uşaklığınıza dönüştüğünü yaşadığınızda.

Böyle biline Çare buluna..

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail