Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 47 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


İNSAN OLMA HAKKI

Ali Nejat Ölçen

İki bin yılı aşkın acılarla dolu süreç içinde, İnsanın insan olma hakkını nasıl edinebildiğini gözden geçireceğiz. 21 nci yüzyılın yeni dünya düzeninde, emperyalizmin neden olduğu kitlesel açlık ve yoksulluk bu hakkın yeniden nasıl yitirildiğine ve Türkiye'nin de bundan payına düşeni almakta olduğuna tanık oluyoruz.; İnsanın insan olma hakkına ilişkin güvenceleri sadece siyasal ve hukuksal sorun olarak değil, fakat aynı zamanda ekonomik gönenç ve bağımsızlık soru-nu olarak da kabul etmeliyiz..

1. Giriş.

Acılarla dolu iki bin yılı aşkın süreç içinde insanların ancak bir bölümü, insan olma hakkını edinebilmiştir. Milattan önce 70'li yıllarda, bu alandaki ilk savaşımı Spartacus'un verdiğini öğreniyoruz. Köleliğe karşı kölelerin ilk ayaklanışıydı bu. O antik çağda, soylular dışında kalanların tümü, insan olma hakkına sahip değildiler; soyluların koyduğu koşullar altında, mutlak itaatle, acılarla dolu yaşamlarını sürdürebiliyorlardı.

Roma İmparatorluğunda ekonomik alan dışındaki kölelik, zamanla satılır, satın alınır işgücüne dönüşmüş oldu. Kölelerin ve tutsakların, doğan çocukları da köle ya da tutsak sayılıyordu ve ortalama yaş ömrü de 20-30 yıl idi.1 Köle ticareti denilen bu ekonomik alan, savaş tutsaklarının dışında, büyük ölçüde siyah derilileri kapsamına alarak, batıda, 1800 'lü yıllara kadar sürdü. Köle ticaretinin ilk kez 1803'de Danimarka'da 33 yıl sonra da Portekiz'de yasaklandığı görülüyor. Buna karşın, yasa dışı köle ticareti 19 uncu yüzyılın ortalarına kadar sürdü.2Köle ticaretinin yasaklanmasına 1807'de İngiltere, 1815'de Fransa da katıldılar.

Hümanizma'nın ilk öncülerinden sayılan ve Hıristiyan dininin kurucusu olan İsa'ya karşın, 1000 yılı aşkın süre, Avrupa'nın Hıristiyan ülkeleri, ekonomik gelişmesini insan olma hakkına sahip bulunmayan kölelerin alın teri ve kanları bahasına sağlayabilmiştir.

Kölelerin ve savaş tutsaklarının 16 ncı yüzyıla kadar insan olma hakları yoktu.

Buna karşın, Islam dininde, kölelik kurumu kaldırılmış olmasa bile, insan oldukları kabul edilmiştir. Örneğin, Maide suresinin 89 ncu ayeti, bir günahtan arınmak için köle azat etmeyi ya da üç gün oruç tutmayı, Tevbe suresinin 60'ncı ayeti, köleye de sadaka verilmesini, Hadid suresinin 3 ncü ayeti eşine zihar ederek geri dönenin yeniden ilişkiye girmesi için bir köleyi özgür bırakılmasını ön görmektedir.

Batı dünyasında, kölelerin, savaş tutsaklarının ya da serflerin boğaz tokluğu çalıştırılması sürecinde önemli bir değişimin ortaya çıktığına tanık oluyoruz. İşbölümünün ve prensler arası rekabetin doğuşu, daha çok üretim yapmayı gündeme getirdi 16 nci yüzyıllarda. Prenslerin gücü sadece asker beslemekle değil, fakat aynı zamanda ahşap fıçılarda daha çok şarap ya da ambarlarda daha fazla ürün bulundurmaya da bağlıydı. Daha çok ürün, daha çok köle istihdam edilerek sağlanırken, koşullar bir gerçeğin ortaya çıkmasını sağladı. Soylular arası rekabette,daha çok ürün edinmenin,daha çok köle ile değil kölelere üründen pay vermekle sağlanacağı öğrenildi. Çünkü, köleye olan talebin artışı, fiyatın yükselmesine neden olmuştu ve onun verimliliğini, marjinal maliyetinin üzerine çıkarma gereksinim duyuldu. Kölenin marjinal maliyetinden, verim artışının getirisi daha fazla olduğu için, yeni köle satın alınmasından vaz geçilmiş ve böylelikle, köleye üründen verilen pay ile ayni ücret kavramı doğmuş oldu. Ne zamana kadar sürdü bu ayni ücret kavramı? 1780'lere kadar. Fransız devriminin düşünürlerinden şair Voltair'in:

Emeğin özgürlüğü onun işgücüdür, eğer satabiliyorsa.3

sözü, aslında, parasal ücretin, ekonomiden önce özgürlük felsefesine girdiğini kanıtlar. Emek de satılır, satın alınır duruma girdiğinde, ekonomi üç boyutuyla bütünleşmiş oldu: Malın fiyatı, sermayenin faizi ve emeğin ücreti.

Voltair, bu sözüyle "zor kullanarak çalıştırmayı" tarihe gömmüş oldu. Bir bakıma, insanın insan olma hakkını kullanmasının başlangıcıydı bu.

2.Devlet ve İnsan.

Köleci toplumdan kurtuluşun, ne var ki devlet-insan ilişkilerine çözüm getirmiş olduğu söylenemez. Yakın zamana kadar köle ile insan arasındaki özdeşlik, henüz ortaya çıkmamıştır. Neden? Çünkü, sadece kölelik sürüp giderken, ilk kez,1215'de İngiltere kralı John'un "büyük berat" adındaki "Magna Charta"sı köleler dışındaki bireylere özgürce yaşama hakkını tanıyan koşulları getiriyordu:

Krallığın hiçbir koruyucusu, ya da kolluk görevlisince, bir kimsenin ürünü ya da taşınmaz malı, yerinde, peşin ödeme yapmaksızın alınmayacak, yasaların gerektirdiği durumlar dışında tutuklanmayacak, hapse atılmayacak, yasal haklarından yoksun bırakılmayacak, bundan böyle, hiçbir yargı görevlisi, geçerli ve güvenilir tanıklar olmadıkça, yalnız kendi sözüyle, hiç kimseyi yargı önüne çıkarmayacaktır. Hiçbir özgür kişi, kendi denklerinin hukuken geçerli bir hükmün ya da ülke yasalarının belirlediği durumlar dışında tutuklanamaz, hapse atılamaz, mallarından ve yasal haklarından yoksun bırakılamaz, sürgüne gönderilemez ya da hiçbir biçimde zarara uğratılamaz. Hak ve adaleti kimseye satmayacağız, hiç kimse için bunların sağlanmasına engel olmayacağız ya da sağlanmalarını geciktirmeyeceğiz.4

Bugün İngiltere'nin anayasası olmaksızın yönetildiğini düşünenler, aslında ilk yazılı anayasanın Magna Charta olduğunu (her ne kadar uzun süre bir yüz yıl göz ardı edilmiş, 1628 Haklar Dilekçesine kadar işlerlik kazanmamışsa da) söyleyebiliriz ki ,anayasası olan pek çok ülkeden (Türkiye dahil) daha demokratik yönetim biçimini betimlemekteydi.

Kralı böyle bir beratı açıklamaya zorlayan nedenlerin başında, 1210' lu yıllarda, Fransa Kralı II. Phlippe ile yaptığı savaşta Normandiya'yı ve Fransa'daki tüm toprakları yitirmesi üzerine İngiliz baronlarının ön ayak olduğu ayaklanma koşulları gelir. Çünkü Londra bile ayaklananların eline geçmişti. Zaten, Magna Charta'nın başlangıcında bu beratın kimlerin önerisiyle hazırlandığı belirtilmektedir.

3.İnsan ve Demokrasi.

Her ne kadar siyasal demokrasi, uygarlık tarihinde ilk kez, Helenistik dönemde uygulanmış ise de, köleler ve yabancılar, toplum tarafından dışlanmış oldukları için, buna eşitliksiz demokrasi diyebiliriz. Ne var ki, eşitliksiz demokrasi bile antik çağdan yakın çağa aktarılamadı. Magna Charta beratına rağmen, batı dünyası, temel hak ve özgürlüklerinin kaynağını kralda görmeyi sürdürdü. 1780'li yıllara, Fransız büyük devriminin düşünürlerinden J.J.Rousseau'ya kadar. Bu büyük düşünür ve devrimci, "genel iradenin kaynağı toplumun kendisidir" hükmünün yürürlüğe girmesini sağlayanlar arasındadır. Ve hazırlanan Anayasada o nedenle "Her Fransız, Fransa'nın kralıdır" ilkesi yer almıştı. Böylece insanın insan olma hakkı, onun aynı zamanda yönetimi etkileme ve yönetimde yer alma hakkıyla bütünleşmiş oldu. Aslında eşitlikçi demokrasinin de doğuşuydu bu.

Fransız devriminin siyasal yorumu, devlet gücünün kaynağını halkta gören John Stuart Mill'in "temsili devlet" tanımıyla, kuramsal niteliğini kazanmış oldu. 19 ve 20 nci yüzyıllar, temsili devlet modelinin uygulama yıllarıdır.

J.Stuart Mill'in adı geçen yapıtında:

Hükümet (government deyimi kullanılmak-tadır ki, aslında devlet hükmünde hükümeti betimlemektedir. a.n.ö) önceden tasarımlanan bir design olarak yapılandırılamaz. Temel siyasal kurumlar, halkın doğasından ve yaşamından gelen organik büyüme biçimi olan bu okul tarafından dikkate alınmış bilinçsiz de olsa, alışkanlıklarının, içgüdülerinin, ve isteklerinin ürünüdür.5 Stuart Mill'in bu tanımı bugün de geçerli olan bir durumu ortaya çıkaraktadır, o da devletin bireyler için bir veri olduğu gerçeği. Onun kurumları, halkın tüm dav-ranış biçimlerinin bir ürünüdür ve ancak 100 yıllık zaman içinde bu devlet yapısı da toplumun demokratik örgütlenmesi ile etki-lenebilir esnekliğe kavuşabilmiştir.

4.Türkiye'de İnsan Olma Hakkı.

Batıda bu gelişmeler, 1220'lerde başlarken, Osmanlı Devletinde, 600 yıl sonra, Magna Charta'yı anımsatan Tanzimat Fermanı,ancak 1839'da yayımlandı. O ferman, bir bakıma batılılaşmanın başlangıcı gibidir. Suçlama ve cezalandırma fiilleri keyfilikten arındırılıyor, yurttaşlar arasında eşitlik ilkesini getiriyordu. Bundan 26 yıl sonra da tüm Osmanlı uyruklularının devlet memuru olabilmesini öngören İslahat Fermanı yayımlandı. 19 yıl sonra da (1877) yani Fransız devriminden 100 yıl sonra ilk Meclisi Mebusan, yasama organı oluşturuldu. Bu önem-li olayın gerisinde yatan belge, Osmanlı Dev-letinde ilk anayasa olan Kanunu Esasi dir. Kimi maddeleri, bugün bile çağdaş niteliğini korur. Fakat ne yazık ki, Sultan Abdulhamid'in birinci Meclisi Mebusanı kapatmasıyla (14 Şubat 1878) Kanuni Esasi de yürürlükten kalkmış oldu. Saltanatın yeniden baskı rejimine girmesi, Jön Türkler hareketinin doğuşuna ve 1908 Meşrutiyet ilanına yol açmıştır.

Birinci Kanuni Esasi'nin birinci maddesi şöyleydi:

Devlet-i Osmaniye-i memalikin ve kıtaatı hazireyi velayet-i mümtaze yek vücut hiçbir zaman hiçbir sebeple tefrik kabul etmez6.

Osmanlı devleti ülkesi ve ona bağlı olan vilayet ve eyaletleriyle bir bütündür; bölünmesi, hiçbir zaman ve hiçbir nedenle kabul edilmez. Cumhuriyet Türkiye'mizin bütünlükçü (üniter) devlet yapısının eşanlamlısı, birinci maddeye yerleştirilmişti.

Beşinci madde:

Zat-ı Hazret-i Padişahinin nüfusu hümayunları mukaddes ve gayri mesuldür

Altıncı madde:

Sülale-i Al Osmaninin hukuku harbe ve emval ve emlak-ı zatiye ve maademel hayat tahsiatı maliyeleri tekafülü umumi tahtın-dadır.

Kanuni Esasinin, topluma özgürlükler getirirken, ilk altı maddesiyle Mithat Paşa'nın Osmanlı Hanedanına güvence vermeye gereksinim duyduğu anlaşılıyor. Başlangıçtaki bu güvenceden sonra, hak ve özgürlüklere sıra gelmektedir. Örneğin, sekizinci maddede:

Devleti Osmaniye tebaasında bulunan efradın her hangi din ve mezhepten olursa olsun bilaistisna Osmanlı tabir olunur, deniyor .

Ve onuncu maddeye göre:

Hürriyet-i şahsiye her türlü tarizden masundur. Hiç kimse, kanunun tayin ettiği sebep ve suretten maada bir bahane ile mücazat olunamaz.

Osmanlı uyruklularının şirket kurma, ticaret yapma, mal ve mülk edinme gibi özgürlüklere sahip olacakları da bu anayasada hükme bağlanmış, basının özgür olduğu ve konuta girilemeyeceği de güvence altına alınmıştı. Bir yıl gibi çok kısa süren bu hakların yeniden geri alındığı ve özgürlükleri yok sayan baskıcı bir yönetime geri dönüldüğünü görüyoruz. 1908 Meşrutiyetin ilanıyla birlikte iktidara gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti bile kısa sürede, Abdulhamid'i aratan baskı ve şiddete başvurmuş, örneğin Rıza Nur mebus olduğu halde tutuklanmış ve girenin sağ çıkmayacağı ileri sürülen "Bekirağa Bölüğü"nde tutuklu kalmıştır.7

20 nci yüzyılın başlarına kadar, insanının insan olarak temel hak ve özgürlüklerinin korunmasını güvenceye alan eşitlikçi demokrasi de kendi evrimini yaşayarak, çoğulcu ve katılımcı nitelik edinmeye başlamıştır. J.Stuart Mill'in temsili devlet modeli, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, siyasal partiler tarafından etkilenir ve değişime uğrayabilir süreç içine çekildi.

Ülkemiz, bu sürecin acaba neresindedir ve insanın insanca yaşama hakkını olumsuz yönde etkileyen bir başka öğe, ekonomik adaletsizlik olamaz mı, sorularını aşağıdaki paragraflarda gündeme getireceğiz.

Toplum ve devlet, ülkemizde insana çok farklı bakış açısına sahip görünmektedir: Toplumun insana yaklaşımı ile devletin yaklaşımı arasında önemli bir çelişki kendini hemen her alanda belli ediyor. Devlet, insanı ya da daha açıkçası kendi insanını, karşısında, boyun eğmeye zorunlu, uslu bir birey olarak görmek istemektedir. Toplum ise o insana, her türlü kuralın dışına çıkma özgürlüğünun tanınmasını.. Bu iki uzlaşmaz bakış açısının bir başka deyimle dilemmanın bir noktada senteze ulaşması gerekir. Türkiye bunu başaramamış görünüyor.

Toplumun kural dışılığa eğilimi, kural koyucularda da gözlemlenen bir olgu; onlar da koydukları kurallara uymanın güçlüğünü yaşamaktalar. Karşımızda duran en önemli sorun bu olsa gerek. Kural içinde kalarak, kuralları geliştirmek.

O nedenle, bireylerini denetim, gözetim altında tutan devlet modelinin temel yapısı Anayasamızda da kendisini belli ediyor. 62 Anayasası, bu alanda belki de olumlu bir adım atarak 11 nci maddesinde:

Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz

hükmünü getirmişken, 82 Anayasası, bu hükmü ortadan kaldırmış bir bakıma 1861 J.Stuart Mill'in etkilenemez, mutlak otorite anlayışındaki devlet modeline geri dönülerek 17 maddede: Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir

güvencesine yer verirken aynı maddeye bir ekleme yaparak:

..Bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasına silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri, birinci fıkra hükmü dışındadır,

hükmünü getirmiştir. Burada yetkili merciin, silah kullanmasına ilişkin alan çok geniş tutulmuştur. Bir tutuklunun kaçması, onun yaşamını yitirmesine neden olmaktadır, oysa olmamalıdır. Güvenlik güçleri, böyle bir çatışmada kendisini savunma hakkına sahip olabilir fakat bu hakkın kullanılmasında insan yaşamına değer verecek çok ciddi koşullar getirilmelidir.

Burada tartışılacak konu, devlet kendisini korumak için, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunma yetkisine sahip olmalı mıdır ya da ne ölçüde sahip olmalıdır, biçiminde ele alınabilir. Devletin kendisini koruması için, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmayı çok ciddi biçimde ayrıntılarıyla hukuksal bir çerçeveye oturtmak gerekiyor.

Anayasanın 17 nci maddesinin bu son paragrafında sözü gecen "kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlar"ın ne olduğu tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir. İnsanın insan olma hakkının iki temel boyutu vardır; bunlardan biri yaşama hakkı ise ötekisi yaşama hakkının kullanılması hakkıdır. Bu ikinci kategori içine insanın sağlıklı ve onurlu yaşama hakkı da girer. Şimdi felsefi açıdan zihni kurcalayan bu sorunun yakın bir gelecekte, ülkemizde hukuksal çerçeve içinde çözüme ulaşacağını düşünebiliriz.

Bunun kadar önemli olan ikinci sorun, sağlıklı ve onurlu yaşamanın süresiyle ilgilidir ve kanımızca, insanlar uzun sağlıklı yaşamak hakkına da sahip olabilmelidirler.

5.Emperyalizm ve İnsan.

Uygar dünyada insanın insan olma hakkını edinmesinin en büyük engeli çağımızda yine uygar dünyanın yarattığı emperyalizm olgusudur. Konumuz dışında kaldığı için, burada sadece, emperyalizmin 21 nci yüzyılda, "serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme, devletin küçülmesi, küreselleşme" türündeki yeni versiyonu karşısında, gelişmekte olan ülkelerde kitlesel açlığın yarattığı önemli bir sakıncaya değinmekle yetineceğiz.

Bu sakınca, kitlesel açlık sınırında yaşamaya tutsak edilen kitlelerin geri kalmış ülkelerinde, insanca yaşama haklarından ne ölçüde yoksun kalındığı TV ekranlarına yansıyan görüntülerde açığa çıkmaktadır.

Yeni dünya düzeni olarak sunulan ve "ulus devlet" kavramının tarihe karıştığı savını ileri süren 21 nci yüz yıl emperyalizmi, dünyamızı, giderek yoksullaşan ülkeler ile giderek zenginleşen ülkeleri karşı karşıya getirmektedir. İstatistiksel veriler, bu gerçeği ortaya çıkarmaya başlamıştır.

Örneğin, Mozambik, Etopya,Tanzanya, Sierra Leon, Nepal, Uganda, Bhudan, Burundi, Malavi, Bangladeş, Chad gibi giderek yoksullaşan ülkelerde, 300 milyon insan yaşamaktadır ve kişi başına ulusal gelir 1992 yılında ortalama 162 dolardan beş yıl içinde 1997'de 210 dolara çıkarak ancak 48 dolar artmıştır. Buna karşın, 300 milyon insanın yaşadığı G-8'ler ülkesinde 1992 'de kişi başına 21 142 dolar olan ulusal gelirin 3400 dolar artarak 24 634 dolara çıktığını görüyoruz.8

Giderek yoksullaşan ülkelerde ortalama ömür 47 yıldır ve varlıkları artan G-8'lerde ise 77 yıl.

Yeni dünya düzeni, yoksullaşan ülkelerde insanların insanca yaşama hakkını ortadan kaldıran sonuçları ortaya çıkarmaktadır. Emperyalizmin bu yeni versiyonundan Türkiye'mizde payına düşeni almaya ve giderek yoksullaşma süreci içinde, tam bağımsızlığını yitirmenin acısını yaşamaya başlamıştır. Ne var ki basınımız henüz durumun vahametini gören köşe yazarlarına kavuşabilmiş değil. Örneğin, satışı en çok olan bir gazetemiz 25.1.1999 günlü bir haberde "Yeni Dünya Düzeni Türkiye'ye yaradı" başlıklı bir yorum yazısına yer vermiştir. Oysa ülkemizde Gayri Safi Yurt İçi Hasıla, kişi başına 1993 den 2002' ye kadar 10 yıl içinde 3000 dolar düzeyinde sabit kalmış, kimi yıl artış yerine azalışa uğramıştır. Bunu sadece iç ekonomimizdeki verimsizlik ve yatırımların duraksamasıyla açıklamak yanıltıcı olur. Tersine 1992 sonrasında Sovyetler Blokunun dağılmasıyla ortaya çıkan yeni dünya düzeninde, IMF'nin gelişmekte olan ülkelere sunduğu rant ekonomisi modelinin kaçınılmaz sonucudur. Burada önemli olan yanılgı ya da yöntem, Sovyet Blok'u dağıldıktan sonra, ABD'nin IMF aracılığıyla, gelişmekte olan ülkelere, kapitalizmin gelişmiş sermaye piyasası modelini yamamaya çalışmasından kaynaklanıyor.

21 nci yüzyılda dünya barışını tehlikeye sokacak ve hatta ortadan kalkmasına neden olacak en büyük sakıncanın, kitlesel açlık çıkmazına sürüklenen ülkelerde uyanacak karşı tepkidir. A.B.D'de 11 Eylülü (2002) sadece terör olayı olarak yo-rumlamak yanıltıcı olur. 21 nci yüzyılın ortalarında tüm dünyanın en önemli uğraş alanı, gelişmekte olan ülkelerde kitlesel açlığın yaratacağı tepkilere çözüm arayışları içinde geçecek ve uygar denilen varlıklı ülkeler, ektiğini biçmeye başlayacaktır.

Dip Notlar:

1.John Madden.Slavery in the Roman Empire-University College Galway,Classics,Ireland,1996,vol
Vol 3.
2.Robin Law. The Transition From the Slave Trade to Legimate Commers,University Of Stirling, Scotland,
1996.
3.Reinhard Kühnl.Geschichte und İdeologie, aktuel ro ro ro,s.24-25
4.Magna Charta'nın tam metni için bakınız: www.duhaime.org/uk-magna.htm
5.J.Stuart Mill.Reprasentative Government (1881)
Forum Books,Inc., 1958,s.4
6..Kanun-u Esasi (eski yazı) T,Tarih Kurum Kitaplığı.
7.Ali Nejat Ölçen. Osmanlı Meclisi Mebusanda İttihat ve Terakki Zorbalığı,Güldikeni yayını, 2000, ikinci basım, s.125-138.
8.A.N.Ölçen.Türkiye Sorunları kitap dizisi, sayı 28, Mart 1999,s.26

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail